Altı Günlük Gardiyanlar, Ömürlük Sultanlar

Muhittin Çaçan

Bazı kitaplar vardır, okur ve kütüphanenizin rafına kaldırırsınız. Bazıları ise kapağını kapattığınızda zihninizde bir hesaplaşma başlatır. Amerikalı sosyal psikolog Philip Zimbardo'nun Şeytan Etkisi adlı eserini okurken yaşadığım tam da buydu. Satırlar ilerledikçe zihnim Stanford Üniversitesinin bodrum katından Selçuklu saraylarına, oradan Osmanlı'nın devlet koridorlarına uzandı.

İtiraf etmeliyim, kitabı okurken içimde öfkeden çok hüzün birikti.

Çünkü insanı asıl yaralayan, kötülüğün varlığından ziyade, kötülüğün bazen iyilik adına yapılabilmesidir. Adalet adına konuşanların adaletsizliği, liyakat nutukları atanların ehliyeti görmezden gelmesi, devletin vakarından söz edenlerin küçücük makamlarını şahsi saltanatlarına dönüştürme hevesidir.

Hele bütün bunların, devletinin aydınlık geleceği için çalışan insanların karşısına çıkarılması...

Takvimler 1971 yılını gösteriyordu.

Stanford Üniversitesinin bodrum katında sahte bir hapishane kurulmuştu. Philip Zimbardo'nun yönettiği deneyde öğrenciler gardiyan ve mahkûm rollerine ayrılmıştı. İki hafta sürmesi planlanan çalışma, yaşanan psikolojik baskılar ve aşağılayıcı davranışlar nedeniyle altıncı gününde sona erdirildi.

Gerçek bir hapishane yoktu. Gerçek suçlular da yoktu. Fakat üniformalar, kurallar ve otorite vardı.

Deneyin bilimsel geçerliliği sonraki yıllarda ciddi biçimde sorgulandı. Özellikle Thibault Le Texier'in araştırması, gardiyanların davranışlarında araştırma ekibinin yönlendirmelerinin etkisini ortaya koydu. Dolayısıyla bu deneyden, yetki verilen herkesin kendiliğinden zalimleşeceği sonucu çıkarılamaz.

Fakat beni düşündüren tam da buydu.

Demek ki kötülüğü yalnızca insanın karakterinde değil, onu cesaretlendiren koşullarda, denetlenmeyen yetkilerde ve yanlışları olağanlaştıran yapılarda da aramak gerekiyordu.

Kitabı kapattım, tarihin sayfalarını çevirdim.

Karşıma Büyük Selçuklu Devleti'nin kudretli veziri Nizâmülmülk çıktı.

On birinci yüzyılda kaleme aldığı Siyasetnâme adlı eserinde hükümdara halkın şikâyetlerini doğrudan dinlemesini öğütlüyordu. Çünkü devlet görevlilerinin haksızlıkları hükümdardan gizlenebilir, halkın sesi sarayın kapısına ulaşmadan kesilebilirdi. Dîvân-ı Mezâlim geleneği de yöneticilerden kaynaklanan haksızlıkların ele alınması bakımından önem taşıyordu.

Düşündüm...

Yaklaşık bin yıl önce bir Selçuklu veziri, hükümdara halkın sesini duymasını öğütlüyordu. Bugün ise kimi kamu kurumlarında çalışanların eleştirisine dahi tahammül edemeyen bir anlayış ortaya çıkabiliyorsa, tarihten yeterince ders alınmadığı açıktır.

Üstelik bu insanlar, yıllarını ilme, araştırmaya ve devletine hizmet etmeye adamış kişiler olabilir. 

Ne hazindir ki insan bazen en ağır haksızlığı, aynı değerlere hizmet ettiğini düşündüğü insanların elinden görebilir.

Tarihin ikinci durağı Osmanlı oldu.

Yıl 1631.

Koçi Bey, IV. Murad'a sunduğu risalesinde devlet idaresindeki bozulmaları, kayırmacılığı ve liyakatten uzaklaşmayı eleştiriyordu. Görevlerin ehil insanlara verilmemesinin devlet düzenine verdiği zararları anlatıyordu.

Burada dikkat çekici olan, eleştirilerin doğrudan yönetimin merkezine yöneltilmesiydi.

Koçi Bey, devletin yanlışlarını anlattığı için devlet düşmanı olmuyordu. Aksine, yanlışları dile getirerek devlet düzeninin korunmasına katkıda bulunmaya çalışıyordu.

Demek ki devletine sadık olmakla makam sahiplerinin her kararını doğru kabul etmek aynı şey değildi.

Bugünün kamu hayatına baktığımda da üzerinde durduğum mesele budur.

Bir üniversitede akademisyenin düşüncesini açıklaması, bir memurun hakkını araması, bir çalışanın yanlış gördüğü uygulamaya itiraz etmesi neden kurumsal bir tehdit sayılsın?

Elbette her itiraz haklı, her disiplin işlemi de baskı değildir. Kamu düzeni için yetki ve denetim gereklidir. Fakat hukuka dayanmayan bir tasarrufu, yalnızca makam sahibi istedi diye meşru kabul etmek mümkün değildir.

