SOBANIN TUTUŞTUĞU GÜN

Ercan ÖZTÜRK

Ardıçlı köyü, yeryüzünün unutulmuş bir köşesi gibiydi. Tepeden bakıldığında, taş evleriyle zamanın kıyısında asılı kalmış gibi duran bu köy, rüzgârla inleyen çam ormanlarının gölgesine sığınmıştı. Köyün girişinden içeri kıvrılarak uzanan toprak yol, ilkbaharda çamura bulanır, kışınsa bembeyaz bir sessizliğe gömülürdü. Kış bastırdığında bu yol yalnızca köyü değil, köydeki insanların yüreğini de dış dünyaya kapatırdı.

   Köyde artık pek az hane vardı. Gençler çoktan şehre göçmüş, çocuk sesleri yerini kuş cıvıltılarına bırakmıştı. Ama Döne Nine hep kalmıştı. Hasan’ı göçüp gideli on altı yıl olmuştu, o günden beri de evinin, bahçesinin, sobasının başında yalnız başına bekleşip duruyordu. Ne çocukları vardı ne de torunları. Belki uzakta bir yeğeni, bir komşu kızı… Ama hepsi birer hatıraydı artık onun için.

   Kışın gelişini, dağların diliyle okurdu Döne Nine. Rüzgârda bir değişiklik olurdu önce; sesindeki hırıltı artardı. Ardından sabah çiyi kalkmaz olurdu topraktan, ayaz geceleri camların içini kırağı tutardı. Bir sabah ise, nefesi dışarıda bulut gibi yükselir, elleri sabah suyunda taş gibi donar hale gelirdi. O gün geldiğinde anlardı ki, artık soba yanmalı.

   O gün de öyleydi işte. Geceden beri uykusu kaçmıştı. Rüzgâr evin çatısında söylenip durmuştu sabaha kadar. Gözlerini açtığında, eve girmek için kapıyı tırmıklayan kedilerin sesini duydu. İçini bir tedirginlik kapladı. “Kediler bile soğuğu hissetmiş demek,” diye mırıldandı. Üzerine kalın yün yeleğini giydi. Çorabın üstüne bir de yün patik geçirdi. Bastonunu alıp yavaşça kapıyı açtı. İki tekir kedi hızlıca içeri girdi.

   Döne Nine kapıdan çıkar çıkmaz, burun deliklerini sızlatan o kar öncesi soğuk karşıladı onu. Gökyüzü donuktu, çamların dalları ise sabah kırağısıyla bembeyazdı. “Bugün o gün,” dedi.

   Odunluğa varana dek bastonunu dikkatle bastı yere. Her adımda yere batıp çıkan botlarının sesi yankılandı taşlık avluda. Odunluk, evin hemen yanındaki kulübedeydi. Yaz boyunca Hasan’dan yıllar önce öğrendiği yöntemle kestiği odunları istiflemişti. Kütükleri güneş gören yere dizer, içlerinde nem kalmaması için çuvallarla örterdi. Bu işleri yaparken hep Hasan’ı hatırlardı. “Odun yaşsa soba küs olur, tutmaz,” derdi adamcağız. Döne Nine de yıllardır onun sözünü dinlerdi.

   O sabah da çuvalları sıyırdı, seçtiği kuru kütükleri kalınca örülmüş çuvala doldurdu. Reçineli çam çırayı da unutmadı. O olmadan soba harlamazdı. Azıcık eğildi, sırtladı çuvalı. Bastonunun yardımıyla ayağa kalktı ve yavaş adımlarla döndü evine.

   İçeri girince burnuna taş duvarların tuttuğu rutubet kokusu karışmış soba isi çarptı. Sobayı yıllar önce köyün demircisi yapmıştı. Kocaman, yuvarlak gövdeli, üstü çaydanlık yerleştirmeye elverişli bir sobaydı bu. Onca yılın pasına rağmen hâlâ dimdik ayakta duruyordu. Hasan’la birlikte ilk kez yaktıkları günü hatırladı. O zaman gençti. Hasan, demir kapağı açıp ateşi göstererek, “Bak işte, evimizin kalbi budur,” demişti.

