KIRIK SANDALYE

Ercan ÖZTÜRK

Yağmur, henüz sokak lambaları sönmeden başlamıştı. Gökyüzü, kederli bir annenin gözyaşları gibi ağır ağır ağlıyordu. Sular, kaldırımlarda birikip geçmişi yıkayıp götürürken, eski bir apartmanın girişindeki sundurmanın altında yaşlı bir adam, bastonuna yaslanmış öylece duruyordu.

   Saçları kar beyazıydı. Pardösüsü solgun, yorgun, tıpkı içindeki adam gibi yılların yükünü taşıyordu. Yanında, bir bacağı kırık, diğer tarafına yaslanmış, onarılmayı bekleyen bir sandalye duruyordu. Sessizliğin içinde bir dua gibiydi bu görüntü.

   Bütün mahalle onu “Mustafa Dede” olarak bilirdi. Ama kimse gerçek adını da, hikâyesini de tam olarak bilmezdi. Her gün aynı saatte çıkardı sokağa, aynı saatte dönerdi evine. Ya da herkes öyle sanırdı.

   O gün, apartmana yeni taşınan genç bir öğretmen, Cemile, binadan çıkarken duraksadı. Elinde okula götürdüğü çanta, gözlerinde acele vardı. Ama yaşlı adamın yanındaki kırık sandalyeye ve çamurla karışmış, ıslak ayakkabılarına bakınca adımları ağırlaştı. Gitmekle kalmak arasında bir yerde durdu.

   “Dede, iyi misin?” diye sordu.

   Mustafa Dede başını ağır ağır kaldırdı. Gözlerinde biriken yaş, bir türlü düşemeyen damlalar gibi bekliyordu.

   “İyiyim kızım… Sadece… bekliyorum,” dedi usulca.

   “Neyi bekliyorsun?” dedi genç kadın.

   Yaşlı adam gözlerini göğe çevirdi. Bulutların arasından bir anlığına sızan ışığa baktı. “Birinin sandalyemi onarmasını… belki de… özlediğim birini.”

   Kadın yaklaştı, dizlerinin titrediğini hissetti. İçinden bir sızı geçti. Küçüklüğünden beri yaşlılara karşı hep ayrı bir zaafı olmuştu. Belki de dedesini erken kaybettiğinden. Onların suskunluklarında, dünyanın yükünü taşıyan bir bilgelik görürdü. Mustafa Dede’de de o ağırlık vardı. Ama bu ağırlık biraz da yalnızlıktan ibaretti, hissediyordu.

   “İstersen sana yeni bir sandalye alayım?”

   Adam, başını iki yana salladı. “Bu sandalye, oğlumun bana son hediyesiydi. Askere gitmeden önce vermişti. Döndüğünde tamir edecekti. Ama… dönmedi.”

   Ceketinin iç cebine uzandı, hafifçe titreyen elleriyle yıpranmış bir fotoğraf çıkardı. Yağmurdan korunması için bir poşete sarılmıştı. Fotoğrafı Cemile’ye uzattı.

   “Bak, bu benim oğlum… On dokuz yaşındaydı. Gözleri hep gülümserdi.”

   Cemile fotoğrafı eline aldı. Üniformalı, genç bir delikanlıydı. Gözlerinde tıpkı babasında gördüğü o derin bakış vardı. Gülümsüyordu ama bir şey eksikti; sanki geleceği yarım kalmıştı.

   “Çok yakışıklıymış,” diyebildi Cemile, sesi çatallaşarak.

   Mustafa Dede, hafifçe başını eğdi. “İçimde onun sesini duymaya çalışıyorum bazen… Kimi sabahlar uyanınca hâlâ orada zannediyorum. Ama sonra sandalyesine bakınca anlıyorum… hâlâ kırık.”

   Sözler göğsüne saplanan bir bıçak gibiydi. Kadın bir an sustu, yutkundu. “Üzgünüm,” diyebildi sonunda, boğuk bir sesle.

   Mustafa Dede, usulca gülümsedi. “Üzülme. Beklemek… bazen insanı diri tutar.”

   Kadın çantasını açtı. İçinden bir paket çubuk kraker ve bir adet elma çıkardı. “Bunları alın lütfen. Daha yemek yememişsinizdir.”

