20 Temmuz Türk tarihi için özel bir gün. Özelliği de Kıbrıs Adası ve Adalı Türklerden geliyor. Çektikleri büyük ıstırapların son bulduğu günlerin başlangıcı. Türkiye Türklüğü için de önemli elbette. Çünkü Cumhuriyet tarihinde uğruna savaşa girdiğimiz tek millî dava. Bu yazı; eski Türkiye’de, iktidarıyla muhalefetiyle, oy vereniyle vermeyeniyle, kadınıyla erkeğiyle, genç yaşlı her yaştan insanıyla millî davalarda nasıl bir araya geldiğimizle de ilgili. Ama önce kısa bir tarih turu…
1571’de hâkimiyetimize giren Kıbrıs Adası sayesinde Akdeniz’in Türk gölü olması tamamlanmıştı. Artık kuş bile Türk’ten izinsiz uçamıyordu.
Ada’daki bu dönem tam 307 yıl sürdü. 1878’de II. Abdülhamit Ada’yı İngiltere’ye kiraladı. Şartı da vardı, “Hâkimiyetim (egemenliğim) devam etmek kaydıyla” demişti. Ama ok yaydan çıktıktan sonra dönmüyordu tabi. Türkler artık dünün efendileriydiler. Hava kararmaya başlamıştı. İngiltere, 1914’de Ada’yı ilhak etti. Artık Ada’daki Türkler için koyu karanlık yıllar vardı.
Uzun yıllar sonra
Türkiye, 1955’den sonra Kıbrıs Türkleriyle tekrar ilgilenmeye başladı. 1958’e doğru Ada’dan gelen karışıklık haberleri artmaya başlamıştı. Batı’nın şımarık çocuğu Yunanistan Enosis diyordu. Yani Kıbrıs Adası’nı Yunanistan’a ilhak etmek istiyordu. Türklere de ciddi baskıları vardı.
Türk Silahlı Kuvvetleri, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun Başbakan Adnan Menderes’in bilgisi dahilinde verdiği onayla harekete geçti. Seferberlik Tetkik Kurulu çok gizli bir organizasyonla Kıbrıs Türk Mukavemet Teşkilatı’nı (TMT) kurdu. Teşkilat ve teşkilatlanma Türk tarihinin yüz akıydı. Başlarındaki komutanın ünvanı Bayraktar, kod adı Bozkurt idi. (Irak’ta, Türkmeneli’nde de niçin denenmediği hep içimizde bir uktedir.)
Yaşlı veya genç ya da çocuk demeden erkek ve kadınlarda müthiş bir teşkilat kurulmuştu. Ev kadınları, genç kızlar, orta okul veya lisede okuyanlar, çocuklar… Mutlaka deneniyorlardı. Sınavına geceyarısı mezarlıkta giren vardı. Teşkilata giriş ölümüne bir yeminle tamamlanıyordu. Fakat hiçbirinin diğerinden haberi de olmuyordu.
Projeyi, General Daniş Karabelen, Binbaşı İsmail Tansu ile birlikte yürütüyordu. Genelkurmay 2. Başkanı Cevdet Sunay da sıkı takipteydi. Hükümetle ilişkilerde, gerekirse, devreye giriyordu. İlk bayraktar Yarbay Ali Rıza Vuruşkan Kıbrıs’a görevlendirilmişti. İlerleyen zamanda Ada’ya silah sevkiyatında sivil denizciler, armatörler hatta kaçakçılar devreye girdiler. Türk Milleti millî davasına asılıyordu.
O zamanki söyleyişiyle Türk cemaatinin başında Dr. Fazıl Küçük vardı. Yardımcısı da Rauf Denktaş’tı. Kıbrıs Türkleri TMT ile tarihe geçecek bir mücadeleye başlamışlardı.
1959’da Türkiye, Yunanistan ve İngiltere arasında imzalan Zürih ve Londra antlaşmaları ile 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti kuruldu. Ama Rumlar ve Yunanistan bir türlü bunu hazmedememişlerdi. 1963 noeline kadar sabredebildiler. 21 Aralık’ı 22 Aralık’a bağlayan gece çok kanlıydı. Kanlı Noel olarak tarihe geçti.
Hafızalara Tabip Binbaşı Nihat İlhan’ın basılan evinin banyo küvetindeki, eşi ve üç çocuğunun kanlar içindeki fotoğrafı kazınmıştı. Dördü de onlarca kurşunla acımasızca katledilmişti. Rumlar yüzlerce Türk’ü öldürdü. Türkler daha korunaklı yerlere sığındılar.
Yıllar zor geçti
Artık TMT de açığa çıkmıştı. 1974’e kadar olağanüstü gerginlik hep devam etti. Batı’nın desteğini her zaman alan Rumlar Enosis’ten hiç vazgeçmediler. Bu dönemde birisi İstiklâl Harbi ve Lozan Kahramanı İsmet İnönü’nün (1964), diğeri Süleyman Demirel Başbakanlığı döneminde (1967) olmak üzere iki defa Kıbrıs’a asker göndermeye teşebbüs ettik. Birincisinde, “ABD silahlarının bu operasyonda kullanılamayacağı açıkça” belirten meşhur Jonshon Mektubu geldi. “Sovyetler Türkiye’ye müdahale ederse karışmayız” da diyordu. NATO’nun meşhur 5. maddesi daha o gün yürürlükten kalkmış görünüyordu. İkincisinde de Yunanistan, Türkiye’yle savaş tehdidini göze alamayınca geri adım atmışlardı.
