RÜZGÂRIN İKİ YÜZÜ

Ercan ÖZTÜRK

Nazlı, otuz beş yaşındaydı. Kurumsal bir şirkette pazarlama müdürü olarak çalışıyor, günleri saat gibi işleyen bir düzenin içinde geçiyordu. Masası her zaman derli toplu olurdu; dosyalar renklerine göre ayrılmış, kalemler hizalanmış, bilgisayar ekranı her zaman olması gerektiği gibi parlaktı. Sabahları sade kahvesini içer, öğle aralarında kısa yürüyüşler yapar, akşamları yogaya giderdi. Hafta sonlarıysa kitapçıları dolaşır, yeni çıkan romanların arasında kaybolurdu. Hayatı, dışarıdan bakıldığında kusursuz bir denge üzerine kurulmuş gibiydi.

   Ama geceleri…

   Pencerenin önünde otururken, gökyüzüne dalıp gittiğinde içini saran bir boşluk olurdu. O sessizlikte kendine sorardı: “Mutlu muyum?” Cevap veremezdi. Hayatı düzgün akıyordu, evet; ama içinde tarifsiz bir eksiklik de vardı.

   Beş yıl önce bir arkadaş toplantısında tanıştığı Mert, bu düzenin en sağlam parçasıydı. Dakik, dürüst, güvenilir… Hayatın sürprizlerini sevmeyen, belirsizlikten hoşlanmayan bir adamdı. Nazlı onun yanında huzur bulurdu. Tartışmaları bile ölçülüydü; sesler yükselmez, kelimeler yaralayıcı olmazdı. İlişkileri sakin bir nehir gibiydi: berrak, güvenli ama taşkınsız.

   Nazlı bazen kendine kızardı. 

   “Daha ne istiyorsun? Güzel bir işin, seni seven bir adamın var. Başkalarının aradığı güveni bulmuşsun.” Ama içindeki boşluk, ikna olmazdı. Belki bir kıvılcım, belki bir bilinmezlik arıyordu.

   Baran’la tanıştığı gece bu kıvılcım çaktı.

   Bir sanat galerisinde, duvarların beyazlığına asılı renkli tablolara bakarken karşısına çıktı. Nazlı, yüzü olmayan bir kadın figürünün önünde uzun süre kalakalmıştı. Kadın yalnız ama güçlüydü, kimsesiz ama dimdik. Tablo, Nazlı’ya kendi içindeki eksikliği fısıldıyordu. O an yanında beliren Baran, sessizliği bozdu:

   “Yüzü eksik ama hikâyesi tamam.”

   Nazlı irkilerek dönmüştü. Karşısında sakalsız ama biraz dağınık, bakışları kibar ama bir şekilde her şeyi gören bir adam vardı. O cümle, bir romanın ilk satırı gibi Nazlı’nın zihnine kazındı.

   O günden sonra tesadüf gibi görünen karşılaşmalar başlamıştı. Kimi zaman bir kafede, kimi zaman başka bir sergide. Baran’ın yanında Nazlı kendini farklı hissediyordu; daha canlı, daha özgür, daha meraklı. Mert’in çizdiği güvenli dairenin dışına çıkıyordu sanki.

   Mert,

  “Hayat uzun, düzgün yaşanmalı,” derdi.

Baran ise,

    “Hayat kısa, tadını çıkarmalı.”  

   İki cümle, iki dünya…

   Nazlı her ikisinde de haklılık buluyordu ama artık başkalarının doğrularıyla yaşamaktansa kendi doğrusunu bulmak zorunda olduğunu düşünüyordu. 

   Bir sabah aynaya baktığında, gözlerinin altında ince çizgiler fark etti. Zaman geçiyordu, evet; ama asıl değişiklik çizgilerde değil, gözlerinin derinliklerindeydi. İçinde bir yol ayrımına yaklaşan bir kadın vardı.

   Mert ona evlilik teklif ettiğinde boğazına bir düğüm oturdu. Bu, sevinçten değil, belirsizlikten doğan bir yutkunmaydı. Mert’in sunduğu şey güvenli, öngörülebilir, düzenli bir hayattı. Oysa Baran bir gün ona bir resim defteri uzatmış, “Sen de çizebilirsin… hayatını,” demişti. Bu söz, bir tekliften çok bir meydan okumaydı.

   Nazlı geceleri yalnız kaldığında, iki adamın sözleri zihninde çarpışıyordu. Bir tarafta düzenin huzuru, diğer tarafta belirsizliğin heyecanı. Başını pencereden dışarı çıkardığı bir gün, saçlarını savuran rüzgârın iki farklı yönden estiğini fark etti. Biri sıcak ve sabit, diğeri serin ve oynak. O anladı ki, rüzgârın yönüyle hayatın akışı da değişebilirdi.

   Bir gece deniz kenarında yürürken içindeki seslerle yüzleşti. “Gerçekten yaşamak ne demek?” diye sordu kendine. Bir kadının ihtiyacı olan şey yalnızca güven mi, yoksa ruhunu ateşe veren bir özgürlük mü?”  Kalbi gürültülü bir sessizlikle çarpıyordu. 

   Eve döndüğünde iki ayrı mektup yazdı. Mert’e uzun bir teşekkür, Baran’a kısa bir veda… ya da belki tam tersi. Zarfları mühürledi, çantasına koydu.

   Ertesi gün postanenin önünde durduğunda, kalbi sanki ellerinin arasındaydı. Derin bir nefes aldı. Gişeye ilerledi, çantasından yalnızca bir zarf çıkardı ve uzattı.

   Hangisini mi seçti? 

   Bu hikâyede önemli olan seçim değil; seçim yapabilme cesaretidir. Çünkü bazen hayat, doğru ya da yanlış kararlardan çok, karar verebilme gücüyle anlam kazanır.