Av. Adem Süpçin

Av. Adem Süpçin

Avukat
Yazarın Tüm Yazıları >

Gömlekliler Çağı

A+A-

Dilce susulup bedence konuşulan bir çağın son deminde bütün varlık ve yoklukla ilgili tartışmaların ortasına üstelik de 90 derece dik bir açıyla doğmuştum. Bu son demde "İnsan maymundan mı geldi?" sorusunu tartışmak aslında Tanrı'nın değil de insanın varlığı ile ilintili olduğunu bu yaşta öğrendim. Bu yaşta; yazmak yerine konuşmak ve konuşmanın yeğlendiği gözün ve gönlün mağrur bir edayla bile olsa koşarcasına konuşmanın gerisinde kaldığını "görsem" de yazmayı seçtim.

Mevzu bahis o çağın son deminde sevgiliye "seni seviyorum" denmez ama "sensiz yaşayamam" denebilirdi. Acıyla karılmış "aşk" hikâyelerinin belki de en derin ifade şekli "Batınım sen oldun zahirim sensin" cümlesiydi.

Yaşam; yaşlılığa bağlı olmayan ölümlerin çokluğuna rağmen epey kutsaldı. Ön dişleri kabaca sökülmüş bir yaşlı gibi konuşurken peltekleşirdi halkım.

Utanırlar ve hitapsız konuşurlardı çoluk çocuğun ve başkalarının yanında, aşkın ve evliliğin kutsallığı karşısında… Tenine karşı cinsin teni değmemiş bir ozan "lambada titreyen alev üşüyor"  diye aşka cümle düzerdi.

Benimse bu kadar dolaylı ve sezgiye dayanan, mum ışığıyla bilgiye erişilen çağın bu son deminde bir "deli gömleğine"  gereksinimim vardı. Sanki alı al moru mor bu deli gömleklerinden üstüme en çok uyanı bir daha asla çıkarmamaya and içer gibi birini seçmem gerekiyordu… Oysa muktedirler çocuklara siyah podiye (doğrusu podye-siyah önlük) giydirirdi. Herkes devlet karşısında tek tip olmakla eşitti işte..

Seçtiğiniz gömlekle bir olur giderdiniz o çağda…

Gömlek size siz gömleğe uyuyordunuz. Gömleğe göre zayıflamak, gömlek yüzünden sürgün ömrü yaşamak mümkündü. Evet sürülmek… Sürülmek devlet yönünden öldürmek, bitirmekti. Sürülen yönünden ise sürgünde sürgün vermek gibiydi.

Bizim öğretmenlerimiz Torosların son ucuna sürülenlerdi. Bizse babalarımızın tarlalara ektiği öğretmenlerin can suyunu verdiği tohumduk. Tohum bizdik ve bizim misyonumuz hangi delinin gözünden bakarsan bak onların kurtaramadığını "kurtarmaktan" ibaretti. Onlar dörtnala gelip uzak Asya'dan tam Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanacakken ellerinden kitapları ve sopaları alınanlardı. Ve hangi deli olursa olsun karşılaştıklarında -sürgünde ya da damda öğrendiklerinden olsa gerek- sevmeseler bile sayarlardı birbirlerini.

Nihayetinde devlet gömdürmüştü kitapları ve sopaları. Deliler sopasız kalmıştı. Sahi ya… Erik dalı denince benim aklıma sopa gelir, benden sonrakilerinse oyun havası. Çünkü okulda ve karakolda en güzel sopa erik dalından çıkardı.

 

Büyüklerimizin kurtaramadığını kurtarmaktı vazife. Köyümüzü çamurdan, anamızı tarladan, paryayı çalışmaktan, tutsak yurtları prangalarından kurtarmak. Tütün kırma makinesini bulamadık ama o hızla köyden kurtulduk.

Bize hap gibi kitaplar ve insanlar gerekti. Bir anda çağı değiştirmeliydik. Ama… Kitaplar yakılmış ve insanlar susmuştu…

Şimdiyse her şeyin en kaba ve çıplak haliyle konuşulduğu bu zamanda her zamanki gibi susmamayı ve yazmayı seçiyorum. Merhaba…

Bu yazı toplam 21173 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
2 Yorum