Her sabah aynı soruyla başlıyordu gün.
“Sen kimsin, kızım?”
Ayşe, babasının gözlerinin içine bakıp gülümsüyordu. Ne kadar alışsa da her seferinde içinde ince bir sızı oluyordu. Onu büyüten, ellerinden tutup yürümeyi öğreten, geceleri sırtını sıvazlayarak uyutan adam… Artık kendi kızını tanımıyordu.
Babasına yaklaştı, ellerini tuttu.
“Ben Ayşe. Senin kızın…”
Adamın çatlamış dudakları titredi. Sanki bir şeyler hatırlamaya çalışıyor gibiydi. Sonra başını çevirdi, pencereden dışarı baktı. Ayşe onun gözlerine dolan boşluğu görmüştü: Kaybolmuş bir zamanın, dağılmış bir hafızanın hüznüydü o.
Ayşe yirmili yaşların sonundaydı. Gençliğini, hayallerini, üniversite sonrası iş fırsatlarını bir bavula koyup kaldırmıştı bir kenara. Annesi yıllar önce göçüp gitmişti bu dünyadan. Geride kalan tek kişi babasıydı. Babası Mehmet Bey, emekli öğretmendi. Kelimelere, kitaplara aşıktı. Hafızasıyla övünürdü eskiden. Ama Alzheimer, önce kelimelerini çaldı. Sonra yolları, yüzleri, hatıraları. En son da kızını.
İlk başta sadece isimleri karıştırıyordu. Sonra çay koymayı unuttu. En sonunda evin içinde tuvaleti bulamaz oldu. Ayşe, her şeyin farkındaydı. Doktorların soğuk kelimeleri beyninde çınlayıp durmuştu o gün: “Alzheimer… ilerlemiş düzeyde.”
Kardeşi yoktu. Yakın akrabaları uzaktaydı, bir telefon uzağında ama yürek uzaklığında… Ayşe kalmıştı bir başına. Gitmedi. Kalıp baktı. Çünkü onun için bakmak sadece bir görev değil, bir şükrandı. O adam ki, zamanında sırtında taşıdığı çantasını düşürmeden okul kapısına bırakmıştı. Şimdi onun zaman zaman altına kaçıran, geceleri sayıklayan haline bile şefkatle yaklaşıyordu.
Günler birbirine benzer oldu. Sabah kahvaltısını zorla yaptırıyor, ilaçlarını küçük bir oyunla içiriyor, bazen çocuk gibi nazını çekiyordu. Mehmet Bey, bazı günler sabaha kadar annesiyle konuştuğunu sanıyor, bazen de küçük Ayşe’yi odalarda arıyordu.
Ayşe hiçbirinde kızmadı.
Onun zihninde babası, bazen eski bir öğretmendi, bazen genç bir delikanlı. Ayşe ise bazen bir yabancı, bazen eski bir komşunun kızı, bazen de hiç tanımadığı bir hayal.
Ama Ayşe’nin içindeki sevgi, hiçbir zaman değişmiyordu.
Bir sabah, Ayşe uyandığında babasını yatağında bulamadı. Kalbi hızla çarptı. Evin içini aradı, yoktu. Sonra sokağa fırladı. Yağmur başlamıştı. Mahallelinin de yardımıyla saatler sonra babasını parkta buldu. Üzerinde sadece pijamaları vardı. Ayşe yanına koştuğunda o hâlâ ağacın altındaki boş banka bakıyordu.
“Ben… burada bekliyordum,” dedi titrek sesiyle. “Ayşe okuldan gelecekti…”
Ayşe, gözyaşlarını gizleyemedi. Yanına oturdu, onun elini tuttu.
“Geldim baba… Buradayım işte. Hem de hep buradaydım.”
Aylar geçti. Mehmet Bey artık konuşmaz olmuştu. Sadece gözleriyle anlatıyordu her şeyi. Zaman kavramı yoktu, ama Ayşe’nin sesi tanıdıktı onun için. Belki ismini bilmiyordu, ama o ses huzur veriyordu.
Bir gün, Ayşe’nin saçlarını tararken birden durdu. Uzun uzun baktı yüzüne.
“Güzel kızım… Ayşe…”
Ayşe’nin yüreği o an yerinden fırlayacak gibi oldu.
“Hatırlıyor musun beni?” diye sordu fısıltıyla.
Mehmet Bey başını sallamadı. Ama gözlerinden bir damla yaş süzüldü. Ayşe onun boynuna sarıldı. O an, kelimelere gerek yoktu.
Belki bir gün yine unutacaktı. Belki tekrar “Sen kimsin?” diyecekti.
Ama Ayşe, o tek an için, o bir kelime için, yıllarca beklemeye razıydı.