Göktuğ IŞINSU

Göktuğ IŞINSU

Yazarın Tüm Yazıları >

ATATÜRK Düşmanlığının Tarihsel Temelleri -2

A+A-

Osmanlı devletinin uygulamaya soktuğu ideolojiler içinde her ne kadar Osmanlıcılık ve İslamcılık ardından Türkçüğün geldiği düşünülse de gerçeği yansıtmaz. İmparatorluğun son yüzyılında ilk iki ideoloji devlet nezdinde uygulama alanı bulmuştur: Osmanlıcılık ve İslamcılık. Türkçülük için aynı şey geçerli değildir. Evet, ideoloji olarak Türkçülük, bütün etnik milliyetçilik hareketlerinden dahi geç doğmuştur. Hatta Kürt milliyetçiliğinden bile daha geç. Ayrıca devlet politikası olarak da değil. Türkçülük, bir grup aydının kaleminden ortaya çıkmıştır. Aynı şekilde İmparatorluk içinde bir aydın aidiyeti olarak sosyalizmden, anarşizmden de bahsedebiliriz. Türkçülük o kadar geç tebellür etmiştir ki Milli Mücadelenin başlangıcında dahi açık olarak deklare edilmemiştir.

Devlet nezdinde gerek Osmanlıcılık ve gerekse Ümmet şemsiyesi altında neredeyse hiç vurgu yapılmayan Türk kimliği, 1860’lardan itibaren bir kimlik referansı olarak aydınlar nezdinde itibar görmeye başladı. Bu süreçte Terakki, Mizan, İkdam gazeteleri “Türk gazetesi” olarak tanımlanmıştır. Devletin Türk karakteri ise ilk defa Birinci Meşrutiyet’in ilanı ile görülmüştür. 1876 Anayasasının 18. Maddesi Türkçeyi resmi dil olarak tanımlamış ve kamuda çalışanların Türkçe bilmelerini şart koşmuştur. I. Meşrutiyet’in ilanı otoriterinin kaynağının gökyüzü yanında yeryüzünün paylaşması anlamına da geliyordu. Her ne kadar bu bir yıl kadar kısa sürse de.

Devletin milli bir karakter kazanma süreci topluma nazaran daha uzun sürdü. 1877-78 Osmanlı-Rus savaşı sebep olduğu göçler sebebiyle sosyolojik açıdan millet oluşumu için gerekli ön koşulları hazırladı. Türk Yunan Savaşı ile belirginleşmeye başladı. Bu savaş sonrası Mehmet Emin Yurdakul’un o meşhur “Türk’üm, dinim cinsim uludur” diye başlayan şiiri toplumda büyük yankı buldu. Bir şiirin bu kadar etkili olması toplumdaki tözün açığa çıkması anlamına geliyordu. Fakat 20. yüzyılın ilk çeyreğine gelinceye kadar kitlesel düzeyde bir Türklük algılaması söz konusu olmadı. Balkan Savaşları Türk milli bilinci için bir dönüm noktası oldu.

1908’de II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte Kanun-i Esasi bazı değişikliklerle birlikte yeniden yürürlüğe girdi. Demokratik bir ortamın oluşmasıyla birçok parti, dernek açıldı. Aynı zamanda yayın dünyasında da bir patlama görüldü. İmparatorluğun içinde yer alan etnik gruplar pek çok milliyetçi dernek kurmuş ve dergiler çıkarmaya başlamıştır. Türkler de bu dönemde birbirinden farklı dernekler kurdu ve yayın faaliyetinde bulundu. 1911’de Türk Derneği kuruldu. Türk Dünyasından Anadolu’ya gelen bir grup aydının öncülüğünde kurulan Türk Derneği ilk Türkçü sivil toplum örgütüdür. Siyasi bir etkinlik değil bilimsel faaliyet amacıyla kurulan dernek aynı adla bir de dergi çıkarır. Türk Derneği’ni Türk Yurdu Derneği ve dergisi takip eder. 1912’de Türk Ocağı’nın kurulması Türkçü aydınların da, Osmanlıcı, Batıcı, İslamcı aydınlar yanında “biz de varız” demişlerdir.

