1579 yılında Fransa'nın Bordeaux kentinde bir kitap ateşe verildi. Daha doğrusu, Étienne de La Boétie'nin Gönüllü Kulluk Üzerine Söylev adlı eserini de içeren bir derlemenin baskısı yakıldı. Genç yaşta kaleme alınan bu eser, iktidarların pek hoşlanmadığı bir meseleyi kurcalıyordu: İnsanlar neden bazen kendilerini yöneten güçten korkmakla kalmaz, onun karşısında boyun eğmeyi de alışkanlığa dönüştürür?
Aradan yaklaşık dört buçuk asır geçti. Kitaplar değişti, yönetimler değişti, devletlerin sınırları yeniden çizildi. Fakat insanın iktidarla kurduğu ilişkinin bazı tuhaflıkları değişmedi. Bugün etrafımıza baktığımda aynı soruya takılıyorum. Galiba bizi efsunlayıp ölüm uykusuna yatırdılar! Üstelik kimin uyuttuğunu tartışırken kendi elimizle çektiğimiz yorganı görmez olduk.
La Boétie, insanın yalnızca zor kullanılarak yönetilmediğini anlatıyordu. Alışkanlık, çıkar, korku ve itaat de yönetimin görünmeyen dayanaklarına dönüşebiliyordu. Elbette baskı karşısında susan herkes gönüllü değildir. İşini, ekmeğini, ailesini düşünen insanın sessizliğiyle bir makam uğruna başkalarının hakkını görmezden gelenin sessizliği aynı kefeye konulamaz. Fakat bütün suskunlukları mecburiyetle açıklamak da kolaycılıktır.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
23 Temmuz 1908'de Osmanlı Devleti'nde II. Meşrutiyet ilan edildi. Ertesi gün basın üzerindeki ön sansür kaldırıldı. İstanbul gazetelerle, dergilerle, siyasal tartışmalarla hareketlendi. Yıllarca susturulan kalemler yeniden konuşmaya başladı. Hürriyet artık yalnızca bir özlem değil, sokakta karşılığı bulunan bir talepti.
Ne var ki bu serbestlik uzun ömürlü olmadı. 1909'da Matbuat Kanunu etrafında sert tartışmalar yaşandı. Gazeteler kapatıldı, gazeteciler tutuklandı, sürgünler görüldü. Mecliste bazı mebuslar basın özgürlüğünün ortadan kalktığını savunurken başkaları aşırı serbestliğin memlekete zarar verdiğini ileri sürüyordu.
İşin ibretlik tarafı burasıdır. Bir zamanlar baskıya karşı savunulan hürriyet, iktidarın rahatsız olduğu eleştiriler karşısında yeniden tartışmalı hâle gelmişti. Elbette dönemin basınında hakaret, iftira ve sorumsuz yayıncılık da vardı. Fakat bunlarla mücadele etmenin yolu, eleştiriyi ortadan kaldırmak değildi. Tarih bize yalnızca baskının nasıl kurulduğunu değil, hürriyet adına yola çıkanların hürriyetten nasıl rahatsız olabildiğini de gösteriyor.
Şimdi bugüne gelelim.
Artık sansür memurunun her masanın başında oturması gerekmiyor. İnsan bazen kendi kendisinin sansür memuru olabiliyor. Söyleyeceği sözün sonunu düşünüyor, soracağı sorunun bedelini hesaplıyor, bildiği yanlışı görmemeyi tercih ediyor. Daha kötüsü, kendi sustuğu meselede başkasının konuşmasını da tehlikeli bulmaya başlıyor.
Bir toplumun asıl yorgunluğu burada başlar.
Haksızlığa uğrayanın kimliğine bakarak adalet dağıtıyoruz. Yanlışı kimin yaptığına göre ahlak ölçümüz değişiyor. Kendi tarafımızdan gelen açıklamaya inanmak için belge aramazken karşı taraftan gelen belgeye inanmak için neredeyse noter tasdiki istiyoruz. Dün itiraz ettiğimiz uygulamayı bugün başkası yapınca büyük bir devlet tecrübesi sayabiliyoruz.
