Göktuğ IŞINSU

Göktuğ IŞINSU

Yazarın Tüm Yazıları >

ATATÜRK Düşmanlığının Tarihsel Temelleri

A+A-

Bu yazıyı okuyan her bir okuyucumun farklı bir ATATÜRK tasavvuru olduğunun farkındayım. Bu köşede bir süre Atatürk ile ilgili görüşlerimizi aktarmaya çalışacağız. Bu yazılar mevcut bilgilerinizi destekleyebilir, boşa çıkarabilir, ilk defa duymuş olabilirsiniz. Amacımız, Atatürk’ün ideolojik kavgaların bir tarafı olmaktan çıkarılarak rasyonel bir zeminde değerlendirilmesine katkıda bulunmak.

Şu tespitimizi öncelikle yapmalıyız. Milli Mücadele ve/ya Kurtuluş Savaşı taşıdığı önem açısından baktığımızda bilimsel düzeyde yeterince ele alınmamıştır. Okullarımızda Milli Mücadelenin önemi ve değeri konusunda ne müfredatımız ne de diğer etkinlik biçimleri yeterlidir. Türk toplumu sürekli olarak kimliğini, kültürünü, tarihini, kurumlarını ideolojik bir kavganın unsuru olarak tartışmakta ve bu yüzden de geleceğe yönelik bir projeksiyona sahip olamamaktadır.

Ders kitaplarında ve literatürümüzde Türk siyasal düşüncesinin tarihi genellikle üç ana yaklaşım zemininde ele alınır ve çözümlenir. Bunlar: Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük.

Yusuf Akçura’nın, Osmanlı Devletinin temel devlet politikası olarak Osmanlıcık, Pan-İslamizm, Türkçülük olmak üzere üç siyaseti kıyaslayarak incelediği ve 1904 tarihinde yayınlamış olduğu eserinden mülhem bu tasnifleme yapılmaktadır. Bu yaklaşımların yanında devlet politikası olarak uygulamada yer bulmayan ama küçük bir aydın zümrenin ilgilendiği sosyalizm gibi düşünceler de Osmanlı’da yer bulmuştur. 18.yüzyıldan beri devletin hedefi haline gelen Tanzimatçılık ve Batıcılık olarak da yer alan düşünce aslında bütün sözünü ettiğim bu ideolojilere mündemiç bir düşüncedir. Bugün değişen toplumsal ve siyasi yapımıza rağmen bu tasnifleme büyük ölçüde aynen geçerlidir.

Bu köşede bu siyasal sistemleri uzun uzun anlatmaya girişmeyeceğim. Fakat kısaca da olsa genel hatlarıyla değinmek sonraki yazdıklarımızın anlaşılmasında faydalı olacaktır.

Avrupa ekonomik alanda hem ulusal hem de küresel çapta büyür, devlet olarak güçlenirken Osmanlı devleti hem ekonomik alanda çöküyor hem de imparatorluğu parçalanıyordu. Osmanlı İmparatorluğu çöküşü durdurmak için Avrupa’dan öğrendiği farklı bütünleşme ve toplumsal kimlik politikaları yürürlüğe sokuyordu.

1839 Tanzimat’ın ilanı ile birlikte din ve mezhep ayrımı gözetmeden tüm Osmanlı vatandaşlarının yaşam, itibar ve mülkiyet hakları garanti altına alındı. Osmanlı kimliği, kolektif haklar yerine bireysel hakları esas alan bir çerçevede tanımlandı. Cemaat mantığına sıkışan sadakat duygusu vatana, devlete sadakate yönelerek genişliyordu. Bu bağlamda Osmanlıcılık siyasetinin kurumsallaşması, 1856’da Islahat fermanı ile gerçekleşti. Islahat politikalarının uygulama aşamasında çıkan 1864 vatandaşlık kanunu ile tarihte ilk kez devletin sınırları içinde yaşayan tebaa resmi olarak Osmanlılık kimliğine sahip vatandaşlar olarak tanımlandı.

 

Osmanlıcılık hedef olarak bir millet yaratma projesi idi. Bu millet ne Türklüğe ne de Müslümanlığa dayanıyordu. Bu proje hanedanlığa dayanıyordu. Yani, Osmanlıcılık “hanedan” etrafında bir Osmanlı milleti yaratmaya çalışıyordu.

Avrupa’nın ve Rusya’nın destek ve teşvikleriyle Balkan halkları önce isyanlarıyla öne çıkmış, sonrasında bu isyanı bastırmaya çalışan devlete Avrupa devletleri müdahale etmiştir. Müdahale bir anlaşma ile sonuçlanmış sonuç olarak da ilk önce reformlar, sonraki aşamada özerklikler ve son olarak da devletten ayrılmışlardır. Bu süreç Osmanlı devletinin yok oluşuna kadar devam etmiştir. Yani

1. Etnik/dini isyanlar

2. Devletin isyana müdahalesi

3. Avrupa’nın devlete müdahale ederek araya girmesi

4. Yapılan anlaşma ile isyan eden bölgede reform yapma sözü

4.1. (ilk dört aşama tekrar eder ve) Özerklik

4.2. (İlk dört aşama tekrar eder ve) Ayrılık.

 

İmparatorluğun Müslüman olmayan halklarının büyük kısmının ayrılması Osmanlıcık ideolojisinin çöküşü anlamına gelmektedir. İmparatorluk’tan ayrılan Balkanların ülkelerindeki Türkler etnik temizliğe, katliamlara uğramış önemli bir kısmı da Anadolu’ya göç etmiştir. Bu göçlerin ve ayrılmaların sonucunda devletin elde kalan kısmının demografik yapısı Müslümanlar lehine değişmiştir.

 

Osmanlıcılık politikasının başarısızlığıyla birlikte Pan-İslamizm veya İslamcılık II. Abdülhamit tarafından gündeme getirildi. İslamcılık Batı karşısında varlığını devam ettirmek isteyen siyasi iradenin harekete geçirdiği bir düşünce, bir imparatorluk siyaseti olarak anlam kazandı. Amaç, Osmanlı hanedanının elinde bulunan hilafet gücünü kullanarak Batı karşısında güçlü bir devlet yapısını yeniden tesis etmekti. Abdülhamid’in İslamcılığı, özünde imparatorluğu yaşatma çabasıdır. Sanayileşmiş Avrupa karşısında kendi kibritini bile yapamayan imparatorluk çökmektedir. İktisaden ve eğitimce daha gelişmiş olan Hıristiyan tebaada ayrılıkçı milliyetçi akımlar çok güçlenmiştir. Tanzimat “Osmanlı vatandaşlığı” formülüyle bunu durduramamıştı. Abdülhamid hilafet ve İslam siyasetiyle hiç olmazsa Arap, Kürt ve Arnavutların sadakatini sağlamak ve İslam dünyasında nüfuz kazanarak İngiltere’ye karşı elini güçlendirmek istemiştir. Uluslararası politika olarak doğru bir siyasetti. Kurtuluş Savaşı’nda bile Türkiye’ye yararı oldu. Fakat Arnavut, Kürt ve Arap milliyetçilikleri durmadı. İslam milleti projesi milliyetçilik karşısında yenildi. DEVAM EDECEĞİZ…

Bu yazı toplam 424 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.