İNSANLIK KIRINTISI
Güneşin hiç batmadığı yerlerde, ekran başındaki insanlar yemeklerini yerken, çatal-bıçak
seslerine karışmadan fısıltıyla akan haberler geçiyordu: “Gazze’de yine bombardıman…”
Ama o cümlelerin yankısı, Gazze’nin dar sokaklarında gök gürültüsü gibi çınlıyordu.
Patlayan bombaların sesi, toz, duman ve çığlıkla birlikte göğe yükseliyor, geriye sadece
molozlar ve sessizlik kalıyordu.
Yıkık bir duvarın dibinde, sessizliğin ortasında başka bir dünya vardı. O dünyada sekiz
yaşında bir kız çocuğu, Lina, çıplak ayaklarıyla molozların üzerinde oturuyordu. Saçları tozla
grileşmişti. Sol dizinden kan sızıyor, ama o acısını önemsemiyordu. Kucağında bir kedi vardı-
küçücük, titreyen bir hayat.
Lina’nın kolu, bir kalkan gibi sarmıştı kediyi. Patlamaların geldiği yöne sırtını dönmüş,
bedenini siper etmişti. Küçük yüreği hızlı hızlı çarpıyordu ama korkmuyordu artık. Artık
koruması gereken biri vardı.
Kedi miyavladı. İncecik, ürkek bir ses… Sanki, “Kucağında güvendeyim,” diyordu.
Lina konuşmadı. Dudaklarını sıktı. Dişlerini kenetledi. Annesinin sesi, bir hayal gibi çınladı
kulaklarında:
“Ev yıkılırsa nereye saklanacağını unutma kızım. Ama önce kardeşini bul, sonra kaç…”
O an Lina’nın yüreği burkuldu. Çünkü kardeşi artık yoktu. Dünün sabahında, gözlerinin
önünde molozların altında kaybolmuştu. Lina onu kurtaramamıştı.
Ama bu, Lina’nın ilk kaybı değildi…
Daha beş yaşındayken babasını kaybetmişti. Bir sabah evin önünde oynarken gökyüzü
çatlamış gibi bir ses duymuş, ardından çığlık çığlığa mahalleye koşan annesinin bembeyaz
yüzünü görmüştü. Babası, ekmek almak için çıktığı yolda, patlayan bir bombanın gölgesinde
son nefesini vermişti. O günden sonra Lina, babasının ayakkabılarını ne zaman evin kapısında
görse hep onun geri döneceğini hayal etmişti- ama o ayakkabılar hiç kıpırdamadı.
Annesi, babasızlıkla birlikte hem anne hem baba olmaya çalıştı. Gaz lambasının titrek
ışığında, Lina’ya her akşam masallar anlatırdı. Ama masallar bile savaş sesleriyle bölünürdü.
Bir gece, Lina “Anne, neden gökyüzü hep kızgın?” diye sorduğunda, annesi sadece sarılıp
ağlamıştı. Ortadoğu’da yaşayanların kaderiydi ağlamak; çünkü burada gözyaşları sıradan,
gülüşler ise nadir bulunurdu. Gülmek neredeyse ayıplanır, sevinç sanki yasaklı bir kelime gibi
dudaklardan kaçar, geriye sadece sessizlik ve hüzün kalırdı. Bu topraklarda gülen insanlar
görünmezdi; görünür olan hep acı, hep yas olurdu.
Yıllar, Lina’ya çocukluk yerine sessiz bir olgunluk verdi. Okula gidemediği günler oldu.
Defterine harfler yerine, pencereden gördüğü yıkık binaları çizdi. Sokakta yürürken
adımlarını dikkatli atmayı öğrendi- çünkü yerde her an patlamamış bir mermi parçası
Sonra o kara gün geldi… Kardeşini, dün sabah, gözleri önünde kaybetti. İki adım
ötesindeydi. “Gel” diye bağırmıştı Lina, ama sesi patlamanın uğultusunda kaybolmuştu.
Ellerinin arasından kayan minicik bedeni asla unutamayacaktı.
O günden sonra, bu kediyi ilk gördüğünde, içini kaplayan sıcaklığı anlayamamıştı. Ama
şimdi biliyordu. Kayıpların yükü, yeni bir hayatla hafifliyordu belki.
Sabah, harabeye dönen evlerin arasında yürürken, zayıf bir inleme duymuştu. Molozların
arasında, kirli bir örtü gibi titreyen bu minik kedi, ona bakmıştı. Ve Lina onu yerden kaldırıp
kucağına alırken, içinden geçen tek cümle şuydu:
“Biri hâlâ nefes alıyor.”
O an, bir şey değişmişti. Lina, kendi küçücük dünyasında bir anlam bulmuştu. Artık birini
korumak için yaşıyordu.
Gökyüzünde tanıdık bir uğultu duyuldu. İsrail’e ait insansız hava aracı, daireler çizerek
dolaşıyordu. Lina bu sesi artık ezbere biliyordu. Bu sesin ardından sirenler çığlık atar, insanlar
çılgın gibi kaçışır ve gökten ölüm yağardı. Sonrasında keskin barut kokusu her yere siner ve
dünya bir anda gri bir renge bürünürdü. Ama Lina kıpırdamadı. Kaçmadı. Kediye biraz daha
sıkı sarıldı. İki elini uzatıp onun kulaklarını kapattı. Gözlerini yumdu.
Bir insanlık kırıntısını siper etti. Kendi bedenini. İçinden sessizce dua etmeye başladı:
“Allah’ım… Lütfen, bu kediyi koru. Ben küçüğüm ama kalbim büyük. Söz veriyorum…
büyürsem onu hep koruyacağım.”
O an… gökyüzü durdu. Uğultu kesildi. Sirenler çalmadı. Bombalar inmedi. Belki bir sistem
arızasıydı. Belki bir tuş basılmadı. Belki de Lina’nın duası, o metal kuşun kalbine dokundu.
Belki de bir çocuğun merhameti, bir füzeyi utandırdı.
Zaman geçti, ne kadar olduğu bilinmez. Belki dakikalar, belki sadece birkaç nefes. Sonra bir
yabancı yaklaştı. Elinde büyük bir kamera, gözlerinde hem korku hem merak vardı. Toz
dumanın içinden gelen bu adam, kız çocuğunu gördüğünde yutkundu.
Lina’nın yırtık elbisesi, çatlamış dudakları ve küçücük kollarında sıkıca sarılı kedi…
Objektifi ona çevirdi.
“Adın ne?” diye sordu, boğuk sesle.
Lina başını kaldırdı. Gözleri cam gibi parlıyordu. Ama ağlamıyordu.
“Ben Lina,”dedi. “Bu da Nur. Kedim. Adını ben koydum.”
Küçük kedi, başını Lina’nın kalbine dayamıştı. Sanki orada tüm dünyadan saklanıyor
gibiydi. Yabancıyı fark edince başını kaldırıp Lina’nın yüzünü yalamaya başladı.
Kameramanın elleri titredi. Objektifini indirdi. Diz çöktü. Gözlerinden yaşlar süzüldü. Toz,
kan, duman… hiçbir şey, o anın karşısında güçlü değildi.
Çünkü Lina’nın gözlerinde bir şey vardı. Ne yalnızca bir çocuktu o, ne yalnızca bir kurban.
O gözlerde savaşın bile yenemediği bir şey vardı: merhamet.
Kameraman kısık sesle mırıldandı. Bir dua gibi, bir insanlık kırıntısı gibi:
“Kimi insanlar savaş başlatır… Kimi çocuklarsa kedileri sararak insanlığı kurtarır.”