29 Ekim 1923.
Ankara'da Türkiye Büyük Millet Meclisi tarihî kararını verdi. Cumhuriyet ilan edildi. Yüzyıllardır hanedanın yönetme hakkına dayanan devlet düzeni, Türk milletinin egemenliğini esas alan yeni bir siyasal temele kavuştu.
O gün yalnızca hükümetin adı değişmedi. Cephe cephe dolaşan, savaşlarda tükenen, vatan uğruna toprağa düşen gariban Türk evladının da mensubu olduğu millet, devletin egemenlik kaynağı olarak kabul edildi.
Bu büyük devrimin kıymetini anlamak için sarayın kapılarını aralayalım. Altı asırlık Osmanlı tarihinde kimler yükselmiş, kimler devletin önemli makamlarında görev yapmış, belgelere bakalım.
Fatih döneminde Rum tarihçi Mikhael Kritovulos, İmroz'un yönetimini üstlendi. Kanunî döneminde Yahudi Moşe Hamon, saray hekimiydi. Yahudi Yasef Nasi, II. Selim tarafından Nakşa Dukalığına getirildi.
17. yüzyılda Rum Panayoti Nikusios, Divan-ı Hümayun baştercümanıydı. Aleksandr Mavrokordato, 1699 Karlofça Antlaşması görüşmelerinde Osmanlı diplomasisinin önemli isimlerinden biriydi. 18. yüzyılda Nikola Mavrokordato ve başka Fenerli Rum aileleri Eflak ve Boğdan yönetimlerinde görev aldı.
18. yüzyıla geldiğimizde ise liste uzuyor.
Krikor Ağaton Efendi: Ermeni. Nafia Nazırı.
Garabet Artin Davud Paşa: Ermeni. Lübnan Mutasarrıfı; Posta, Telgraf ve Nafia Nazırı.
Agop Kazazyan Paşa: Ermeni. Maliye ve Hazine-i Hassa Nazırı.
Mikail Portakalyan Paşa: Ermeni. Hazine-i Hassa Nazırı.
Sakız Ohannes Paşa: Ermeni. Hazine-i Hassa Nazırı.
Artin Dadyan Paşa: Ermeni. Hariciye Müsteşarı.
Gabriyel Noradunkyan Efendi: Ermeni. Ticaret ve Nafıa Nazırı, ardından Hariciye Nazırı.
Aleksandr Karatodori Paşa: Rum. Hariciye Nazırı.
Sava Paşa: Rum. Nafia ve Hariciye Nazırı.
Kostaki Musurus Paşa: Rum. Osmanlı'nın Londra Büyükelçisi.
Yahudi kökenli Daviçon Efendi, Meclis-i Âyan üyeliğinde; Bohur Efendi, Şûrâ-yı Devlet bürokrasisinde; Davud Molho Efendi ise tercümanlık ve hariciye teşkilatında görev yaptı.
Bunlar binlerce isimden bir kaçı. Üstelik Tanzimat ve Islahat reformlarından sonra gayrimüslimlerin yüksek devlet görevlerine erişimi belirgin biçimde genişlemişti.
Ancak bir ayrımı yapalım. Bu insanların hepsi nazır değildi; aralarında elçi, hekim, tercüman ve bürokratlar vardı. Gayrimüslim olmaları da başlı başına bir suçlama nedeni değildir. Kısmen de olsa Türk kökenli devlet adamları da yönetimin en üst kademelerinde bulunuyordu.
Asıl mesele, sarayın başköşesinde kimin oturduğu değil, o sarayın hangi egemenlik anlayışıyla yönetildiğidir.
Gelelim belgeye.
23 Aralık 1876.
Kanun-ı Esasi'nin üçüncü maddesi saltanatın Osmanlı hanedanına ait olduğunu hükme bağlıyordu. Beşinci madde ise şöyle diyordu:
“Zatı hazireti Padişahinin nefsi hümayunu mukaddes ve gayri mesuldür.”
Yani padişahın şahsı kutsal ve sorumsuzdu.
Altıncı madde hanedanın mal varlığını ve mali tahsisatlarını güvenceye alıyor, yedinci madde hükümdara nazırları atamak ve görevden almak dâhil geniş yetkiler tanıyordu.
Hanedanın hakkı belliydi. Padişahın yetkisi belliydi. Sarayın imtiyazı belliydi.
Peki milletin egemenliği?
Henüz anayasal düzenin temeli değildi.
Meşrutiyet dönemlerinde reformlar yapılmış, Meclis güç kazanmıştı. Fakat devlet başkanlığı üzerindeki hanedan hakkı sürüyordu.
Bir de Anadolu'nun köylerine bakalım.
Balkan Harbi, Çanakkale, Kafkasya, Filistin...
İmparatorluğun sınırları daralırken Anadolu'nun insan gücü tükeniyordu. Bir savaş bitmeden öteki başlıyor; geride yoksullaşan köyler, boşalan ocaklar ve evladının yolunu gözleyen analar kalıyordu.
