Göktuğ IŞINSU

Göktuğ IŞINSU

Yazarın Tüm Yazıları >

''Türkiye Cumhuriyeti Irk Temelinde Kuruldu''

A+A-

 

Osmanlı devleti yıkılınca devamında neden bir ulus-devlet kuruldu? Bu sorunun cevabı başlıktaki iddianın da nasıl bir yanlış temele dayandığını gösterir. Osmanlı sonrası bir değil kırktan fazla devlet kurulmuştur ve bunların hepsi ulus-devlet formatındadır. Hem bölücü Kürtçü hem de kozmopolit İslamcı zümrelerin ortak bir sorun alanı olarak belirlenen Ulus-devlet ve Millet yapılanması konusunda her iki kesimde ortak bir gerekçe üzerinde duruşlarını belirlemişlerdir. “Türk ulus-devletine” ve “Türk milletine” dayalı yeni toplumsal ve siyasal düzen, karşıtlığın kaynağını oluşturmaktadır.

Kimlik işlevi ve anlamı itibariyle zorunlu bir şekilde farklılığa göndermede bulunur. Kendini tanımlamaktan ziyade konumlar. Ötekine göre konumlar. Kimlik aynı zamanda kolektifliği vurgular. Bireye öncelenir. Öteki, her ne kadar olumsuz bir içerikle formatlanmaya çalışılsa da olumlu bir işlevde de kullanılır. Öteki, bireyin ve grubun kendi kimliğinin bilincine varmasında, farkındalığını oluşturmasında, sınırlarını ve varlık bilincini inşa etmesinde etkin bir işlev görür. Bu sebeple Cumhuriyetin bir ulus devlet olması veya millet temelli olarak örgütlenmiş olması illaki bir dışlayıcılığı zorunlu kılmaz. Üstelik bugün BM üye bütün devletlerin ulus-devlet olduğunu göz ününde bulundurursak bütün devletlerin dışlayıcı, ırkçı, faşist, ötekileştirici olması gibi bir sonuçla karşılaşırız. Bu durumda hangi mevcut devlet ve toplum örgütlenmesinin ırkçı, dışlayıcı, ötekileştirici, ayrımcı olmadığını bilmemiz gerekir.

Soruna sağduyulu, rijit ideolojik gözlüklerle baktığımız müddetçe makulün ve olması gerekenin bulunmasının zor olduğudur. Kimlik bireyin toplumsal yaşamında çok katmanlı bir gerçekliktir. Bu sebeple kimliği “bitmek tükenmek bilmeyen bir çatışmalar çağını beraberinde getirecek ölçüde bir ötekileşmeye yol açacak” bir çatışma kaynağı olarak görmek ancak irrasyonel bir yaklaşım ürünü olabilir. Eski çağlardan günümüze aidiyet toplumsal bazda da olsa mevcuttur. Elbette bugünkü gibi “kimlik” olarak tanımlanmıyor olsa da mevcuttur. Eski Greklerde Yunanlılığın nasıl öne çıkarıldığı ve kendinden olmayanların barbar olarak tanımlandığını hatırlarsak bu durumun modern bir olgu değil tarih boyunca etkili bir aidiyet biçimi oluğunu görürüz.

Modernliğin getirisi ve kazanımları bugünkü yaşamımızın temelini oluşturur. Modern ulus-devletler bir anda oluşmuş değildir. Bir kişi veya grubun planları doğrultusunda yaratılmış da değildir. Yüzyıllarca radikal bir değişimin sonucu olarak siyasi, ekonomik, bilimsel, kültürel alandaki değişimlerin neticesinde ortaya çıkmıştır. Zorunlu bir sonuçtur.

Hukukun üstünlüğü, millet egemenliği, milliyetçilik, millet, bireycilik, bilimsel bilgi, akılcılık, ulus-devlet, özgürlük, eşitlik gibi kavramların ve somut tezahürleri modern dönemin kazanımlarıdır. Post-modernizm gibi yaklaşımlar üzerinde eleştirilse de modernliğin kazanımlarını gözardı etmek mümkün değildir.

Modernleşme ve moderniteye giden yol bir anda birilerinin isteğiyle gerçekleşmedi. Yüzyıllar süren radikal değişimlerin bir sonucudur. Yerel kanunların yani derebeylerinin, yerel otoritelerinin yerine ulusal hukuk, dini yargıların yerine devlet yargısı, şehir mensubiyetleri yerine ülke, vatan; boylara, soylara aidiyet yerine millete aidiyet, dini bilgilerin otoritesi yerine bilimsel bilginin otoritesinin geçişi uzun yüzyıllarda gerçekleşti. Nihayetinde XX.

