Tarihin Unutulmayan Dersi...

Muhittin Çaçan

BANKADAN MECLİSE, MECLİSTEN SİLAHA: TARİHİN UNUTULMAYAN DERSİ

26 Ağustos 1896.

İstanbul'un Galata semtinde, Osmanlı Bankası'nın kapısından içeri silahlı adamlar girdi. Ellerinde tabancalar, yanlarında bombalar vardı. Banka çalışanları rehin alındı. Binanın havaya uçurulması tehdidiyle Avrupa devletlerinin Osmanlı yönetimine müdahale etmesi istendi. Bu, sıradan bir soygun girişimi değildi. Silah zoruyla diplomatik sonuç elde etmeyi amaçlayan, önceden planlanmış siyasi bir eylemdi.

Baskını gerçekleştirenler Ermeni Devrimci Federasyonu, yani Taşnak örgütünün militanlarıydı. İçlerinden biri, Erzurum doğumlu Karekin Pastırmacıyan'dı. Örgüt içerisinde Armen Garo adıyla tanınıyordu. Bu ismi önemli kılan yalnızca 1896'daki silahlı eylemi değil, sonraki yıllarda Osmanlı siyasetinde üstleneceği roldü. Çünkü tarihin insanı hayrete düşüren tarafı, bazen aynı kişinin farklı tarihlerde hangi kapılardan girdiğini göstermesidir.

Osmanlı Bankası, imparatorluğun mali sisteminde önemli bir yere sahipti. Avrupa sermayesiyle ilişkileri nedeniyle baskının uluslararası yankı uyandıracağı hesaplanmıştı. Taşnak militanlarının amacı, büyük devletlerin dikkatini çekmek ve Osmanlı yönetimi üzerinde baskı oluşturmaktı. Nitekim 1878 Berlin Antlaşması'ndan itibaren Ermeni reformları meselesi Avrupa diplomasisinin gündemindeydi. II. Abdülhamid döneminde Ermenilerin uğradığı ağır şiddet de bu meselenin tarihsel bağlamının bir parçasıydı. Ancak siyasi taleplerin varlığı, insanları rehin almanın veya bombalı eyleme başvurmanın hukuki ve ahlaki sorumluluğunu ortadan kaldırmıyordu.

Baskın, Osmanlı güvenlik güçleriyle yaşanan çatışmaların ardından diplomatik görüşmelerle sona erdi. Osmanlı Bankası Genel Müdürü Sir Edgar Vincent ile Rus diplomatik temsilcilerinin aracılığı sonucunda militanların İstanbul'dan ayrılmaları sağlandı. Silahlı eylemciler, güvenliklerinin teminat altına alınmasının ardından bir Fransız gemisiyle Marsilya'ya götürüldü. Devletin başkentinde silahlı baskın gerçekleştiren kişilerin, uluslararası diplomatik müdahalenin ardından ülke dışına çıkarılması, dönemin Osmanlı egemenliği ile Avrupa devletlerinin nüfuzu arasındaki gerilimi gösteriyordu.

Burada bir tarihsel yanlış anlamayı da düzeltelim. Baskıncıların serbestçe ayrılabilmesini yalnızca II. Abdülhamid'in kişisel affına bağlamak doğru değildir. Olay, yabancı temsilcilerin aracılık ettiği diplomatik bir uzlaşmayla sonuçlanmıştır. Aynı yıl çıkarılan genel siyasi af ise farklı bir hukuki süreçtir. Tarihi çarpıtarak doğru bir siyasi sonuç elde edilemez. Tarihçi için önemli olan, anlatılmak istenen hikâyenin değil, belgelerin ne söylediğidir.

Üstelik 1896'nın trajedisi banka binasıyla sınırlı kalmadı. Baskının ardından İstanbul'da Ermeni sivillere yönelik geniş çaplı saldırılar yaşandı ve binlerce insan hayatını kaybetti. Bu ölümleri doğrudan banka baskınında gerçekleşmiş gibi göstermek tarihsel bakımdan yanlıştır. Silahlı eylemin sorumluluğuyla sonrasında yaşanan kitlesel şiddetin sorumluluğu birbirine karıştırılamaz. Devletin güvenliğini savunmak da masum sivillerin uğradığı felaketi görmezden gelmeyi gerektirmez.

