AKLINI KİRAYA VERENİN İSTİKLÂLİ OLMAZ

İnsanın en ağır esareti, kendi hükmünü vermeyi bırakıp bunu fazilet sanmasıdır.

Korkusunu ihtiyat, çıkarını sadakat, düşünme tembelliğini teslimiyet diye adlandıran kişi, zamanla kendi iradesine yabancılaşır. Neye inanacağını, kime kızacağını, hangi haksızlığı görmezden geleceğini başkalarının işaretinden öğrenir. Sonra da bütün bu ödünç kanaatlerin ortasında kendisini hür zanneder. Oysa insanın kendi sesini duyamadığı bir kalabalıkta, bağımsızlık nutukları da kolayca başkasının hesabına okunabilir.

“Kendisine hâkim olan, başkasına ait olmaz.” Bu sözün hakkını vermek, insanın önce kendi zaaflarıyla yüzleşmesini gerektirir. Öfkesini yönetemeyenin kararını bir kışkırtıcı, makam arzusunu dizginleyemeyenin vicdanını bir menfaat teklifi yönlendirebilir. Kendine hâkimiyet; alkışlanırken ölçüyü, korkarken muhakemeyi, kazanırken ahlâkı koruyabilmektir. Bir insanın karakterinde başlayan bu mücadele, milletin hayatında istiklâl meselesine dönüşür. Çünkü kendi hükmünü vermekten vazgeçen yurttaşların çoğaldığı yerde millî iradenin içi de boşalır.

Kant, Aydınlanma üzerine yazısında insanın kendi anlayışını başkasının kılavuzluğu olmadan kullanamamasını ele alır; bu durumun sürmesinde cesaretsizliğin ve tembelliğin payına dikkat çeker. Bu tespiti bugüne taşıdığımızda rahatsız edici bir soruyla karşılaşırız: Gerçeği öğrenemediğimiz için mi yanılıyoruz, yoksa öğrendiğimizde rahatımız bozulacağı için mi araştırmıyoruz? Bazen insanın en büyük korkusu, yıllarca savunduğu fikrin yanlış çıkmasıdır. O noktada akıl, hakikati aramak yerine alışkanlıkların avukatlığına soyunur. Okumak, tam da bu konforu bozduğu ölçüde değerlidir.

Kendisine hâkim olmak, insanın kendisini her konuda haklı saymasını da engeller. Yanlışını kabul etmek, bilmediğini söylemek ve gerektiğinde fikrini değiştirmek zihnî olgunluk ister. Bir kütüphane dolusu kitabın arasından yalnızca kendi önyargılarına gerekçe toplayarak çıkan kişinin, bilgiyle ilişkisini yeniden düşünmesi gerekir. Sayfa çevirmekle hükmünü gözden geçirmek arasında emek isteyen bir mesafe vardır.

Alak sûresi, “Yaratan rabbinin adıyla oku!” çağrısıyla başlar. Yûnus sûresinin 100. âyetinde de aklını kullanmayanlara yönelik açık bir uyarı vardır. Bu çağrıyı ciddiye almak; anlamaya, araştırmaya ve sorumluluk üstlenmeye hazır olmayı gerektirir. İnandığı şeyin anlamını merak etmeyen, kendisine din adına söylenen her sözü delilsiz kabul eden insan, iyi niyetini istismara açık bırakır. Aklını askıya alan bir dindarlığın ne Müslümana ne de Türk milletine faydası vardır. Cehaletin kutsallık görüntüsüne bürünmesi, cehaletin sonuçlarını ortadan kaldırmaz.

“Oku” emrini duvara asıp kitabı kapalı tutmanın tuhaflığını da düşünelim. Kelimeye gösterilen ihtiram, anlamına gösterilen ilgisizlikle yan yana duruyor. İnsan, kutsal saydığı çağrının kendisinden ne istediğini merak etmeli; bilmediğini öğrenmeye çalışmalı, acele hüküm vermemeli ve hatasını kabul edebilmelidir. Her itirazda kendi itibarını korumaya koşan kişi, savunduğu hakikati ne zaman düşünecek?