Üstelik uzun yıllar askerlik yükümlülüğünün dağılımında eşitsizlikler vardı. Gayrimüslimler bedel-i askerî ödeyerek fiilî hizmetten muaf tutulabilirken, askerlik yükünün büyük kısmını Müslüman nüfus taşıyordu. Varlıklı Müslümanlar için de bedelli askerlik imkânları bulunuyordu. Yoksul köylünün ise çoğu zaman ödeyecek parası yoktu.
Bu eşitsizliği yaratan, insanların etnik kökenleri değil, devletin hukuk ve yönetim düzeniydi.
Sarayın ihtişamını anlatıp Anadolu'nun çektiği çileyi unutan tarih anlayışına itirazımız işte bundandır.
Çünkü tarih yalnızca padişahların tahta çıkışını, nazırların tayinini, sarayların kubbelerini anlatmaz. O sarayların yönettiği halkın nasıl yaşadığını, nasıl savaştığını ve nasıl öldüğünü de anlatır.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk, savaşlardan tükenmiş bu imparatorluğun içinden çıktı. Çanakkale'de cephedeydi. 1916'da Diyarbakır'da 16'ncı Kolordunun komutanıydı. Muş ve Bitlis yönündeki harekâtı yönetti. Ardından Millî Mücadele'nin askerî ve siyasal liderliğini üstlendi.
Fakat onun tarihsel büyüklüğü yalnızca askerî zaferlerinde değildi.
Atatürk, bağımsızlık mücadelesini millî egemenlikle tamamladı.
23 Nisan 1920'de Büyük Millet Meclisi açıldı.
20 Ocak 1921'de Teşkilat-ı Esasiye Kanunu kabul edildi. İlk maddesi tarihe şu hükmü yazdı:
“Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir.”
Dikkat edin!
1876'da hanedanın yönetme hakkı anayasal güvence altındaydı. 1921'de egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu ilan ediliyordu.
1 Kasım 1922'de saltanat kaldırıldı.
29 Ekim 1923'te Cumhuriyet ilan edildi.
İşte tarihin kırılma noktası!
Mustafa Kemal Atatürk, hanedanın yerine kendi ailesini koymadı. Soyundan gelenlere saltanat hakkı tanımadı. Devleti şahsi mirası olarak bırakmadı.
Cumhuriyet'i ilan etti!
Bu, yalnızca bir hükümdarın yerine başka bir yönetici getirmek değildi. Egemenliğin kaynağını değiştirmekti.
Türk milletinin tarihsel varlığını küçümseyenlere, bağımsızlık mücadelesini değersizleştirenlere, Cumhuriyet'in kurucu iradesini önemsiz göstermeye çalışanlara cevabımız açıktır:
Bu devletin egemenlik belgesi, bir hanedanın soy kütüğü değil, Türk milletinin iradesidir!
Cephe cephe dolaşıp tükenen, vatan uğruna şehit düşen gariban Türk evladının alnından öpen; kadim Türk devlet geleneğini yeniden milletin egemenliğine dayandıran, ufkumuzun ışığı, gönüllerimizin Başkumandanı Halaskâr Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ü minnet, şükran ve sarsılmaz bir Cumhuriyet inancıyla anıyoruz.
Gelelim Cumhuriyet'i küçümseyip saltanat özlemi çekenlere...
İlginç bir tarih anlayışları var.
Osmanlı'yı anlatırken herkes kendisini sarayın başköşesinde görüyor. Kimi sadrazam, kimi nazır, kimi padişahın en yakın danışmanı!
Kimse kendisini askerlik yoklamasında, vergi defterinde veya cepheye gönderilen gariban köylünün yerinde düşünmüyor.
Ne büyük özgüven!
Altı asırlık imparatorlukta herkes kendisine makam bulmuş. Nedense ortada ne vergi veren var ne de askere giden!
İyi ki Cumhuriyet ilan edilmiş!
Yoksa bugün sarayda makam bekleyenlerin önemli bir bölümü, muhtemelen padişahın huzuruna değil, vergi tahsildarının karşısına çıkacaktı.
Saltanatı sevince kendilerini otomatik olarak şehzade sanıyorlar. Oysa hanedan üyesi olmak için hayranlık yetmiyordu; soy bağı gerekiyordu.
İşin en ironik tarafı, Cumhuriyet'i küçümserken bile Cumhuriyet'in sağladığı yurttaşlık haklarından yararlanmaları!
Demek ki Cumhuriyet'in hakları güzel, milletin egemenliği ağır geliyor!
Son sözümüz de şu olsun:
Tarihi okurken kendinizi sürekli tahtta hayal etmeyin. Arada bir vergi defterlerine de bakın. Belki altı asırlık saltanat hayalinizden, dedenizin ödediği vergiyi görünce uyanırsınız!
İyi ki Cumhuriyet ilan edilmiş de milletin evlatları saray kapısında makam beklemek yerine kendi devletlerinin egemenlik sahibi yurttaşları olmuş.
Çünkü Cumhuriyet'in en büyük marifeti, saraydaki koltukların sahiplerini değiştirmek değil, o koltukların hesabını millete verecek bir düzenin temelini atmaktır.
Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun!
Yaşasın Türkiye Cumhuriyeti!
Yaşasın Türk milletinin kayıtsız şartsız hâkimiyeti!
Ne mutlu Türküm diyene!