Son bir yılda hem bölgemizde hem de bütün dünyada olağanüstü gelişmeler yaşandı. 2026’da bölgesel savaşların artarak dünya geneline yayılması ve savaşın daha da şiddetlenmesi neredeyse bütün stratejistlerin ön gördüğü bir sonuçtu. Ancak 2026 yılının daha ilk günlerinde bu denli büyük ve hesap edilemeyen olayların yaşanması bütün küresel dengeleri alt üst etti. Nitekim 3 Ocak’ta ABD kritik bir operasyon ile Venezuela lideri Nicolás Maduro’yu “Delta Force” adı verilen özel birlikleri ile kaçırdı ve tutukladığını duyurdu. Dünya tarihinde eşine az rastlanır bu olay bütün dünyada şok etkisi yarattı. Zira bütün uluslararası hukuk düzeni alt üst olurken diplomasi, iletişim, uzlaşma gibi birçok kavramın devre dışı kaldığı “zor oyunu bozar” mantığı ile hareket edilen “zorba” bir düzen ortaya çıktı.
Peki şimdi ne olacak derken şaşkınlık yaratan hamleler üst üste geldi. Donald Trump Kolombiya Başbakanını tehdit etti, ardından Küba içinde aynı hazırlığın yapıldığını ifade etti. Daha önce Grönland ve Kanada içinde benzer söylemlerde bulunmuştu. Dolayısıyla küresel demokrasi düzeni, insan hakları gibi bütün “ulvi” kavramların artık hiçbir geçerliliğinin olmadığı bir anda gözler önüne serildi. Operasyonun başında bulunan ABD’li General daha da ileri giderek ABD’nin ihtiyacı olan petrol, doğalgaz ve nadir toprak elementlerine ulaşmak için her amacın meşru olacağı yönünde beyanda bulundu. Yine Başkan Trump, Venezuela’nın ABD tarafından yönetileceğini açıkladı.
Bütün dünyaya şu mesaj verilmiş oldu; dünyanın tek ve muktedir gücü benim, istediğim her şeyi alırım. Bu sürecin kuşkusuz bütün dünya da karşılığı olacaktır. Ancak asıl mesele bu sürecin Türkiye’ye nasıl etkileri olacak ve Türkiye bu sürece nasıl bir tepki verecek? Hali hazırda Türkiye ile ABD’nin Ortadoğu’da işlettiği bir takvim var. Yaklaşık bir yıldır Esad’ın devrilmesi ile devam eden Suriye süreci ve bölgesel bir sorun olan PKK’nın yeniden dönüştürülmesi konusu karşılıklı temaslar ile devam ediyor. Bu çerçeveden bakınca Türkiye ve ABD ilişkilerinin bu süreçten etkilenmeyeceği düşünülebilir ancak durum tam olarak bu şekilde değil. 15 Temmuz 2016’da ne yaşandığını kısaca hatırlarsak Türkiye’nin bugünlerde Venezuela’nın başına gelen süreçle nasıl bir bağlantısının olduğunu anlamış olacağız…
Maduro’nun ülkesinden kaçırıldığı ve stratejik merkezlerinin bombalandığı haberlerinin ardından Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağı da oldukça kritik. Zira 15 Temmuz’da Türkiye’nin yaşadığı iç ihanetin bir benzerinin Venezuela’da yaşandığını görmek için çok fazla çaba sarf etmeye gerek yok. Venezuela ordusu her ne kadar 200.000’i aşmayan bir sayıya tekabül etse de yine de bu kadar kolay teslim olması oldukça şüpheli. Belli ki ABD ile iş birliği içinde hareket edebilecek gruplar satın alınmış. İçeriden destek alınmamış olsa bir ülkenin başkanı ve eşi uyuduğu yataktan alınıp ABD’ye götürülebilir mi? Aynı şeyleri gözlerimiz ile görmedik mi? Darbe girişiminin başındaki ABD işbirlikçisi general Şehid-i Âlâ Ömer Halis Demir tarafından 15 Temmuz gecesi öldürülmemiş olsa acaba süreç nasıl işleyecekti? 15 Temmuz akşamı Türkiye Cumhurbaşkanı’nın bulunduğu konuta doğrudan operasyon yapılmadı mı? Türk ulusunun namusunu oradaki güvenlik kuvvetlerimiz savunurken şehit olmadı mı? Sürecin ele başı zaten ABD’de ikamet etmiyor muydu?
Bütün bu düşünceler ile süreci tahlil etmeye çalışırken kritik açıklama MHP lideri Devlet Bahçeli’den geldi. Bahçeli, mesajında bütün bu olayların tahlilinin Türkiye’nin yaşadığı 15 Temmuz ihanet süreci ile ele alınması gerektiği çağrısında bulundu ki bu süreçte Türkiye’nin alacağı pozisyonu da doğrudan tarif etmiş oldu. Dolayısıyla ben de Türkiye’nin içinde bulunduğu durumun sadece bölgesel değil uluslararası perspektif ile bağlantılı olarak tartışılmasının daha gerçekçi sonuçlar üreteceği kanısındayım.
Netice olarak Çin, Rusya ve ABD arasında bir çekişme var. Bu çekişme II. Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan dünya düzenini parçalayacak ve hatta yok edecek gibi görünüyor. Çin ve Rusya ABD’nin Venezuela operasyonuna sert tepki verse bile henüz ciddi adım atmadılar. Fakat Rusya’nın Ukrayna’daki savaşı, Çin’in Pasifik’teki operasyonel gücünün patlayacak düzeye ulaşması ve Tayvan’a her an operasyon düzenleyecek sinyaller vermesi küresel savaşın boyutlarını gözler önüne seriyor. Türkiye ise çok dikkatli olması gereken bir süreçten geçiyor. Türkiye, bu küresel savaşa hazırlanırken Karadeniz, Akdeniz, Ortadoğu ve Kafkasya’da çıkması muhtemel çatışmalara karşı “proaktif yaklaşım” geliştirebilir mi? Yani zararı önleyici kararlar verebilir mi?
“Devlet aklı” hangi kararı alırsa alsın muhakkak eleştirilecektir. Ancak Milli Şef İsmet İnönü’nün kendisini protesto eden çocukların “bizi aç bıraktın” sözlerine karşılık “evet, sizi aç bıraktım ancak babasız bırakmadım” sözünü tarihin tozlu raflarında tutmak yerine düstur edinmek “devlet aklına” rehber olacaktır…