DURMUŞ SAATİN ÖĞRETİSİ

Ercan ÖZTÜRK

Zaman bazen bir tik takla değil, bir suskunlukla başlar. Gürsoy o sabah, her zamanki gibi kahvesini hazırlarken mutfaktaki sessizliğin garipliğini fark etti. Sanki ev nefesini tutmuştu. Kupasını tezgâha koydu, başını kaldırdı, duvardaki saate baktı: saniye ibresi donmuştu. Akrep sekizi biraz geçmişte asılı kalmış, yelkovan da onunla birlikte öylece kalakalmıştı.

   Ne tik vardı, ne tak.

   Bir an durdu, sonra kendi kendine sordu: “Ya pil değil, ben bittiysem?”

   Yıllardır her sabahın ilk dakikasında bir endişe seçerdi: faturalar, işler, patron, borçlar, bitmeyen koşturmalar… Hayat, onun için, üst üste yığılmış kaygılardan ibaretti. Birikmiş, paslanmış, yorgun bir saat gibiydi kendi içinde. Fakat o sabah bir şey farklıydı. Zaman durmuştu – ve o duraklamanın içinde garip, yabancı ama huzurlu bir sessizlik vardı.

   Bir fincan kahveyle pencerenin önüne geçti. Güneşin ilk ışığı perdeye vurdu, toz zerreleri ışığın içinde dans ediyordu. Gürsoy, bir süre o dansı izledi. Her zerre bir hikâyeydi sanki; biri yükseliyor, biri düşüyor, biri kayboluyordu.

   O an fark etti. Belki de hayat hep bu toz zerrelerinin arasında akıyordu ama o, sürekli “bir sonraki an”ı beklerken, şimdiyi ıskalıyordu.

   “İşe gitmeyeceğim bugün,” dedi sessizce. Kendine değil, içindeki unutulmuş insana.

   Masanın çekmecesini açtı. İçinde babasının tozlu eski bir köstekli saatini buldu. Yıllardır eline almamıştı. Zinciri kararmış, kapağında çizikler vardı ama üzerinde hâlâ okunabilen bir cümle duruyordu:

   “Zamanı kovalamakla değil, anlamakla yaşarsın.”

   Birden çocukluğu geldi aklına: Babasının ağır adımları, acele etmeden yürüyüşü, her sabah evden çıkmadan önce saate değil, gökyüzüne bakışı. O zaman anlam veremediği bu alışkanlıkların şimdi bir anlamı vardı.

   Belki de bilgelik, hiçbir yere yetişmeye çalışmamak, hiçbir şeyi zorlamamaktı. Belki de mutluluk, akreple yelkovanın bile nefes aldığı bir sessizlikteydi.

   Ceketini giydi, dışarı çıktı.

   Sokaklar insanla doluydu. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor, ama kimse varamıyordu. Gürsoy kaldırımda yavaşça yürürken, insanların telaşına baktı. Telefonlar, kornalar, acele adımlar… Kimse başını kaldırıp gökyüzüne bakmıyordu.

   Bir banka oturdu. Yanındaki simitçiden aldığı simitten bir parça kopardı, martılara attı. Martılar bir anlığına havada asılı kaldı. O küçücük anda zaman sanki yeniden durdu. Gürsoy, o duraklamada kendi kalp atışını duydu.

   Akşam eve döndüğünde eşi telaşla karşıladı:

   “Neredeydin bütün gün?”

   Gürsoy gülümsedi.

   “Hiçbir yerde,” dedi sakince, “ama bir yere vardım.”

   O günden sonra duvardaki saatin pilini yenilemedi. Her sabah kahvesini içerken durmuş akreple yelkovana bakar, bir dua gibi fısıldardı:

   “Zamanın beni unutmasını izin veriyorum.”

   Artık hiçbir yere yetişmeye çalışmıyordu. Adımlarını kısalttı, sesini alçalttı, kalbini yavaşlattı. Çünkü anlamıştı: Kısa bir ömür için, sonsuz endişeler taşımak israftı.

   Ve böyle yaşadı: sade, sessiz, ama dolu. Çünkü Gürsoy artık zamanı değil, kendini anlamaya başlamıştı.