Göktuğ IŞINSU

Göktuğ IŞINSU

Akademisyen / Tarihçi / Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

Atatürk Düşmanlığının Tarihsel Temelleri-3

A+A-

 

ATATÜRK DÜŞMANLIĞININ TOPLUMSAL TEMELLERİNDEN İSLAMCILIK VE KÜRTÇÜLÜK

Türkiye’de her ideolojinin bir “yalan söyleyen tarih”, “resmi tarihin yalanları” gibi bir söylemi vardır. Her ideoloji kendi “resmi tarihini” bir hakikat olarak sunar. Bu tarih yaklaşımlarında “anlama” yoktur, “yargılama” vardır. Tarihe, gerçekleri öğrenmek için değil, bugünkü ideolojik kavgalara “propaganda lojistiği” sağlamak için gidilmektedir. Belirli ideolojik bakışa sahip gruplar iktidara geldiklerinde ve ellerine belirli bir güç geçtiğinde kendi resmi tarihlerini topluma dayatmaktadır.

Yıllarca “resmi tarih” söylemi ile yatıp kalkan siyasal İslamcıların iktidarda bulundukları yaklaşık 20 yıldır “Derin tarih” adına Atatürk ve Cumhuriyet düşmanlığından başka bir argüman/söylem üretememeleri içine düşülen ideolojik acizliğin bir yansıması olsa gerek. Tarihe, duygusal, ideolojik, komplocu bir zihniyet ile bakınca ortaya ne analiz çıkmakta ne de belirli bir tutarlılık görülmektedir. Zaten çatışmaya dayalı, sorunlu olan siyasi kültürümüz böylece hayatımızı yönlendiriyor. Başı sonu belli ideolojik yargılar gerçeğin ortaya çıkışını engeller, çünkü, gerçek zaten verilidir ve araştırmaya ihtiyaç duyulmaz. Yahya Kemal’in dediği gibi: “Tarih yekpare görülecek, topyekûn sevilecek yahut nefret edilecek bir şey değildir; aksine tetkik ve muhakeme edilecek bir manzaradır.”

 

Bugün demokrat görünme ve eleştirel olma kaygısı ile ulus-devlet, millet gibi toplumsal ve siyasal yapılara, Atatürk gibi simgesel kişiliklere yönelik “saldırı” bir moda haline gelmiştir. Buradaki “saldırı” kelimesini bilinçli bir kullanım olduğunun altına çizmek isterim. Eleştiri değil, saldırı. Eleştiri asla ve kat’a çekinilecek bir davranış değil bilakis takdir edilecek bilimsel açıdan elzem bir tavırdır. Eleştirinin olduğu yerde gelişme, kontrol, ciddiyet vardır. O yüzden ideolojik saiklerle yapılan saldırıların “resmi tarihe meydan okuma”, gibi retoriklerle geliştirilen söylemler sadece bir slogandır ve gerçeğin ortaya çıkarılması, anlaşılması gibi kaygılar taşımaz. Bu zihniyette tarih “iyi-kötü” ekseninde anlam kazanır, tarihi aktörler ya düşmandır ya kahraman. Tarih yazımı da bu kutuplaştırıcı dilden nasibini almıştır.

 

Bu bağlamda Türkiye Cumhuriyetine muhalefet iki ana toplumsal kesimden geldi. Bunlar kozmopolit karakterli siyasal İslamcı zümre. Hilafetin, buna bağlı olarak ardından Şer’iye ve Evkaf Vekaleti’nin kaldırılmasını, medreselerin kapatılmasını, Şer’iye Mahkemeleri’nin ilgasını kapsayan reformlarla geleneksel hiyerarşiyi dolayısıyla sistem içindeki yerini kaybeden ulema. Bu grupların Cumhuriyet’e ve Atatürk’e muhalefeti farklı siyasi hareketler üzerinden bugüne geldi.

 

İkinci politik-ideolojik karakteri ağır basan toplumsal muhalefet de, 16. Yüzyıldan beri kendi aşiret sistemi içerisinde siyasal ve ekonomik özerklik kurmuş olan Kürt beyliklerinin Tanzimat’ın getirdiği merkezileşme politikalarıyla başlayan hoşnutsuzlukları Cumhuriyetle zirveye çıkmıştır. Osmanlı döneminde 13, Cumhuriyet döneminde de 25 Kürt isyanı olmuştur. Kemal Burkay, Celile Celil gibi Kürt kökenli yazarlar Osmanlı döneminde başlayan Kürt isyanlarını “milliyetçi”, “bağımsızlıkçı” isyanlar olarak değerlendirir.

 

Bu sosyolojik zeminin sağlıklı bir tespiti politikanın emrinde bir tarih yazımını da ortaya koyar. Bugünkü Atatürk ve Cumhuriyet karşıtlığının kaynağını tespitte önemlidir.