   Yaşlı adam sessizce aldı. Teşekkür etmedi ama gözlerinde bir titreme oldu; bir anlık kırılma, bir anlık şükran. O gün, Cemile’nin içindeki dünya değişti. O günden sonra her zaman birkaç dakika erken çıktı evden. Mustafa Dede’ye bazen bir bardak çay, bazen bir simit, kimi zamanda bir gazete getirdi. Kırık sandalyenin yanında birlikte dururlar ama pek konuşmazlardı. Sessizlikleri konuşmalarından daha derindi.

   Bir sabah, Mustafa Dede adını sordu. “Cemile,” dedi kadın. “Cumhuriyet Okulu’nda öğretmenim.”

   Yağmurlar geçti, mevsimler değişti. Ama Mustafa Dede her sabah oradaydı. Ta ki, bir sabah sandalye yerindeyken kendisi yok olana kadar…

   Kadın ilk gün telaşlanmadı. Belki geç kalmıştır, belki bir işi çıkmıştır, dedi. İkinci gün içini bir sıkıntı kapladı. Üçüncü gün, adımlarını hızlandırarak binanın kapıcısına gitti.

   Kapıcı, hüzün dolu bakışlarıyla konuştu. “Gitti o.”

   “Nereye gitti?” dedi kadın, dudakları uyuşmuştu.

   “Oğlunun yanına.”

   Cemile, bir an dondu. Gözlerinin önünde bastonlu silueti, kırık sandalyesiyle bekleyen adam belirdi. O an, boğazındaki düğüm çözüldü ama gözyaşları akmadı. Çünkü bazı acılar sessizce ağlardı.

   Kapıcı cebini karıştırdı, bir kartviziti uzattı. “Avukat geldi, bu kartı bıraktı. Sizi ofisine bekliyor.”

   Cemile aynı gün avukatın ofisine gitti. Avukat Hakan Bey, yüzünde tanıdık bir hüzünle konuşmaya başladı.

   “Belki biliyorsunuzdur, Mustafa Baba şehit babasıydı. Oğlunu o sundurmanın altından askere uğurlamıştı. Yıllarca orada bekledi. Belki döner, belki bir mucize olur diye…”

   Kadın, başını öne eğdi. “Sadece bazı günler birlikte durduk. O kadar az tanıyorum ki onu…”

   “Bazen bir insanı tanımak için yıllar gerekmez, bir bakış, bir jest yeter. Mustafa Baba için siz, o kırık sandalye gibi bir hatıraydınız.”

   Avukat masasın çekmecesinden iki zarf çıkardı. İlki küçüktü. Cemile’ye uzattı. “Bu, kendi el yazısıyla size bıraktığı bir not.”

   Kadın elleri titreyerek zarfı açtı.

   “Merhametli kızım, teşekkür ederim. Bu dünyada kırık sandalyelerden çok, kırık kalpler var. Sen ikisini de onardın.”- Mustafa

   Cemile, kâğıdı göğsüne bastırdı. Gözleri doldu ama ağlamadı. O kâğıt, bir ömrün özeti gibiydi. Birden, yıllardır içinde taşıdığı ama adını koyamadığı bir boşluk doluverdi. Belki kendisi de bir şey bekliyordu hayattan, bir anlam, bir işaret, bir ses. Mustafa Dede’nin sözleri, onun içindeki o sessiz arayışı bulmuştu. O an anladı: bazen insan, sadece bir yabancının duasında bulurdu kendini.

   Avukat ikinci zarfı açtı, içinden bir çek çıkardı. “Bu da size bıraktığı birikimi. Vasiyeti böyle.”

   Kadın elini uzatmadı. “Ama bu çok fazla…”

   Avukat bir süre sustu, sonra yavaşça konuştu: “Mustafa Baba, oğlunu bu vatan için verdi. Geriye sadece bekleyişi kalmıştı. Siz ona sadece bir simit vermediniz. Bekleyişine ortak oldunuz. Size sadece parasını değil, yüreğinde kalan son sıcaklığı emanet etti. Çünkü onun gözünde siz, insanlığın son kırıntısıydınız.”

   Cemile, çeki almadı. Birine yapılan iyiliğin karşılığını almak onun tarzı değildi. İyiliğe karşılık beklemek tefeciliğe girerdi. 

   “Siz de uygun görürseniz okuldaki ihtiyaç sahibi öğrencilere dağıtabilirsiniz,” elindeki notu göstererek, “bu benim için en büyük zenginlik.” dedi ve kalktı.

    Merhamet, pahalı bir şeydi. Ucuz insanlarda bulunmayacak kadar pahalı.