İlk bölümde atıf yaptığımız Yusuf Akçura’nın Üç Tarz-ı Siyaset eseri Türk düşünce tarihinde bir klasik haline gelmiştir. Dönemin ideolojileri ve aralarındaki farklılıkları açıklaması, İmparatorluk için hangisinin daha uygun olabileceği yönündeki tartışması ile dönemin düşünce dünyasına damga vurmuştur. Türkçülüğün tarihinde Osmanlı coğrafyası yanında

Kafkasya, Türkistan, Kuzey Türklüğünün entelektüelleri belirleyici bir rol oynar. Bu farklılık diğer ideolojiler nezdinde fikri açıdan avantaj sağlayan ciddi bir belirleyici unsurdur.

Farklı Türk coğrafyalarının tarihsel tecrübesinin buluştuğu Türkçülüğün bu perspektifinin devlet, toplum tarih gibi kategorilerin anlaşılmasında ve çözümlenmesinde Osmanlıcı ve İslamcı aydınlarla aralarının açılmasında başlıca etken olmuştur. Örneğin, Osmanlıcıların ve İslamcıların bir Osmanlı ve İslam milletinin varlığı varsayımından hareketle Türkçülüğe yöneltilen eleştiriler ideolojik çizgilerin belirginleşmesine de katkıda bulunmuştur. Türkçülerin Türk tarihini değerlendirirken Osmanlı tarih hafızasında olumsuz bir imgesi olan Cengiz Han, Hülagu, Timur gibi tarihi şahsiyetlere önem atfetmeleri “Osmanlı tarihinin tarihin ürettiği tecrübe ve mirasın önemsizleştirildiği” eleştirilerine muhatap oldu. Türkçü tarih tasavvuru şüphesiz Osmanlıcı tarih tasavvurundan zaman ve mekân açısından daha geniştir. Elbette bu tarih tasavvurunun doğuşunda iki aydın tipinin farklı coğrafi, siyasi ve kültürel bir ortamda yetişmiş olmasının payı büyüktür. İdeolojiler arasında tezahür eden farklılığın kaynağı tarih tasavvurlarıdır. Farklı tarih yaklaşımları ideolojilerinin de belirgin farklılık çizgilerini teşkil eder.

O gün için “kimlik” kavramı kullanılmasa da bu tartışmaların yoğunlaştığı zaman dilimi Tanzimat Fermanı (3 Kasım 1839) ile başlar. Bugüne de yansıyan bütün modern ideolojilerin nüvesini bu dönemde bulabiliriz. Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük, Tanzimatçılık vs.

Tanzimat kendinden önceki Batılılaşma/yenileşme politikalarının olgunlaşmış ve radikal bir uygulanışıdır. Avrupa sistemine uyumun bir ifadesidir. Devlet düzeni yeniden tanzim edilmiştir. Tanzimat, mevcut sisteminin kökten yok edilmesi ile sonuçlanmamıştır. Eskinin yanında yeni ikame edilmiştir. Bu durum da gerek devlet düzeninde ve gerekse toplumun hayatında ikiliklerin doğuşuna sebep olmuştur.

Tanzimat döneminin makbul ideolojisi, uygulamaları tahkim edici olarak Osmanlıcılıktır. Yukarıda belirttiğimiz gibi, imparatorluğun bünyesinde bütün etnik ve dini farklılıkları hanedana sadakat ekseninde yeni bir aidiyet yaratmayı amaç edinen bir kimlikti. Devlet projesi olarak Osmanlıcılık uzun vadeli bir süreçti. İnşa edilecekti. Dolayısıyla halkın kabul ettiği anlamına gelmiyordu bu politikalar. Bu uygulamaların bir sonucu olarak Avrupa’ya öğrenciler gönderildi. Avrupa’da yabancı dil, kültür öğrendiler. Ülkeye döndüklerinde toplumsal ve politik değişmenin motoru işlevi görmeye başladılar. Başlayan bu değişimin önü alınamayacaktı. Her ne kadar Tanzimat dış etkilerin sonucu olarak zorunlu olarak ortaya çıkmışsa da yeni nesil ile yeni toplum tasavvurları da kendini göstermeye başlar.

Tanzimat Fermanında yer alan sultanın tebaasının can, namus ve malının güvence altına alınması ve Osmanlı devletinin Hristiyan tebaasına Müslümanlarla eşit haklar vaadi dış politikada iç işlerine karışma gerekçesi sunuyordu. Devletin köhnemiş hali dışa bağımlı kılıyordu devleti.

Atatürk ve Cumhuriyet ile ne değişti?

Devam edelim…

Bu yazı toplam 402 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.