 

Kozmopolit ve/ya gayri-millî olarak tanımlayabileceğimiz bu ideolojileri, milli devlet (ulus-devlet) ve millet nosyonlarına bağlı olarak ele aldığımızda isimleri farklı olsa da ulus-devlete, millete olan tutum ve davranışlarında ortak bir eylem içinde oldukları görülmektedir. Somut olarak dile getirecek olursak, Türk ulus devleti olan Türkiye Cumhuriyeti ve dayandığı meşruiyet kaynağı olarak “Türk milleti” olgusuna ve bunların simgesel ifadesi haline gelmiş olan Atatürk’e “muhalefette” liberal, sosyalist, siyasal İslamcı, Kürtçü-bölücü ve kısmen muhafazakâr ideolojilerin örtüşmesi dikkat çekicidir. Şu şerhi de düşmem gerekiyor ki, bu ideoloji mensuplarının tamamının yüzde yüz aynı fikirde olduğuna yönelik bir indirgemecilik elbette ki söz konusu değildir.

Bu birbirinden farklı ideolojilerin üzerinde ittifak ettikleri iddialarından bazılarını ele alırsak sorun daha iyi anlaşılabilir.

Ø Atatürk Osmanlı İmparatorluğunu yıktı ve Cumhuriyeti kurdu.

Ø Farklılıkları katliamlar, sürgünler ve göçlerle yok ederek Türk Ulus-devleti kurulmuş ve Türkleştirme politikası takip etti.

Ø Atatürk Kürtlere özerklik sözü verdi ama sözünü tutmadı.

Ø Türkiye Cumhuriyeti Hilafetin, saltanatın, tekke ve zaviyelerin kaldırılmasıyla laiklik temelinde İslam karşıtı bir rejim kurdu.

Bu iddiaların her birini ele alarak bu konudaki tartışmalara yerimiz elverdiği ölçüde açıklık getirmeye çalışacağız.

İddia 1: Türk Ulus-Devleti Osmanlı İmparatorluğunu Çok Kültürlü Yapısını Yok Ederek Tek Kültüre Yani Türk Kimliğine Dayalı Bir Devlet Kurdu. Farklılıkları Katliamlar, Sürgünler Ve Gözlerle Yok Ederek Türkleştirme Politikası Uygulandı.

 

Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlettir ve siyasal meşruiyet kaynağı da ne bir kişi ve zümredir ne de ilahidir: “Millet”tir, yani Türk Milletidir. Osmanlı devleti yıkılmış ve hem etnik hem de dini açıdan türdeş bir konuma gelmiştir. Bu noktada yeni Türk Devleti ulus devlet ve millet olarak yapılanmak zorundaydı ve öyle de oldu. Bu da Atatürk’ün politikaları sayesinde zor şartlarda başarıya ulaştı.

 

Ortaylı’ya göre, Türklük, imparatorluk içinde doğumu geciktirildi. Bu kimlik yıkımında patladı. Kozmopolit aydınımız Türk oldu, Müslüman kimliği ile yetinen halkımız Türk olmak zorunda kaldı. Rus, Balkan ve Birinci Dünya Savaşları ile Türk milliyetçiliği zorunlu olarak ortaya çıktı.

Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğundan farklı olarak ulus-devlet idealine yöneldi. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte meşruiyetin kaynağı değişti. Artık devlet, pek çok dini ve etnik cemaatin değil, sınırları belli bir toprak parçası üzerinde yaşayan insanların yani milletin, devleti olmaya milliliği devletin siyasi ve mülki egemenliğinin temeli haline getirmeye ve

milliliğin içerdiği her şeyi kutsallaştırmaya, geleneksel sadakat merkezlerini millete sadakat oluşturma yoluyla ikame etmeye yöneldi.

 

Saltanatın kaldırılması ile başlayan ve Cumhuriyetin ilanı ile devam eden reformların tek referans kaynağı milliyetçilikti. Amaç yeni devletin sınırları içindeki insanlardan bir millet oluşturmaktı. Laiklik ise, Cumhuriyet kadrolarının zihinlerine yer etmiş Türk milleti idealinin gerçekleşmesinde temel bir unsurdu. 1924 Anayasasında (m.88) vatandaşlık tanımı “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” bize Anadolu sınırları içinde seküler nitelikli bir kültürel bilince dayanan, dinsel ve etnik bağlamdan soyutlanmış bir kimlik tasavvurunu gösterir.

Milli Mücadele döneminde geleneksel kimlik algılaması hem mücadeleyi yürüten seçkin kadro açısından hem de Anadolu’daki insanlar açısından önemini ve anlamını koruyordu. Din ve dinî sembolik olarak temsil eden kurumların halk nezdinde devam etmesi, aidiyetin yeni bağlamının kitlelere benimsetilmesini geciktirdi. Bu sebeple Milli Mücadele döneminde milli kimlik mühendisliği yapılmamıştır. 1919-1922 yıllarında din Türklüğün tanımlanmasında belirleyicidir. Anadolu ve Rumeli’deki Müslüman halkı tanımlamak için kullanılır. 1923-1930 yıllarında dinin resmi alanda etkisi azaltılmaya çalışılır. Milli kimliği belirleyen unsur olarak siyasi unsur öne çıkarılır. 1930’lu yıllardan itibaren de dil ve tarih öne çıkarılır.

Devam edeceğiz…

Bu yazı toplam 549 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.