Demek ki mesele yalnızca hakikati bilmek değil, işimize gelmediğinde de hakikatin yanında durabilmek.
Üstelik bütün bunlar büyük bir gürültünün ortasında yaşanıyor. Televizyonlarda herkes konuşuyor, sosyal medyada herkes hüküm veriyor. Birkaç dakikada vatan kurtarılıyor, devlet yönetiliyor, ekonomi düzeltiliyor. Sabah birbirine en ağır sözleri söyleyenler akşam aynı masada oturabiliyor. Vatandaş ise ekran başında kendisine sunulan kavgayı gerçek bir hesaplaşma sanabiliyor.
Oysa gürültü, uyanıklığın kanıtı değildir. İnsan bazen en derin uykusundayken de konuşur.
Bugün bir öğretmenin emeğini, bir işçinin alın terini, bir emeklinin geçimini, bir gencin geleceğini konuşurken meseleyi hemen tarafların kavgasına dönüştürüyorsak ortada düşünülmesi gereken ciddi bir sorun vardır. Çünkü adalet, yalnızca sevdiğimiz insanlara uygulandığında adalet olmaktan çıkar. Liyakat yalnızca bizim yakınımıza makam kazandırdığında hatırlanıyorsa artık liyakat değil, tanıdıklık düzeni konuşuluyordur.
Asıl tehlike, bütün bunların normalleşmesidir.
İnsan başlangıçta yanlış gördüğü bir uygulamaya itiraz eder. Sonra bunun düzelmeyeceğini düşünür. Ardından itiraz edenleri gereksiz yere huzur bozan insanlar olarak görmeye başlar. Nihayet aynı yanlış kendi lehine işlemeye başladığında onu savunacak gerekçeler bile bulur.
İşte toplumsal uyuşmanın en derin aşaması budur. İnsan artık yalnızca susmaz; suskunluğuna felsefe, çıkarına ilke, korkusuna da sağduyu adını verir.
Yine de bütün suçu topluma yüklemek tarihsel bakımdan doğru değildir. Özgür tartışma ortamını, bağımsız kurumları ve adil denetimi güçlendirmek öncelikle kamusal sorumluluk taşıyanların görevidir. İnsandan cesaret beklerken o cesaretin bedelini ağırlaştıran koşulları görmezden gelemeyiz. Fakat yurttaşın da bir sorumluluğu vardır: Kendi tarafına tanıdığı hoşgörüyü başkasından esirgememek ve alkışladığı güce gerektiğinde itiraz edebilmek.
Çünkü bir milletin uyanıklığı, kaç saat uyumadığıyla değil, hangi gerçekleri görmezden gelmediğiyle ölçülür. Tarih boyunca toplumları değiştiren şey yalnızca büyük meydan hareketleri olmadı. Bazen bir öğretmenin doğruyu söylemesi, bir gazetecinin sorusundan vazgeçmemesi, bir yurttaşın hakkı kendisinden olmayana da savunmasıydı.
Bizim ise hayli ilginç bir durumumuz var.
Herkes memleketin gidişatından şikâyetçi olduğunu söylüyor. Herkes adalet, liyakat, dürüstlük ve özgürlük istiyor. Fakat sıra bu ilkeleri kendi çevremizde uygulamaya gelince nedense hepimizin bir mazereti bulunuyor.
Demek ki efsun meselesini yeniden düşünmek gerekiyor.
Belki de bizi kimse büyülemedi. Biz, rahatımız bozulmasın diye kendi kendimizi uyuttuk.
Şimdi biri çıkıp uyandırmaya kalksa büyük ihtimalle ona da kızacağız.
Çünkü biz öyle sıradan bir uykuya dalmadık.
Bir gözümüz kapalı, öteki menfaatte!
Hatta uyandırma servisine de ihtiyacımız yok. Alarm çalınca kapatıyor, sonra dönüp birbirimize soruyoruz:
“Yahu bu memleket neden bir türlü uyanmıyor?”
Vallahi tarih boyunca bu kadar maharetli uyuyan millet az görülmüştür. Hem horluyoruz hem de horultumuzun adını millî irade koymaya kalkıyoruz!