Yüzyılda son imparatorluklar da çöktü ve artık dünyanın bütün bölgelerinde ulus-devletler kesin hakimiyetini ilan ettiler.

Bikunin Parekh, çağdaş devletin ortaya çıkış gerekçesini şu altı maddede açıklar:

1. Belirli bir toprağı olmalı, tek bir egemenlik kaynağına ve hudutları içerisinde yasal açıdan sınırsız otoriteye sahip olmalıdır.

2. Tek bir anayasal ilkeler kümesine dayanmalı, tek ve belirli bir kimlik ortaya koymalıdır. Farklı vatandaş kesimlerine, farklı biçimlerde uygulama yapan bir devletin karma ya da karışık bir kimliğe sahip olduğu düşünülür.

3. Devleti vatandaşları eşit haklara sahip olmalıdır. Toplumsal, kültürel ve diğer farklılıklardan soyutlandıkları için eşit haklar genellikle aynı ya da tek tip haklar anlamına gelir. Devlet, aşağı yukarı eşit bir haklar ve yükümlülükler sepetine sahip üyelerinin, içinde özgürce dolaşabilecekleri homojen bir yasal alanı temsil eder.

4. Vatandaşlık birey ile devlet arasındaki üniter, aracısız ve homojen bir ilişkidir. Kültürel, etnik ve diğer farklılıkları soyutlamayı ve kişiyi yalnızca devletin bir üyesi olarak görmeyi kapsadığı için, tüm vatandaşların devletle olan ilişkisi, farklı ve aracı topluluklara üyelik vasıtasıyla değil doğrudan ve özdeş olarak sağlanır.

5. Devletin üyeleri tek ve birleşik bir halk oluşturur. Etnik, kültürel ve diğer açılardan bölünmüş olabilirler; ama bunlar politik açıdan önemsizdir, onların tek bir halk olduğu ve aralarındaki çoğunluğun hepsi adına konuşma ve davranma hakkına sahip olduğu gerçeğini değiştirmez.

6. Eğer devlet federal bir yapıya sahipse, onu oluşturan öğeler kabaca eşit haklara ve güce sahip olmalıdır; çünkü aksi halde, ülkelerin farklı bölgelerindeki vatandaşlar farklı haklara sahip olacak ve eşit vatandaşlık ile homojen yasal alan ilkeleri zarar görecektir.

 

Modern “millet” kuramları içinde Anderson’un kuramının özgül bir konumdadır. Konumuz açısından iki tespiti önemlidir. Birincisi, milliyetçiliğin liberalizm ve faşizm gibi siyasi biçimlerden ziyade “akrabalık” ve “din” gibi fenomenlerle kıyaslandığında milletin ve milliyetçiliğin daha sağlıklı bir şekilde analiz edilebileceğini vurgular. İkinci tespiti de “Millet”i hayal edilmiş siyasal bir topluluk, olarak görür. Buradaki “siyasal” vurgusu üzerinde durulmalıdır. Egemenlik sınırları içindeki coğrafi mekanın “hem egemenlik hem de sınırlılık içkin olacak şekilde hayal edilmiş bir cemaat” olmasıdır. Hayal edilmiştir, çünkü en küçük ulusun üyeleri bile diğer üyeleri tanımayacak, onlarla tanışmayacak, çoğu hakkında hiçbir şey işitmeyecektir ama yine de herbirinin zihninde toplumlarının hayali yaşamaya devam eder ( Benedict Anderson, Hayali Cemaatler: Milliyetçiliğin Kökenleri ve Yayılması, İstanbul, 2017).

Ulus-devletin meşruiyeti de önceki devlet modellerindekinden çok farklı bir formatta ortaya çıkmıştır. Devletin meşruiyeti ile ilgili arayışlarda İmparatorluklardaki İlahi kaynak yerini “millet” e bıraktı. Yani meşruiyetin kaynağı gökyüzünden yeryüzüne indi. Sekülerleşti. Bu süreçte devletleşme ve milletleşme el ele gitti. Devletleşme yerel iktidar güçlerini tasfiye ederken tek egemenlik sahibi haline geldi. Fakat milletleşmede tekelleşme söz konusu değildir. Farklı aidiyet biçimleri olan dini ve etnik kimlikler çoğunlukla yok edilmez.