Aradan on iki yıl geçti. Osmanlı İmparatorluğu, 1908'de II. Meşrutiyet'in ilanıyla yeni bir siyasi döneme girdi. Anayasal hayat yeniden başladı, Meclis-i Mebusan açıldı ve seçimler yapıldı. Osmanlı Bankası baskınının önde gelen isimlerinden Karekin Pastırmacıyan, Erzurum mebusu olarak parlamentoya girdi. Bir zamanlar silahlı eylem gerçekleştiren adam, şimdi siyasi temsil yetkisine sahipti.

Pastırmacıyan'ı milletvekili yapan doğrudan II. Abdülhamid değildi. Meşrutiyet düzeninde yapılan seçimlerin sonucunda parlamentoya girmişti. Ancak hukuki ve siyasi ayrıntıları doğru ortaya koymak, olayın düşündürücü niteliğini ortadan kaldırmıyordu. Silahlı mücadele geçmişine sahip bir kişinin parlamentoya girmesi, siyasetin kendisine açtığı kapıdan içeri girmesini sağlıyordu; fakat geçmişte benimsediği yöntemleri kalıcı biçimde terk ettiğinin güvencesini vermiyordu.

Asıl dikkat çekici gelişme birkaç yıl sonra yaşandı. Birinci Dünya Savaşı'nın başlamasıyla Pastırmacıyan, Osmanlı Devleti'ne karşı mücadele eden Ermeni gönüllü birliklerinin örgütlenmesinde yer aldı. Osmanlı parlamentosunda milletvekilliği yapmış bir isim, kendisini Osmanlı ordusuna karşı yürütülen silahlı mücadelenin içerisinde bulmuştu. Elbette 1908 ile 1914 arasında imparatorluğun siyasi şartları köklü biçimde değişmişti. Savaşın başlaması, milliyetçi hareketlerin ve devletler arasındaki hesaplaşmanın niteliğini değiştirmişti. Bu nedenle sonraki gelişmeleri yalnızca geçmişteki uzlaşmaya bağlamak tarihsel nedenselliği basitleştirmek olur.

Fakat ortada inkâr edilemeyecek bir gerçek vardı. Siyasi temsil imkânına kavuşmak, silahlı mücadelenin bir daha tercih edilmeyeceğini garanti etmemişti. Bir insanın milletvekili sıfatı taşıması, daha önce savunduğu siyasi hedeflerden veya gerektiğinde silaha başvurma tercihinden kesin olarak vazgeçtiği anlamına gelmiyordu.

İşte devlet aklı üzerine düşünülmesi gereken yer burasıdır. Devletler gerektiğinde düşmanlarıyla görüşür, anlaşmalar yapar, af çıkarır ve siyasal çözümler geliştirir. Bunlar tarihte görülmemiş uygulamalar değildir. Hatta kimi zaman silahlı çatışmaların sona ermesinde belirleyici olmuşlardır. Ancak devlet yönetimi, iyi niyet beyanlarına dayanarak sürdürülemez. Uzlaşmanın sonucunu belirleyen, tarafların söylediklerinden ziyade hangi somut yükümlülükleri üstlendikleri ve bu yükümlülüklere ne ölçüde uyduklarıdır.

Bugün Türkiye'de yürütülen tartışmalara baktığımızda, tarihsel hafızanın neden önemli olduğunu daha iyi anlıyoruz. Bir zamanlar silahın gölgesinde anılan kişilerin, gün gelip barışın ve siyasetin merkezinde nasıl konumlandırılabilecekleri konuşuluyor. Hukuki imkânlardan, yeni rollerden, toplumsal uzlaşmanın önünü açacağı düşünülen düzenlemelerden söz ediliyor. Dün güvenlik meselesinin merkezinde bulunan bir ismin, yarın çözümün belirleyici aktörlerinden biri olarak değerlendirilmesi gerektiği ileri sürülüyor.

