KOLTUĞUN SAĞ UCU

Ercan ÖZTÜRK

Pandeminin ilk haftalarında sadece dışarısı değil, içerisi de sessizleşmişti. Kuş sesleri, sabah ezanları, çaydanlığın fokurtusu bile boğuk bir yankı gibi duruyordu. Evler artık insanların hem limanı hem de zindanıydı. Duvarlar, sanki üzerine kapanıyor gibiydi. Mutfaktaki çaydanlık, balkondaki saksılar, salondaki koltuk… Hepsi yerli yerindeydi ama bir şeyleri eksikti. Renkleri solmuş, anlamlarını yitirmişlerdi. Tıpkı Emine Hanım gibi.

 Emine Hanım, salondaki koltuğa baktı. Günlerdir baktığı ama yanına bile yaklaşmadığı o kahverengi kumaşlı koltuk. Üzerinde ince, kırçıllı bir battaniye, sağ ucunda hafifçe ezilmiş bir yastık. O gün, içinde neyin değiştiğini bilmiyordu ama ayakları onu oraya götürdü. Yavaşça yaklaştı, elleri titreyerek koltuğun sağ ucuna dokundu. Sonra yavaş bir hareketle oturdu. Aslında hiç oturmak istemediği köşeydi orası. Çünkü orası, Tahsin Bey’in yeriydi.

   Tahsin Bey, Mart’ın ortasında öksürmeye başlamıştı. Önce “mevsim değişikliği, dışarıya çıkmıyorum ki korona olayım.” demişti. Ardından hafif ateş, sonra halsizlik. Hastaneye götürdüklerinde doktor, Emine Hanım’a güven vermeye çalışmıştı: “Sadece tedbir amaçlı yatırıyoruz.”

   Sonrası sessizlikti.

   Telefon günlerce çalmadı. Aradığında “Durumu stabil,” dediler. O, günlerini ve gecelerini Tahsin Bey’in iyi olması için dua ederek geçirdi. Bir sabah, telefon çaldı. Emine Hanım telefonu açarken elleri titriyordu. Nefesi kesik kesikti.

   “Kaybettik.”

   Sadece bu kadar. Ne bir veda, ne bir son bakış. Ne bir cenaze, ne bir kalabalık. Maskeli, mesafeli, sessiz bir kayıptı bu. Yokluk, telefonun ucundaki cümleyle içeri girmişti.

   Emine Hanım o günden sonra koltuğun hep sol ucuna oturdu. Sağ uca hiç dokunmadı. Günlerce, haftalarca. Sağ köşe öylece kaldı. Yastığı sabit, battaniyesi kıvrımsız. Emine Hanım, o köşeye her bakışında bir boşluk hissediyordu göğsünde. O boşluk bazen nefesini kesiyor, bazen geceleri uykusundan uyandırıyordu.

   Bir sabah radyodan eski bir türkü yükseldi. Tahsin’in sevdiği türdendi. Emine Hanım mutfakta durmuş, elleri yıkadığı bardağın üzerinde kalmıştı. Türkü içini delip geçmişti. İçinde bastırdığı onca cümle, gözyaşı, sitem, pişmanlık… Hepsi birden dışarı sızacakmış gibiydi. Elindeki bardağı tezgâha bıraktı, salona geçti. Sağ köşeye yöneldi. Sanki biri kolundan tutup çekmişti onu.

   Yaslandı. Başını arkalığa bıraktığında, sanki orada hâlâ bir iz vardı. Belki bir koku, belki bir sıcaklık, belki de sadece hatıra. Gözlerini kapattı. Dudakları titredi. Tam o anda, zihninin bir köşesinden bir anı sessizce belirdi; öyle sessiz ki, sanki koltuğun kumaşından dışarı süzülüp onun yanına oturmuştu.

   Bir akşamüstüydü. Emine Hanım balkonda sigarasını yakmaya çalışırken, Tahsin Bey içeriden elinde küçük bir poşetle çıkmıştı. “Senin markadan buldum,” demişti hafif mahcup bir gülümsemeyle, “iki karton aldım bir daha sıkıntı çıkmasın.” Emine Hanım o an şaşırmıştı. Kendisi sigara içiyor ama Tahsin Bey hiç içmezdi; dumanından bile hoşlanmazdı. Yine de her ayın başında sigarasını alan oydu. Market kasasının önünde dakikalarca beklediğini, kasiyere “hanım bu sigarayı seviyor, bu da her yerde bulunmuyor.” dediğini anlatmıştı bir defasında.

   “Ben içmem,” demişti bir akşam. “Ama senin keyfin kaçmasın yeter.”

   O anın sıcaklığı. O akşamın sadeliği şimdi içini delip geçti. Sigarayı hiç bırakamamış olmasını değil… Tahsin’in kendisi içmediği halde onu düşünerek aldığı her paketi hatırladı. Sevilmenin bazen böyle küçük alışkanlıklarda gizli olduğunu fark etti tekrar; kimsenin önemsemediği ayrıntılarda.

   Boğazı düğümlendi. Parmakları battaniyeyi sıktı. O küçücük iyiliklerin, bu koca yalnızlık karşısında ne büyük bir hazine olduğunu şimdi çok daha iyi anlıyordu.

   Türkü çalmaya devam ederken Emine Hanım’ın gözleri doldu. Sağ köşeye iyice yaslandı. Sanki Tahsin oradaydı. Sanki yine o sıcak, şakacı gülümsemesiyle ona bakıyordu.

   “Affet,” dedi fısıltıyla, “vedalaşamadım.”

   Sustu. Ama içindeki cümleler susmadı. Dışına taşmaya başladı birer birer. 

   “Daha birlikte gideceğimiz yerler vardı…”

   “Senin sarı çiçekli gömleğin hâlâ dolapta…”

   “Pencereyi açtım geçen gün, kuşlar hâlâ geliyor…”

   O gün Emine Hanım, koltuğun sağ ucunda sessizce oturdu. Çayını orada içti. Gazetesini orada okudu. Her kelime gözünün önünden geçerken, onun eksikliğini biraz daha sindirdi içine. Akşam olunca ışığı kapatmadan önce, ilk kez orada uyuyakaldı.

   Çünkü bazı yaslar ağlayarak değil, alışarak yaşanırdı. Bazı vedalar mezarlıklarda değil, tek kişilik koltukların sağ ucunda edilirdi.

   Ertesi sabah uyandığında, perdelerden süzülen ışıkla birlikte içini hafif bir dinginlik sardı. Kalktı, koltuğun örtüsünü düzeltti. Yastığı iki yana koydu. O köşe artık bomboş değildi. Eksikliği, yerine başka bir şeye bırakmıştı: Kabullenmeye. Ve belki, küçük bir huzura.