Yağmur, kentin üzerine ince bir hüzün gibi yağıyordu. Islak kaldırımlar sessizdi; rüzgâr, unutulmuş hikâyeleri savururcasına eski gazeteleri uçuruyor, sokak lambalarının altında sarı ışık lekeleri titriyordu. Şehrin nabzı yavaşlamıştı; her köşede bir yalnızlık, her gölgede bir bekleyiş vardı.
Bir apartmanın girişini aydınlatan lambanın altında küçük bir gölge kıpırdıyordu. Gri-beyaz tüylü, zayıf ama gözlerinde dünya kadar derinlik taşıyan bir kedi… Burnunu patisine gömmüş, sanki yağmurdan değil, hayattan saklanıyordu. Mahalledekilerin “Mırnav” dediği, kimsenin sahiplenmediği ama herkesin bir kez olsun sevip geçtiği o kediydi.
Bir zamanlar çocukların oyun arkadaşıydı. Ama çocukların sevgisi de yağmur gibiydi; kısa sürer, ardından kaybolurdu. Bir annenin “dokunma, kirlenirsin” uyarısıyla yarıda kalmış bir sevgi… Fırın artıklarıyla, lokanta çöpleriyle, bazen de yaşlı bir adamın atıverdiği ekmek kırıntılarıyla yaşamayı öğrenmişti. Her bakışında hem bir umut, hem bir temkin vardı; birine yaklaşmakla ondan kaçmak arasındaki o ince çizgide sürdürüyordu ömrünü.
O gece, lambanın altına bir yabancı geldi. Yağmurluk giymiş, elinde siyah bir şemsiye taşıyan bir kadın. Orta yaşlarındaydı ama gözleri, yılların yükünü taşır gibiydi. Adımlarında bir geçmişin yorgunluğu, omuzlarında bir pişmanlığın ağırlığı vardı. Şemsiyesini kapattı, lambanın altına geçti. Yağmurun sesine karışan bir iç çekişi duyuldu.
Kedi başını kaldırdı. Göz göze geldiler.
Kadın, bir an nefesini tuttu. Sonra, fısıltı gibi bir sesle,
“Sen misin?” dedi. “Benim bıraktığım o küçük şey misin?”
Mırnav irkildi, ama kaçmadı. Kadının sesinde tanıdık bir tını, eski bir güven vardı. Kadın cebinden küçük bir parça peynir çıkardı, yere bıraktı. Kedi yaklaştı, kokladı ve yavaşça yemeye başladı. Kadının gözleri doldu; yıllar önceki bir kış akşamını hatırladı.
“Sana Hera derdim,” dedi. “Hatırlıyor musun? Küçüktün… Gözlerin kocamandı. Evden kaçtığında seni günlerce aradım. Ama o zaman çok şey başkaydı.” Sesi titredi. “Seni bırakmadım… sadece bırakmak zorunda kaldım.”
Hera’yı sokağa bıraktığı günü hatırladı. Kocası, “Ya o ya ben,” demişti.
Kadın, o gün evin kapısını kapatırken içinden bir şeyin kırıldığını hissetmişti. Arkasına dönüp bakamamış, ağlayarak uzaklaşmıştı. O günden sonra ne kadar yeni eşyalar alınırsa alınsın, ne kadar gülümsemeye çalışırsa çalışsın, evinin bir köşesi hep eksik kalmıştı.
Yıllar geçti. Kocası gitti, hayat sessizleşti. Kadın bir gün, neyi aradığını bilmeden, o eski sokağa geri dönmüştü. Belki tesadüf, belki kader… ama o lambanın altında onu bulmuştu.
Kadın diz çöktü. “Bu şehirde kaldım,” dedi. “Bir evim var, ama yalnızım. Eğer hâlâ beni affedebiliyorsan…”
Cümlesi yarım kaldı.
Mırnav, başını kadının eline sürdü. Islak, sıcak, titrek bir dokunuştu. Kadın gülümsedi. Yağmur artık daha sessiz yağıyordu.
Ayağa kalktı, şemsiyesini açmadan yürümeye başladı. Kedi peşinden gitti.
“Gelecek misin?” diye sordu kadın. Cevap, yağmurun altında, sessizlikteydi.
Evin kapısına geldiler. Kadın, anahtarı çevirip kapıyı açtı. Evin içi düzenliydi ama cansız. Sessizlik duvarlara sinmişti. Kapının önünde duran Mırnav’a baktı.
“Bu sefer yalnız olmayacağım, değil mi?” dedi fısıltıyla.
Mırnav içeri adım attı. Kadın kapıyı kapadı.
O günden sonra sokakta bir eksik vardı ama bir ev yeniden nefes aldı.
Sabahları kadın kahvesini içerken, Mırnav dizine kıvrılırdı. Akşamları birlikte sessizliğe dalar, bazen birbirlerinin nefesini dinlerlerdi. Kadın yıllar sonra yeniden yazmaya başladı; tozlu defterlerini açtı, kelimelere sığınarak kendini onarmaya çalıştı.
Kediler konuşmaz, ama duyarlar.
Bir kalpte pişmanlık mı, sevgi mi, özlem mi var- bilirler.
Mırnav, kadının kalbindeki eski yaraya usulca kıvrıldı.
Ve kadın, o küçük bedende geçmişte bıraktığı bir parçayı yeniden buldu.
O geceyi, o sokak lambasının altını, ikisi de hiç unutmadı.
Çünkü bazı karşılaşmalar kaderin bir özrüdür…
Ve bazı yalnızlıklar, bir sevgi nefesiyle sona erer.