Elbette bir devlet, silahlı çatışmayı sona erdirmek için farklı yöntemlere başvurabilir. Ancak bir kişiyi muhatap almakla ona siyasi veya kurumsal bir konum kazandırmak arasında ciddi fark vardır. Hele ki söz konusu kişi geçmişte ağır suçlardan mahkûm edilmişse, ortaya çıkacak her yeni düzenlemenin hukuki dayanağı, sınırları ve doğuracağı sonuçlar açıkça tartışılmalıdır. Devletin güvenlik politikasını belirleyen şey, kişilere duyulan güven değil, kurumların koyduğu kurallar ve bu kuralların uygulanabilirliğidir.

Bir insanın silahlı bir yapı üzerindeki etkisi, o yapının tasfiyesinde kullanılabilecek bir gerçeklik olabilir. Fakat aynı etkiyi, kendisine yeni bir siyasi meşruiyet kazandırmanın yeterli gerekçesi saymak başka bir değerlendirmedir. Örgütün silah bırakmasını sağlayabilecek nüfuzun varlığı, o nüfuzu kullanan kişinin geçmişini değiştirmez. Dün devletin karşısına silahla çıkmış olmakla bugün barışın sağlanmasına katkıda bulunma ihtimali aynı kişinin hayatında bulunabilir. Önemli olan, bu ihtimalin somut bir sonuca dönüşüp dönüşmediğidir.

Üstelik burada gözden kaçırılmaması gereken bir husus daha vardır. Hukuki güvencelerin tanınması, geçmişteki suçların siyasi bakımdan aklanması anlamına gelmez. Cezanın infazına ilişkin düzenlemelerle bir kişiye siyasi sorumluluk yüklenmesi aynı mesele değildir. Bunların birbirine karıştırılması hem hukuk devletine hem de toplumsal adalet duygusuna zarar verebilir. Bir devlet, çözüm ararken kendi hukuk düzenini tartışmalı hâle getirmemelidir.

Bütün bunları söylerken meselenin insani tarafını da unutmamak gerekiyor. Terör saldırılarında hayatını kaybeden insanların aileleri, yıllarca şiddetin yükünü taşımış toplum kesimleri ve kamu düzeninin korunmasına ilişkin meşru kaygılar herhangi bir siyasi hesabın tali unsurları değildir. Bir devlet, hükümlünün geleceğini değerlendirirken mağdurların haklarını ve vatandaşlarının güvenliğini de gözetmek zorundadır. Adalet, yalnızca bir kişinin geleceği üzerine kurulan hesaplardan ibaret değildir.

Osmanlı'nın 1896 yılında karşılaştığı şartlarla Türkiye Cumhuriyeti'nin bugünkü koşulları aynı değildir. Bir tarafta dış müdahalelere açık, çok uluslu bir imparatorluk ve onun çözülme süreci; diğer tarafta anayasal kurumları bulunan, uluslararası hukuk düzenine taraf modern bir devlet vardır. Tarihsel olaylar birbirinin kopyası değildir. Ancak geçmişte yaşananların sonuçlarını incelemek, günümüzün siyasi kararlarını daha sağlıklı değerlendirmemizi sağlar. Tarihçi geçmişle bugün arasında benzerlik ararken farklılıkları da göstermek zorundadır.

Benim üzerinde durduğum husus, herhangi bir siyasi aktörün ne söylediğinden çok, devletin hangi ilkelere dayanarak hareket ettiğidir. Türkiye Cumhuriyeti'nin terörle mücadeledeki birikimi, hukuk düzeni ve vatandaşlarının güvenliği hiçbir şahsın siyasi statüsüne indirgenemez. Devletin sürekliliği, dönemsel uzlaşmalardan da kişilerin siyasi kariyerlerinden de daha büyük bir meseledir. Silah bırakmanın doğrulanması, örgütsel yapıların tasfiyesi ve yeniden silahlı mücadeleye dönüşün önlenmesi, yeni sıfatlar belirlemekten çok daha ciddi güvenceler gerektirir.