Semerkantlı Mâtürîdî’nin bilgi anlayışında duyular, haber ve akıl birlikte yer alır. Özellikle çelişkili haberlerin değerlendirilmesinde akıl yürütmeye verdiği önem, dinî düşünce tarihimizde sorgulamanın köklü bir karşılığı bulunduğunu gösterir. Bugün bu mirasa sahip çıkmanın yolu, onun adını bir aidiyet süsü gibi taşımaktan geçemez. Bir iddianın dayanağını sormak, haberin kaynağını araştırmak, otorite sahibi bir insanın da yanılabileceğini hesaba katmak gerekir. İnsan bir hocadan öğrenebilir, bir uzmana güvenebilir; fakat hiçbir unvan sahibine yanılmazlık bahşetmez.

Bir milletin geçmişi, bugünkü mensuplarına büyük bir sorumluluk yükler. Ecdadın cesaretini anlatmak insanı kendiliğinden cesur yapmaz; geçmişte kurulmuş devletleri saymak da bugünün işini doğru yapmış olmak anlamına gelmez. Dedelerimizin alın terini kendi tembelliğimize mazeret yapamayız. Tarihten şeref devralınır; sorumluluktan muafiyet belgesi devralınmaz. Kahramanların hatırasına yaslanıp kendi vazifesinden kaçan kişi, mirası tüketirken mirasçılığıyla övünür.

Bugün okumama alışkanlığının elinde çok gelişmiş araçlar var. Bir kitabı açmadan hakkında hüküm verebiliyor, kısa bir görüntüden bütün bir insanı mahkûm edebiliyor, kaynağını bilmediğimiz bir haberi heyecanla dolaşıma sokabiliyoruz. Ekranın hızı, düşüncenin olgunluğu sanılıyor. Oysa bir haberin bizi sevindirmesi doğruluğunu, öfkelendirmesi de önemini kanıtlamaz. Üzerine bayrak yerleştirilmiş bir yalan, yine yalandır. Kendi tarafımızın yanlışına itiraz edemediğimizde hakikate bağlılığımızı da pazarlığa açmış oluruz.

Geçenlerde okuduğum Farsça bir makalede Attâr’a atfedilen çarpıcı bir anlatıya rastladım. Bir adama, “Efendim, Allah’tan korkmuyor musunuz? İnsanların hakkına giriyor, sahtekârlık yapıyor, malı istifliyorsunuz. Bunun bir karşılığı olmayacağını mı düşünüyorsunuz?” diye sorarlar. Adam, “Dünyada bunca insan başkalarının hakkını yiyor. Arapların, Acemlerin hakkını yiyenlerin başına ne geliyor ki benim başıma bir şey gelsin?” diye cevap verir.

Fakat anlatının asıl cevabı bundan sonra gelir. Bir ağacı kökünden sökmüşlerdir. Toprakla bağı kesilmiş olmasına rağmen ağaç hemen kurumaz; dalları ve yaprakları hâlâ yemyeşildir. Oradan geçen bir ârif, “Bu ağacın neden hâlâ yeşil olduğunu biliyor musunuz?” diye sorar. “Hayır, neden?” derler. Ârif cevap verir: “Çünkü başına ne geldiğini henüz anlamadı. Kökünden söküldüğünü henüz idrak edemedi.”

İnsan da bazen böyledir. Zulmeder, hakkı çiğner, yalan söyler, doğru bildiğinden menfaati uğruna vazgeçer; sonra başına hemen bir felaket gelmediği için kendisini kurtulmuş sanır. Oysa belki de felaket çoktan gerçekleşmiştir. İnsan kökünden kopmuş, fakat yaprakları henüz sararmamıştır. Vicdanını kaybetmiş, fakat çevresindeki alkış kesilmemiştir. Aklını teslim etmiş, fakat hâlâ kendisini bağımsız zannediyordur.