   Döne Nine sobanın kapağını açtı, içini dikkatle süpürdü. Eliyle külü kenara itip yeniden odunları yerleştirdi. Alt alta, üst üste… En üste çırayı yerleştirdiğinde içinden bir dua mırıldandı. ‘Allah yuvamızı ısıtsın, Hasan’ın ruhu üşümesin.’

   Kibriti çaktı. Titrek ellerine rağmen ateş çırayı hemen tutuşturdu. Sobanın içinde çıtır çıtır sesler duyulmaya başladı. Alevler odunları yavaşça sardı, gözleri önünde evin kalbi yeniden atmaya başlamıştı sanki. Kediler sobanın arkasına, duvarın dibine doğru birbirlerine sokularak uyumaya başladılar. Döne Nine sobanın önüne oturdu, ellerini ateşe uzattı. Parmak uçlarına yürüyen sıcaklık içini de ısıtmaya başladı. 

   Sonra sobanın üzerine emaye çaydanlığı koydu. İçine biraz su, biraz da yazdan kuruttuğu dağ kekiğinden attı. Kekik çayı yavaş yavaş demlenirken, odanın içi mis gibi kokmaya başladı. Bu koku, ona çocukluğunu hatırlattı. Annesi de böyle kış akşamlarında kekik çayı demleyip öksürüğünü bastırmaya çalışırdı. O an gözleri doldu. Yalnızlığı derinden hissetti ama yine de o koku, o sıcaklık ona hayatın devam ettiğini fısıldadı.

   Pencereye baktığında, kar başlamıştı. İlk taneler sessizce düşüyor, çatının ucunda eriyip kayboluyordu. Döne Nine’nin yüzüne hafif bir tebessüm yayıldı. Kar, hep Hasan’la geçirdikleri kışları hatırlatırdı. Hasan, sobanın yanında oturur, eski radyosunu açar, çalan türkülere mırıldanarak eşlik ederdi. O türküler şimdi odanın duvarlarında bir yankı gibi dolaşıyordu sanki. Her kışın gelişi acıyı da, hatıraları da getirirdi yanında. 

   Bir an gözlerini kapadı. Hayalinde, Hasan’ın ağır adımlarla kapıdan içeri girdiğini gördü. Omzunda odun çuvalı, elinde çırayla. “Döne, sobayı ben yakarım, sen üşüme,” der gibi. Döne Nine’nin dudakları titredi. Gözünden süzülen yaş, sobanın kızıllığına karıştı.

   Ama sonra başını dikleştirdi. Hayat böyleydi. İnsan sevdiğini toprağa verir, sonra hatıralarıyla yaşamayı öğrenirdi. Sobayı her yaktığında, Hasan’ın yokluğunu biraz daha kabullenir, ama aynı zamanda onun varlığını içinde hissederdi.

   Döne Nine kekik çayını yudumlarken pencereden yağan karı uzun uzun izledi. Dışarda sessizlik vardı; ama bu sessizlik ona artık bir yük gibi gelmiyordu. Kar tanelerinin ağır ağır toprağa inişi, ona ölümü değil, huzuru hatırlatıyordu.

   Evin içinde yalnızca bir kadın, iki kedi ve bir soba vardı. Ama o kadının içinde koca bir ömür, sevinçleriyle, acılarıyla gömülüydü. Sobaysa yalnızca odayı değil, Döne Nine’nin yüreğini de ısıtıyordu. Her yanışında biraz geçmişi, biraz umudu, biraz da yalnızlığın keskin taşlarını eritir gibi oluyordu.

   Ve o gün, Döne Nine hiçbir şey düşünmeden sadece karın sessizliğine karıştı.