Çünkü devletin itibarıyla makam sahibinin şahsi itibarı aynı şey değildir.

Türk devlet geleneğini düşündüğümde aklıma Yusuf Has Hâcib'in Kutadgu Bilig adlı eseri gelir. On birinci yüzyılda kaleme alınan bu eserde adalet, bilgi, akıl ve erdem yönetim düşüncesinin temel unsurlarıdır.

Türk töresinden söz ederken yalnızca savaşları, zaferleri ve tarihî ihtişamı hatırlamak yeterli değildir. Yönetimde hakkaniyeti ve ehliyeti de hatırlamak gerekir.

Devletin büyüklüğü, makam sahiplerinin ne kadar korku uyandırdığıyla değil, insanların haklarını ne ölçüde güvence altında hissedebildiğiyle anlaşılır.

Bir düşünün...

Ömrünü milletine hizmet etmeye adamış bir insan, yanlış gördüğü uygulamaya itiraz ettiğinde karşısında hukuku mu bulmalıdır, yoksa şahsi bir husumeti mi?

Bilgisiyle kurumuna katkı sağlayan bir insan, farklı düşündüğü için dışlanma endişesi mi taşımalıdır?

Bu sorular yalnızca bireylerin değil, kurumların geleceğini de ilgilendirir. Çünkü düşüncesini söylemekten çekinen insanın bulunduğu yerde bilgi zayıflar. Bilginin sustuğu yerde liyakat aşınır. Liyakatin yerini kişisel bağlılık ilişkileri aldığında ise kurumun geleceği birkaç kişinin dar bakış açısına teslim edilebilir.

İşte tehlike burada başlar.

Herkesin kendisini alkışladığı bir odada oturmak, haklı olmanın kanıtı değildir. Bazen yalnızca insanların doğruyu söylemekten vazgeçtiğinin göstergesidir.

Zimbardo'nun kitabını okurken beni en fazla sarsan düşünce buydu.

İnsan bazen yaptığı yanlışın kötülüğünü görmek yerine, kendisine verilen yetkinin arkasına saklanabilir. Üniformasının, makamının veya unvanının bütün davranışlarını meşrulaştırdığını sanabilir.

Oysa bir kararın arkasında makamın bulunması, o kararın adil olduğunu göstermez.

Bu memleketin aydınlık geleceğine inanmış, devletine bağlılığını hayatının önemli bir ilkesi hâline getirmiş insanların yalnızca haklarını savundukları için güçlüklerle karşılaşabilmesi ihtimali bile insanı yaralıyor.

Çünkü insanın en ağır imtihanlarından biri, inandığı değerleri o değerleri temsil ettiğini söyleyen insanlara karşı savunmak zorunda kalmasıdır.

Fakat tarihin öğrettiği bir hakikat var:

Devletin geleceğini düşünen insanla makam sahibinin huzurunu kaçıran insan, bazen aynı kişidir.

Ve nihayet kitabın son sayfasını kapattığımda zihnimde Stanford'un bodrum katı yeniden canlandı.

Deney altı gün sürmüştü. Kapılar açılmış, üniformalar çıkarılmış, gardiyanlık rolleri sona ermişti.

Nizâmülmülk'ün üzerinden yaklaşık bin yıl, Koçi Bey'in risalesinin üzerinden ise neredeyse dört asır geçmişti.

Demek ki medeniyet ilerliyor, devletler değişiyor, hukuk gelişiyor; fakat bazı insanların makamla birlikte büyüdüğünü sandığı o küçücük dünyası bir türlü genişlemiyordu.

Ne tuhaf!

Selçuklu veziri hükümdara halkın şikâyetini dinlemeyi öğütlüyordu. Osmanlı devlet adamı padişaha yönetimin yanlışlarını anlatıyordu. Bizim bazı küçük makam sahipleri ise kendilerine yanlışlarını hatırlatanlara neredeyse devletin bütün ağırlığını göstermek istercesine koltuklarına sarılıyor.

Sultan değiller, padişah değiller, vezir hiç değiller. Ama eleştiriye tahammül konusunda mutlak hükümdarlardan bile daha iddialı görünüyorlar!

Oysa devlet kimsenin şahsi hapishanesi, kamu görevlileri de kimsenin mahkûmu değildir.

Belki de bazılarına devlet tarihi okutmak yerine önce demirbaş yönetmeliğini göstermek gerekiyor.

Zira makam odasındaki masa devletin, mühür devletin, koltuk devletin...

İnsanın kendisine ait olması gereken tek şey ise karakteridir.

İşin ironisi burada!

Stanford'daki gardiyanlar altı gün sonra rollerinden çıktılar. Bizim bazıları ise altı yıl makamda oturunca kendilerini altı asırlık hanedanın kurucusu sanıyor!

Oysa saltanat sandıkları koltuğun altında bir demirbaş numarası, kapılarında da sökülüp değiştirilebilen bir isimlik var.

Asıl düşündürücü olan şu: Bir gün o isimlik söküldüğünde, makamın arkasına saklanan insandan geriye ne kalacak?

Çünkü koltuksuz kaldığında da saygı görebilen insana yönetici, yalnızca koltuğuyla korku salabilene ise olsa olsa demirbaşın geçici kullanıcısı denir.