Asıl korkunç olan, başına bir felaket gelmesi değil, felaketin geldiğini fark edememektir. Bir millet için de bundan daha ağır bir tehlike var mıdır? Dili aşınıyor ama konuştuğu için dilinin yaşadığını sanıyor. Tarihini başkalarının cümlelerinden öğreniyor ama geçmişine sahip çıktığını düşünüyor. Gençlerine soru sormamayı öğretiyor ama onları “terbiyeli” yetiştirdiğini zannediyor. Bilimin yerine kanaati, liyakatin yerine yakınlığı, muhakemenin yerine itaati koyuyor; sonra meydanlara çıkıp bağımsızlıktan söz ediyor. Ağaç hâlâ yeşil ya; demek ki hiçbir problem yok!

Millî şuur, insanın kendi toplumunun kusurlarını görebilecek cesareti de taşımalıdır. Haksızlığı yapan bize yakınsa susmak, yalanı söyleyen bizimle aynı kelimeleri kullanıyorsa görmezden gelmek, millete sadakatin ölçüsü olamaz. Başkasındaki yanlışı görmek kolaydır; kendi çevresindeki yanlışa karşı adaleti savunmak karakter ister. Vicdanı yakınlık derecesine göre çalışan insanlardan sağlam bir kamu ahlâkı beklenemez.

İnsanın kendine hâkimiyeti, kendisine tanıdığı ayrıcalıkları sorgulayabilmesinde de belli olur. Başkasında kibir dediğine kendisinde vakar, başkasında çıkarcılık dediğine kendisinde tedbir diyorsa, hükmünü ihtiraslarına göre değiştirmektedir. Böyle bir zihinde kavramlar bile adamına göre muamele görür. Okumak, insana bu iç sahtekârlığı fark edecek dikkat kazandırmalıdır.

Türk milletinin yarınları için oku. Türkçeni zenginleştirerek, tarihini araştırarak, bilimle uğraşarak, vicdanını diri tutarak oku. Evladına düşünme cesareti ver; sorusunu küçümseme, merakını susturma. Ona kullandığı kelimenin anlamını, bilginin dayanağını, aldığı kararın sonucunu sormayı öğret. Bir fikri savunurken başka insanları dinleyebilsin; yanıldığında mahcup olmaktan korkmasın. Bayrağın geleceğini düşünen, o bayrağın altında yetişen çocuğun aklına da sahip çıkacak.

Gelgelelim bizim hazır hüküm erbabının işleri pek yoğun! Kitap açılmamış, ufuk açılmış; belge görülmemiş, mesele çözülmüş. Sayfa çevirmeye üşeniyor, çağ çevirmeye talip. Kendisine ait bir düşünce arıyorsunuz, karşınıza başkasının cümlesi çıkıyor. Fikri fotokopi, öfkesi orijinal! Geçmişi ezberden anlatıyor, geleceğe peşinen kefil oluyor. İki soru sorunca da düşünce hürriyeti birden disiplin meselesine dönüşüyor. Ne kullanışlı bir akıl düzeni: Hüküm vermek serbest, gerekçe istemek münasebetsizlik.

Kendilerine katılırsanız basiret sahibisiniz; gerekçe sorarsanız mesele çıkarmış oluyorsunuz. Dün başkasının yaptığına yanlış diyen, bugün aynı şeyi kendi çevresinden biri yapınca ona başka bir isim buluyor. Dün liyakat isteyen bugün tanıdığını arıyor; dün adalet diye bağıran, sıra kendisine gelince mevzuatın ince yerlerini hatırlıyor. Hakikat kapıda bekliyor, hatır içeri buyur ediliyor. Sonra bunun üzerine bir de millî şuur dersi veriliyor. Milletin tamamını çok seviyorlar; yalnız düşünmeye başlayan kısmıyla küçük bir anlaşmazlıkları var.

Türk gençliğine güveniyorlar; yeter ki gençlik kendilerine soru sormasın. Bilimi destekliyorlar; yeter ki sonuç hoşlarına gitsin. Tarihi çok seviyorlar; yeter ki belge ezberi bozmasın. Özgür düşünceden yanalar; yeter ki özgürce düşünülen şey kendi düşündükleri olsun. Bağımsızlığa gelince maşallah, orada hepimiz kahramanız. Haritada bağımsız, nutukta bağımsız, sosyal medya biyografisinde bağımsız; bir tek hüküm verirken başkasının ağzına bakıyoruz.