Şiddetin sona ermesini istemek başka, şiddetin sona erdiğini varsayarak hareket etmek başkadır. Birincisi meşru ve gerekli bir hedeftir. İkincisi ise yeterli denetim ve güvence bulunmadığında devletin geleceğini iyimser tahminlere bağlama riski taşır. Hele ki geçmişte silahla sonuç almaya çalışan yapıların siyasete geçişi söz konusuysa, devletin ölçüsü sözler değil, somut ve kalıcı sonuçlar olmalıdır.

1896 yılında silahlı banka baskınının içerisinde bulunan bir kişi, 1908 yılında milletvekili olmuş, 1914 yılında yeniden silahlı mücadelenin içerisinde yer almıştır. Bu üç tarih, bütün barış girişimlerinin başarısız olacağını göstermez. Fakat siyasi statü kazanmanın tek başına şiddetten vazgeçmenin güvencesi olmadığını açıkça ortaya koyar.

Şimdi bütün bu tarihsel tecrübenin karşısına geçip yalnızca güzel temennilerle geleceğin güvence altına alındığını anlatanlara ne söylemeli? Dün bankaya silahla giren, sonra parlamentoya mazbatayla giren, birkaç yıl sonra yeniden silahlı mücadeleye katılan bir adamın hikâyesi önümüzde duruyor. Bugün de yeni sıfatların, değişen rollerin ve siyasi konumların silahlı yapıların geleceği bakımından nasıl sonuç vereceğini tartışıyoruz. Tarihçi için dikkate değer olan, kullanılan unvanların nezaketi değil, o unvanların gerisindeki siyasi gerçekliktir.

Devletin büyüklüğü, karşısındaki silahlı aktörle hiçbir şart altında görüşmeyecek kadar katı olmasında değildir. Devletin büyüklüğü, gerektiğinde görüşürken egemenliğini, hukuk düzenini, kurumlarının itibarını ve vatandaşlarının güvenliğini koruyabilmesindedir. Çünkü devletin görevi geçmişin intikamını almak değil, geçmişte yaşananların yeniden yaşanmasını önlemektir.

Tarihçi kimliğimle küçük bir itirazım olacak. Ben geçmişin belgelerine bakarak bugünün iddialarını sorguluyorum; kimseye fal bakmıyorum. Bir kişinin unvanını değiştirince geçmişinin de değişeceğine inanacak olsaydım, tarih okumaz, isim ve sıfatlar sözlüğü hazırlardım. Banka baskınını gerçekleştiren kişiye milletvekili denildiğinde baskın tarihten silinmediği gibi, herhangi bir kişiye yeni bir siyasi sıfat verilmesi de geçmişteki eylemlerinin hukuki ve tarihsel sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Elbette insanlar değişebilir, örgütler silah bırakabilir, çatışmalar sona erebilir. Tarih bunun örneklerini de barındırıyor. Fakat değişimin kanıtı yeni bir kartvizit değil, eski yöntemlerin gerçekten terk edilmiş olmasıdır.

Ben tarihçiyim. 1896'da bankaya silahla giren, 1908'de Meclise mazbatayla giren, 1914'te yeniden silahlı mücadeleye katılan bir adamın hikâyesini anlatınca kimse benden alkış beklemesin. Tarihin ilk iki sayfasını okuyup üçüncü sayfasını kapatmamı isteyenlere de tavsiyem, tarih kitaplarının yerine masal kitaplarına başvurmalarıdır. Çünkü masallarda kurbağa öpülünce prense dönüşebilir; tarihte ise milletvekilliği veya kulağa hoş gelen herhangi bir siyasi sıfat, insanı kendiliğinden barış güvercinine dönüştürmez. 

Bir tarihçi olarak benim işim kartvizitlerde yazan sıfatları değil, o sıfatları taşıyanların tarih içindeki eylemlerini incelemektir. Unvanların büyüsüne kapılanlar siyasi gelecek üzerine istediği kadar kehanette bulunabilir. Ben yine belgelere bakacağım. Çünkü tarih, makam değişikliklerini kaydeder ama geçmişi yeni unvanlara göre yeniden yazmaz. Ne de olsa tarihçilik başka, siyasi gelişmelere göre her sabah yeni bir masalın ön sözünü yazmak başkadır.