Damda Hırsız Var, Bekçiler Kedi Diyor!

Muhittin Çaçan

18 Ağustos 2016.

Emekli Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel komutanımın bana imzalayarak armağan ettiği Beşiktaş'ta Sırtlan Pususu kitabının ilk sayfasında, kendi el yazısıyla şu satırlar bulunuyor:

“Tarihin bize düşen kesitinde yaşadıklarımızın bir kısmını kaleme aldım. Tarih yazıcılarına belge olur mu bilmem, ama tarihin bu kesitinde olan biten bunlar!”

Ne kadar anlamlı!

Komutanımın, FETÖ yapılanmasının karanlık yüzünü ve yaşananları anlattığı kitabında yer aldığı aktarılan bir benzetme var ki, insan okuduğunda yalnızca geçmişi değil, tarihin tekrar eden zaaflarını da düşünüyor.

“Damda hırsızın çıkardığı sesin kedinin çıkardığı ses olmadığı söylendi defalarca. Ama kim çıkacaktı dama? 'Kedidir o, kedi!' dendi. Hırsız bacağını pencerenin kenarına koydu. 'Bakın, bu kedi değil işte, resmen hırsız, tedbir almazsak malın yanında can da gider!' diyenler oldu. Gözlerini kapatanlar şimdi 'Hırsız var!' diye bağırsalar da artık faydasızdır.”

Ne muazzam bir benzetme!

Birkaç cümlede koskoca bir gafletin anatomisi anlatılıyor. Önce duyulan ses küçümseniyor. Sonra görülen delil inkâr ediliyor. Nihayet tehlike bütün açıklığıyla ortaya çıktığında, vaktiyle susanlar bağırmaya başlıyor.

Asıl çarpıcı olan, hırsızın ne yaptığı değil, evdekilerin gördükleri karşısında nasıl davrandığıdır.

Çünkü bazen bir felaketin büyümesine yalnızca tehlikenin kendisi değil, zamanında alınmayan tedbirler de yol açar.

Hırsızın cesareti kadar, ona kedi diyenlerin körlüğü de tehlikelidir!

Buradaki hırsız, başkasının malını çalan kişi değildir. Zamanında fark edilmeyen, küçümsenen veya görmezden gelinen tehlikenin simgesidir. Benzetmenin bugüne uzanan anlamı, herhangi birini suçlamakta değil, uyarılar karşısındaki sorumluluğumuzu sorgulamaktadır.

Takvimleri 1720 yılına çevirelim.

İngiltere'de South Sea Company adlı şirket, büyük kazanç beklentileriyle insanları peşinden sürüklüyordu. Hisseler yükseliyor, servet hayalleri büyüyordu.

İngiliz siyasetçi Lord Cowper, henüz felaket yaşanmadan bu girişimi Truva Atı'na benzetmişti.

Fakat uyarılar felaketi önleyemedi.

Mali balon patladı. Binlerce insan zarar gördü. Parlamento soruşturma açtı. Maliye Bakanı John Aislabie, 1721 yılında yolsuzluk nedeniyle Avam Kamarasından ihraç edildi.

Dikkat edin!

Mesele yalnızca kaybedilen para değildi. Ekonomik gerçeklerden uzaklaşan beklentiler, çıkar ilişkileri ve denetim mekanizmalarının yetersizliğiydi.

Aradan üç asır geçti.

İnsanlık uzaya çıktı. Bilgisayarlar gelişti. Finansal işlemler saniyeler içinde yapılır hâle geldi.

Fakat insanın kazanç arzusuyla tedbir ihtiyacı arasındaki eski gerilim devam ediyor.

Nitekim Eylül 2026'da Türkiye'de 131 yatırım fonunun tasfiyesine karar verildi. Resmî açıklamaya göre bu fonlarda 455 bin 758 yatırımcı bulunuyordu. Ekim ayında tasfiye ve ödemelere ilişkin yeni düzenlemeler açıklandı.

Yüz binlerce yatırımcıyı ilgilendiren böylesine ciddi bir tabloda, yalnızca sonuçları açıklamak yetmez; bu noktaya nasıl gelindiğinin de hesabı verilmelidir. Çünkü felaket kapıya dayandığında tedbirden söz etmek, zamanında yapılmayan denetimin mazereti olamaz!

Çünkü birikimlerin değeri hesaplanabilir; kaybedilen güvenin bedeli ise hiçbir bilançoya kolay kolay sığmaz.