Sonra da “Bu milletin başına neden bunlar geliyor?” diye şaşırıyoruz. Belki soru yanlış. Belki başımıza gelecek olan gelmedi değil. Belki çoktan geldi de biz henüz anlamadık. Belki kök çoktan topraktan çıktı. Biz hâlâ yaprak sayıyoruz. Hâlâ yeşiliz diye birbirimizi tebrik ediyoruz. Hâlâ gölgemizin büyüklüğünü konuşuyoruz. Kök nerede diye soran çıkınca da onu ağaç düşmanı ilan ediyoruz.

Türk milleti, ne zaman farkına varacaksın?

Kökünden sökülmek için mutlaka yapraklarının aynı gün sararması mı gerekiyor? Dilinin içi boşalırken, eğitim vasatlaşırken, liyakat değersizleşirken, gençlerin aklı küçümsenirken, hakikatin yerine sadakat aranırken daha hangi işareti bekliyorsun? Bir gün dallar tamamen kuruduğunda mı dönüp kökü arayacağız? Yoksa o zaman da her zamanki maharetimizi gösterip kuruyan ağacı suçlayacak mıyız? “Biz ne güzel kökünden kurtarmıştık, bu ağaç da pek nankör çıktı!” mı diyeceğiz?

Bizde mazeret tükenmez. Kitap okumayız ama medeniyet krizi üzerine hüküm veririz. Araştırmayız ama tarihin bize verdiği görevi biliriz. Hesap yapmayız ama ekonominin nasıl kurtulacağını anlatırız. Çocuğun sorusuna tahammül edemeyiz ama Türk gençliğinden dünyaya yön vermesini bekleriz. Kendi işimizi yarım yaparız ama ecdadın üç kıtada nasıl iş yaptığını uzun uzun anlatırız. Başkasının aklıyla düşünür, sonra kendi bağımsızlığımızla övünürüz. Gerçekten eşsiz bir başarıdır bu: Aklını kiraya verip istiklâl nutku atabilmek.

Türk milletinin yarınları için, millete akıl dağıtmadan önce kendi aklımızı teslim alalım. İstiklâl nutku şahsî, düşünce sistemi kiralık olmaz. Tapuda hürriyet yazıp kullanım hakkını başkasına bırakamayız. Haydi efendiler; tarihten aldığınız alkışı biraz dinlendirin. Ecdadın yaptıklarını bir kenara koyup bugün sizin ne yaptığınıza bakalım. Kitabı açın, belgeyi okuyun, hesabı yapın, soruyu dinleyin, yanlışsa düzeltin. Bilmiyorsanız “bilmiyorum” deyin. Haklı olan düşmanınızsa hakkını teslim edin; haksız olan dostunuzsa karşısında durun. Çünkü Türk milletinin istikbali, herkesin akıl verdiği fakat kimsenin kendi aklını kullanmadığı büyük bir toplantının bir sonraki gündem maddesi olamaz.

Ve o sökülmüş ağacı bir kez daha hatırlayın. Yapraklarının hâlâ yeşil olması sizi aldatmasın. Ağaç yaşamıyor olabilir. Yalnızca başına ne geldiğini henüz anlamamış olabilir.

Asıl soru artık ağaca değil, bize:

Türk milleti, sen başına ne geldiğini ne zaman fark edeceksin?

Özel Haber Haberleri

DÜNYA DEĞİŞİRKEN TÜRK MİLLETİNİN TARİHÎ SORUMLULUĞU
EMANET BİLİNCİMİZ, AHİLİK VE KALİTE ANLAYIŞIMIZ
FUTBOL DA ÜÇ MAYMUNU OYNAMAK!
ÜLKÜCÜLÜK SÖZLE DEĞİL, DURUŞLA YAŞANIR
İOANNA KUÇURADİ VE FELSEFE ZABITALIĞI