Küresel Dengeler ve Türkiye’de Siyaset Mühendisliği

Dr.Yasin ERCİLSİN

II. Dünya Savaşının ardından oluşan dünya düzeninin ana kolonları çatırdarken, özellikle Avrupa’da aşırı sağın yükselişi, bölgesel ve küresel krizler gibi birçok etmen Türkiye’deki siyasetin biçimini belirliyor.  ABD Başkanı Biden döneminde “ilkelerin” önemsendiği, mevcut dünya düzeninin korunduğu siyaset biçimi ön plandaydı. Ancak Çin’in küresel parametrelerde önlenemez yükselişi ve BRICS gibi küresel dünya sistemini domine edebilecek alternatif platformların ortaya çıkışı, ABD’nin politikalarını yeniden biçimlendirmesine yol açtı. 2024 yılında Trump’un ABD Başkanı olması ve mevcut dünya sisteminin dinamiklerini ortadan kaldıracak hamleler yapması bütün ülkelerin dış politikası kadar iç politikasını da yeniden şekillendirdi. 

Türkiye bu süreci oldukça hızlı okuyabildi. Daha net bir şekilde ifade etmek gerekirse 15 Temmuz 2016 Darbe girişiminin ardından Başkan Erdoğan, Rusya ve Çin eksenli siyaseti önceliğinden çıkararak, yeniden ABD ile olan ilişkilerinde el yükseltti. Başkan Erdoğan, “dostum Trump” dediği ABD Başkanının “değerler” yerine “çıkarlara” dayalı siyaset anlayışına karşılık verecek zemini kısa sürede inşa etmenin yolunu buldu. ABD ile güçlü ticari ve siyasi ortaklıklar kuruldu veyahut vaat edildi. Aynı şekilde iç politika ile doğrudan bağlantılı Suriye meselesi de küresel düzen ve Türkiye’nin karşılıklı anlaştığı bir zeminde “çözüldü”. Türkiye’de iç politikaya tesir edebilecek NATO odaklı blokların sahada görebileceği tek alternatifin mevcut iktidar olabileceği gösterilmiş oldu.  

Nitekim Türkiye’nin Sovyet Rusya’nın tehditlerine karşılık giriş yaptığı NATO sadece dış politikada değil, iç politikada da Türkiye’nin karanlık dehlizlerini biçimlendiren organizasyonları ortaya çıkarabilmekteydi. Bu durumu “bilen” Türkiye’de soğuk savaş döneminde siyaset yapmış hem Başkan Erdoğan hem de Devlet Bahçeli “ikili tahterevalli” sistemi ile siyaseti kontrol etmekle kalmadı. Aynı zamanda ellerindeki bütün “etken faktörler” ile sahada pürüz olarak gördükleri muhalifleri kontrol altına aldılar. Bu siyaset yönteminin “türü” veyahut “uygulanma modeli” tartışılabilir. Ancak okurlarımıza aktarmak istediğimiz bu süreçte izlenen stratejidir.  

Rusya ve Çin eksenli politika izlemek, iç politikada Başkan Erdoğan’a alternatif olabilecek kabiliyetteki adayların Kuzey Atlantik Paktı’nın bazı odakları tarafından da yakından izlenmesinin yolunu açtı. Bu durum karşısında 2024 yerel seçimlerini kaybetmesine rağmen, dinamizmini yitirmeyen Başkan Erdoğan ve müttefiki Devlet Bahçeli “Türk-Kürt-Arap İttifakı” olarak formülleştirdikleri yeni strateji ile muhalefet blokunu ayrıştırmayı başardılar. İlk önce İmralı faktörü ile HDP’nin “sokak muhalefeti” adı altındaki dinamik gruplarını dizginledi ve böylece CHP’nin gençlik hareketleri metropollerin “daha yumuşak” grupları haline getirildi. Feodal düzenin katılaştırdığı, aşiret kültürünün içinde kavganın sertliğine dayanıklı genç gruplar sokaklardaki protestolara sessiz kalırken, güvenlik kuvvetlerinin daha rahat kontrol edebileceği “seküler ve bireysel” kişilikleri ağır basan protestocular yalnızlaştırılmış oldu. Örneğin birkaç gün evvel mecliste ortaya çıkan “kavga” tablosuna bakıldığında da bu stratejinin tutmuş olduğu görülecektir. Zira muhalefet vekilleri bile kendi içinde mecliste “eksik ve yetersiz” kaldıklarını tartışmaya başladılar. Nitekim “kent uzlaşısının” aktörlerinden HDP vekilleri bu tabloda nötrleştiler. Oysaki seçim sürecinde bazı bölgelerde CHP’nin adaylarını destekleyen HDP şimdi ise iktidarın CHP stratejisine sessiz kaldı ve sadece izledi. Yine aynı şekilde görevini bıraktıktan sonra Başkan Erdoğan ile görüşerek uzlaşmacı bir politik yaklaşım sergileyen Meral Akşener’in desteklediği Müsavat Dervişoğlu ve İYİ Parti vekilleri de süreci dışarıdan takip etti. Böylece Başkan Erdoğan’ın muhalif bloku parçalama stratejisi netice vermiş oldu. Diğer taraftan iktidar ortağı MHP Lideri Devlet Bahçeli’nin de yıllar içinde inşa ettiği “üçüncü nesil Ülkücülerde” parti ve iktidar politikasından sapmadan “merkez sağ bloku” içinde kalarak uygulanan stratejinin ayakta kalmasını sağladılar. Elli yaş ve üzeri olarak tarif edebileceğimiz “ikinci nesil ülkücülerin” önemli bir kısmı muhalif cenaha gitmiş olsalar dahi MHP yeni düzen içinde yetiştirdiği “üçüncü nesil Ülkücülerin” çoğunlukta olduğu tabanı ile yoluna devam ediyor. Böylece iktidarın hem bürokraside hem de çeşitli platformlarda yetersiz kaldığı noktada yönetici kadro açığı bu şekilde tahkim edilmiş oluyor.  

Eski CHP Genel Başkanı Kılıçdaroğlu’nun marifeti ile meclise giren ve muhalif cenaha mesafeli kalarak kısa sürede nötrleşen “merkez sağ kimlikli” vekillerin de durumu göz ardı edilmemelidir. Zira mecliste ortaya çıkan fotoğrafa bakılırsa mevcut iktidarın ayrıştırmayı başardığı muhalefet bloku, seçimlerin yapıldığı tarihten şimdiye kadar geçen süre zarfında sinerjisini kaybetmiş görünüyor. Neticede mevcut iktidar el yükselterek stratejini uygulamaya kararlı. Muhalefetin topyekûn hareket etmesi dışında kazanma ihtimali yok. Siyasi mühendisliklerin ve stratejik hamlelerin çıkmaza sürükleyerek “kimliksizleştirdiği” siyasilerin karıştığı olağanüstü gelişmelere fazlası ile şahit olacağız gibi görünüyor. 

Güzel yarınlarda buluşmak dileğiyle…