Şimdi başka bir tarih.

10 Nisan 1998.

Kuzey İrlanda'da yıllarca devam eden kanlı çatışmaların ardından Belfast Anlaşması imzalandı. Barış için büyük bir umut doğdu.

Ancak anlaşmanın imzalanmasıyla bütün silahlar bir anda ortadan kalkmadı.

Bağımsız Uluslararası Silahsızlandırma Komisyonu yıllarca çalıştı. 26 Eylül 2005'te, denetlediği silahların kullanılamaz hâle getirildiğini ve eldeki bilgiler doğrultusunda silahsızlanmanın tamamlandığını açıkladı.

Demek ki barışın da bir muhasebesi vardı.

Sözler verilmişti, fakat o sözlerin somut karşılığının görülmesi de gerekmişti.

Çünkü güzel sözler umut doğurur; doğrulanmış gelişmeler ise güven oluşturur.

Elbette tarihte yaşanmış her çatışma birbirinin aynısı değildir. Farklı toplumların tecrübelerinden doğrudan sonuç çıkarmak da doğru olmaz.

Ancak insanlığın ortak birikimi bize önemli bir gerçeği öğretir: Kalıcı huzur, iyimserlikle birlikte sabır, denetim ve somut güvenceler gerektirir.

Bir tarafta insanların yıllarca biriktirdiği alın teri, diğer tarafta toplumların büyük bedeller ödeyerek ulaşmaya çalıştığı huzur...

İki ayrı mesele.

Fakat ikisinde de unutulmaması gereken ortak ilke aynı:

Emanet ne kadar kıymetliyse, tedbir de o kadar ciddi olmalıdır.

Çünkü bir milletin iki büyük emaneti vardır: Malı ve canı.

Biri yılların emeğidir, diğeri telafisi olmayan hayatın kendisi.

Bunları korumanın yolu, herkesten kuşkulanmak değildir. Fakat ciddi uyarıları araştırmadan reddetmek de akılcılık değildir.

İşte Mustafa Önsel komutanımın kitabındaki tarihsel tanıklığın ve ona atfedilen bu çarpıcı benzetmenin üzerinde durmamın nedeni budur.

Tarih yalnızca yaşananları kaydetmez. Zamanında yapılan uyarıları, verilen kararları ve sonradan ortaya çıkan sonuçları da kaydeder.

Neyse ki bu memleketin, Jandarma Kurmay Albay Mustafa Önsel gibi, yaşadıklarını tarihe not düşen, gördüklerini anlatmaktan çekinmeyen değerleri var.

Onların kıymeti yalnızca geçmişte yaşadıklarını kaleme almalarında değil, gelecek kuşaklara ibret alınacak bir hafıza bırakmalarındadır.

Çünkü tarihi bilmek, felaketten sonra haklı çıkmak değil, felaket gelmeden önce doğru soruları sorabilmektir.

Şimdi yeniden damdaki ayak seslerine dönelim.

Kiremitler oynuyor. Birileri tedbir istiyor. Birileri araştırılmasını öneriyor.

Bazıları ise kendinden son derece emin:

“Kedidir o, kedi!”

İyi de muhteremler...

Madem bu kadar eminsiniz, çıkın dama, bakın!

Kediyse severiz. Değilse gereken tedbiri alırız.

Ama galiba bazı hikâyelerde dama çıkmak zor, kediye kefil olmak kolay!

Eh, ne diyelim...

Her devirde kediye kefil olanlar çıkmıştır. Fakat tarih, kedinin masumiyetinden çok, bekçinin neden tedbir almadığını sorgular!

Gerçi bir gün kiremitler çökerse açıklama da hazırdır:

“Efendim, kedimiz son derece uyumluydu. Maalesef çatımız iyi niyetimize uyum sağlayamadı!”

Ne büyük talihsizlik!

İyi ki Mustafa Önsel komutanım gibi insanlar yaşadıklarını yazıyor. Yoksa tarih kitaplarında ibretlik olayları değil, kedilerin olağanüstü başarı hikâyelerini okuyacaktık!

Ve son söz...

Tarih, damdaki hırsızın ayak izlerini çoktan kaydetti. Şimdi asıl merak ettiği, o izleri yıllarca kedi patisi diye anlatanların hangi zooloji kitabından mezun olduğudur! Çünkü artık mesele zoolojinin değil, tarihin ve ibret almayanların konusudur!