15 Temmuz 1974’te EOKA-B terör örgütü Enosis için harekete geçti. Artık Türkler büyük tehdit altındaydı. En uzun dört gün başladı. Başbakan Bülent Ecevit, Başbakan Yardımcısı Necmettin Erbakan ve Dışişleri Bakanı Turan Güneş devreye girdiler. Sonraki dönemde bütün parti genel başkanlarının da fikirlerinin alındığı, hükümete destek verdikleri açıklandı. Ordumuz da hazırdı. Türk Milleti tam bir birlik içindeydi.
20 Temmuz sabahı havadan indirme birliklerimiz paraşütle atlamaya, çıkarma gemilerimiz de sahile yanaşmaya başladı. Başbakanımız Bülent Ecevit, “Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kıbrıs’a indirme ve çıkarma harekâtı başlamış bulunuyor. Allah; milletimize, bütün Kıbrıslılara ve insanlığa hayırlı etsin… Biz aslında savaş için değil, barış için ve yalnız Türklere değil, Rumlara da barış getirmek için adaya gidiyoruz.” dediğinde saat sabah 06.10 idi.
Kıbrıs Türkleri göklerden süzülen kurtarıcı meleklerine ağlayarak bakıyorlardı. Hasretle beklemişler, hep “Bir gece ansızın gelebilirim” şarkısını dinlemiş ve hayal kurmuşlardı. Artık hayalleri gerçek olmuştu. TMT mücahitleri ve Kıbrıs Türk halkı bütün güçleriyle askerle birlikte savaştılar. İğneyle kazdıkları kuyuda su bulunmuştu, kana kana içtiler. Kıbrıs Türkleri TMT ile tarihe geçecek bir mücadeleyi yüzlerinin akıyla başarmışlardı.
Türkiye’deki Türkler de kardeşleri için askerlik şubeleri önünde kuyruğa girdi. Gençler gönüllü yazılıyordu. Aralarında tek ineklerini savaşan askerine vermek üzere getirenler de vardı.
Rumların soykırım yaptığı ve toplu hâlde gömdüğü soydaşlarımızın toplu mezarları bulundu. İçimiz yanmıştı. Johnson mektubundaki tehdit gerçekleşmiş, ABD silah ambargosu koymuştu. Varsın olsun ne gam, Kıbrıs Türklüğü kurtulmuştu. Yeni bir dünya kurulmuş ve Türkiye de bu dünyada yerini almıştı.
Sadece Rumlar da değildi
O yıllarda kuruldu Aselsan. Hani bugün ABD’nin üzerinde derin ve adı gibi koyu siyah bulutlar dolaşan BlackRock Fonu’nun ilgilendiği haberleri çıkan Aselsan. Anlaşılan dünyanın yeniden kurulmaya başladığı bu dönemde, Türkiye için tedbirler alıyorlar. Savunma sanayi şirketlerimizle ilgileniyorlar. Malum, bu Türklerin ne zaman ne yapacağı belli olmaz. Şimdilik başlarında “ben Türk’üm” demekte zorlananlar olsa bile tedbir almakta fayda görüyorlar tabi.
Peki millî Kıbrıs davamız ne durumda? Bir kere millî dava tanımı değişti. 24 yıllık AKP iktidarının Erdoğan’dan sonraki en önemli ismine göre, “… tek bir politikanın değil, konuya ilişkin mümkün politika zincirinin ta kendisi” oldu. Aksi takdirde devletin, “farkında olunmadan siyasi açıdan kendi içine büzülen bir zemine” gerileyeceğini söylüyordu. (Ömer Çelik, Sabah Gazetesi, 17 Aralık 2003)
Malum, mümkün olma hâli şartlarla değişkendir. Millî davada da hep değişen politikalarla hareket etmek, sizi mevzi kaybetme durumuna getirir. Hatta davayı kaybetme aşamasına kadar da gelebilirsiniz. Kıbrıs davamızdaki, Doğu Akdeniz’de ve diğer bölgelerde son 24 yıldaki yaşananlar ve geldiğimiz yer böyle bir anlayışın sonucudur.
Unutulmamalıdır ki, günü kurtarmaya yönelik esnek politikalara feda edilecek bir Kıbrıs, Türkiye’nin Akdeniz’deki nefes borusunun kesilmesi ve Anadolu’nun bir kara devletine hapsedilmesi demektir. Artık mehtabı sahile kurduğunuz masanızdan seyredersiniz. Tıpkı yakın bir geçmişte, Meis Adası’na ve yanındaki -bizim olmakla birlikte egemenliği tartışmalı- asker çıkarttıkları adacığa ziyarete gelen Yunan Cumhurbaşkanı’na, sahile kurduğu koltuktan, “Biz barışçıl siyasi çözüm istiyoruz.” diye cevap veren 2020 yılının Millî Savunma Bakanı gibi.