Sosyolojik ve kültürel farklılıklarını korurlar. Laiklik ve eşitlik temelli yurttaşlık bu amaca matuftur. Devlete bağlı olarak siyasal kimlik açısından devletin imkanlarından faydalanmak ve eşit olarak hukuki bir statü elde etmek için siyasal kimliği millet kimliği olarak kabul edilir. Somut olarak ifade edersek Kürt etnisitesi sosyolojik olarak yok edilmez, Kürt’tür. Siyasal kimlik açısından Türkiye Cumhuriyeti yurttaşı olarak Türk’tür. Almanya’da, Amerika’da olduğu gibi. Türk kökenli Alman, İrlanda kökenli Amerikan gibi.

 

Çeşitli aidiyetlerin bulunduğu toplumsal çevrede türdeş bir kolektif kimlik inşa etmek siyasi iradenin varlığına bağlıdır. Bu nedenle milli kimlik zayıfta olsa siyasi bir topluluk gerektirmekte, siyasi bir topluluğun varlığı ise topluluğu oluşturan bütün bireyler için ortak kurumların, normların ve aidiyet duygusunu oluşturabilecek sınırları belli bir toprak parçasının varlığını zorunlu kılmaktadır. Milli kimlik, “millet” nosyonu ile tanımlanan kolektif bir toplumsal çevrede işlevsellik ve anlam kazanır.

 

“Türkiye Cumhuriyetini ‘ırk’ temelinde kuruldu” iddiasında ırk ile anlatılmak istenen “Türklük”tür. Oysa Osmanlı Devleti’nin anayasasında da Türk kimliğinin izleri açıkça görülür. Kanun-i Esasi’de resmi dil Türkçe’dir. 18. Maddesi “hidemât-ı devletde istihdam olunmak içün devletin lisan-ı resmîsi olan Türkçe bilmek şartdır”. Üç yerde resmi dil olarak Türkçe’ye atıf vardır.

1924 Anayasasında (m.88) vatandaşlık şöyle tanımlanır: “Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle Türk ıtlak olunur.” 1961 Anayasası (m.54) ve 1982 Anayasası’nda (m.66) ise, vatandaşlık için aynı tanım benimsenir: “Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı olan herkes Türktür.” Türkiye Devleti’nin anayasalarında tam ifadesini bulan Anayasa’nın “Türkiye Cumhuriyeti’ne vatandaşlık bağı ile bağlı herkese Türk denir” tanımı Batı ülkelerindeki vatandaşlık yaklaşımlarına kıyasla mütekamil bir formüldür. Ve gerek dönemindeki ve gerekse bugün Batı devletleriyle kıyaslanamayacak ileri bir yurttaşlık anlayışıdır. Ne kana ne de soya vurgu vardır.

 

Anayasamızın “Türk milleti”nden bahsetmesi modern devletin “millet egemenliğine” dayanmasının verdiği bir zorunluluktur. Sadece Türkiye Cumhuriyeti anayasasında değil modern Avrupa’nın ülkelerinde de “millet” vurgusu gayet doğal olarak mevcuttur. Tartışma konusu da değildir. “Fransız Anayasası başlangıcı: ‘Fransız halkı vakarla ilan eder ki...’ Fransa halkı değil. Metinde Fransa iki defa, Fransız 5 defa geçiyor. Alman Temel Kanunu başlangıcı: “Tanrı ve insanın huzurunda... Alman Halkı, kurucu iktidarlarını kullanarak...” (Almanya halkı değil!) Temel kanunda 45 defa “Alman”, 17 defa “Almanya” denmektedir. Almanca’da kelime işlemciyle bu ayrımı yapmak kolay. Alman: Deutsch. Almanya: Deutschland. İspanya Anayasası’nda “İspanyol” 20 defa geçiyor. İspanya 26 defa. Ermenistan anayasasında 6 defa Ermeni deniyor. Yunan Anayasası hepsinden hoş. Vatandaşların kanun önünde eşitliğinden değil, Elenlerin kanun önünde eşitliğinden bahsediyor! (İskender Öksüz, Türk’üm Özür Dilerim, Panama Yayınları)

Fransa’da Fransızlık, Almanya’da Almanlılık, Yunanistan’da Yunanlılık anayasadan çıkarılsın da demokratikleşelim diye bir tartışma söz konusu değildir. Üstelik modern demokrasi ve eşitlik anlayışının beşiği Amerika Birleşik devletleri yüzden fazla etnik gruptan

müteşekkil olmasına rağmen “Amerikan milleti” olarak varlığını yaratırken Türkiye’de Türk kimliğinin bir demokrasi sorunu olarak “olumsuz” bir etken konumunda tartışılması sorunun ciddiliğini göstermesi açısından önemlidir.

Kısacası Atatürk Cumhuriyeti iddia edildiği gibi “yanlış temeller” üzerinde kurmadı. Bir gecikmişliği telafi etti.

Bu yazı toplam 373 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.