Sislerin göğsüne yaslanmış uzak bir dağın yamacında, zamanı ölçmeyi bilmeyen bir köy vardı. Orada insanlar günleri saymaz, yalnızca yaşarlardı. Ne takvimleri vardı ne de saatleri. Güneş doğduğunda çocuklar uyanır, anneler tandırın başına geçer, babalar tarlalara giderdi. Akşamın rüzgârı ocakların dumanını dağıtıncaya dek oyunlar, türküler, çekiç sesleri birbirine karışırdı. Zaman orada bir su gibi akardı; görünmez, sessiz, ama her şeye dokunarak. Kimse onu tutmaya çalışmazdı.
Yalnızca bir kişi hariç: Usta Aram.
Kimse onun nereden geldiğini bilmezdi. Bazıları bir sabah sisle birlikte geldiğini söylerdi; bazılarıysa hep orada olduğunu, köyün taşları kadar eski olduğunu anlatırdı. Ama herkes, onun ellerinin zamana benzediğini bilirdi: yorgun ama sabırlı, kırışmış ama kararlı.
Usta Aram, taş evinin önündeki tahta sandalyede oturur, elinde fırçasıyla kimsenin görmediği manzaraları çizerdi. Gökyüzü onun tablolarında hep biraz daha derin görünürdü… Rüzgârı uğultu çıkarır gibi değil, konuşur gibi… Suyu akmazken bile akıyormuş gibi… Çünkü Aram’ın fırçası yalnızca renkleri değil, zamanın titreşimini de taşırdı. Her tablosu bir nefes gibi yaşardı; bazen bir anı, bazen bir özlem, bazen bir kayıp…
Köylüler, onun çizgilerine baktığında bir yankı duyardı. Bir anıdan yükselen soluk gibi. Bir kayıptan kalan boşluk gibi. Bir hatıranın kımıldaması gibi. Aram’ın tablolarında yaşamın kendisi saklıydı. Çünkü o, zamanın sesini duyan bir ressamdı.
Bir kadın çocuğunu yitirdiğinde, titreyen sesiyle Aram’a gelir, “Usta, bana oğlumu çiz,” derdi. O zaman Aram, eski bir tuval bulur, yavaşça fırçasını suya batırırdı. Her çizgide bir kalp atışı duyulur, bir nefesin sıcaklığı hissedilirdi. Renkler bir araya geldikçe sanki yaşam yeniden doğardı.
Ve resim tamamlandığında, kadının gözyaşı yere düşmeden önce, resimdeki çocuğun bakışları o yaşa dokunurdu. Kadın ağlarken gülümser, “Sen onu bana getirdin,” derdi. Ama köydeki herkes bilirdi ki o mucize, Aram’dan biraz ömür çalardı. Çünkü o, zamanı çizerken kendi zamanını tüketirdi.
Bir gece, göl kıyısında yalnız otururken, ayın suda titreşen yansımasına baktı. Rüzgâr yaprakları yavaş yavaş savuruyor, suyun yüzeyinde hafif dalgalar oluşuyordu. Aram mırıldandı:
“Zaman, bir aynadır.”
O an bir çocuk anısı canlandı zihninde. Çok eski bir dağ köyü, bir baba figürü ve küçük bir fırça. Babası ona, “Her çizgi bir nefes gibidir, yanlış atarsan bir ömrü eksiltirsin,” demişti. Aram o günden beri her çizgiyi bir dua gibi atıyordu. Bu yüzden tabloları yaşıyordu. Çünkü o, yaşayanın değil, yaşanmışın ressamıydı.
Yıllar sessizce geçti. Aram’ın saçlarına aklar düştü, ama fırçası hâlâ aynı sabırla zamanın nabzını tutuyordu.
Bir gün köye, tozlu bir yolun ardından sarayın valisi geldi. Yanında askerleri, yüzünde hükmetmeye alışmış bir soğukluk vardı. Her şey elindeydi: para, güç, korku… ama zamanı yoktu. Sarayda duyduğu söylentiler onu tedirgin etmişti. “Zamanı çizebilen bir adam,” demişti biri, “ölümü bile kandırabilir.” Vali bundan korktu; çünkü ölümden en çok korkanlar, en çok hükmettiğini sananlardır.
Köy meydanında Aram’ı buldu. Usta, eski bir sandalye üzerinde oturuyor, çocuklara fırçasını nasıl tuttuğunu gösteriyordu. Vali yaklaştı, kalın sesiyle, “Duydum ki zamanı çiziyormuşsun,” dedi.
Aram gülümsedi, “Hayır,” dedi sakince. “Zamanı yalnızca dinliyorum.”
“Dinlemek yetmez! Ben senden gençliğimi istiyorum. Çiz bana yirmi yaşımı. Çiz ki yeniden başlayayım.”
Aram başını öne eğdi.
“Ben geçmişi değil, sadece geçip gidenin yankısını çizebilirim,” dedi.
Ama Vali anlamadı. Çünkü dünyanın en sağır insanı, yalnızca kendini duyan insandır. Öfkeyle askerlerine işaret etti.
“Onu alın. Sarayda çizecek.”
Askerler Aram’ın kollarına uzandığında, köy meydanı bir anda sessizliğe gömüldü. Aram başını hafifçe kaldırdı, gözlerinde öfke değil; derin, yorgun bir sükûnet vardı.
“Bırakın,” dedi yumuşak ama kırılgan bir sesle.
“Zaman kimseye ait değildir. Bana bile…”
Askerlerden biri kolunu sertçe çekince, Aram’ın fırçası elinden düştü. Toprakta yuvarlanan fırça, köylülerin içini acıtan tok bir ses çıkardı. Çocuklardan biri koşup almak istedi, ama annesi onu kolundan tutup geri çekti.
Aram, köylülerin yüzüne baktı. Hepsinin de gözlerinde korku, merak ve üzüntü vardı. Bir çocuk “Usta gitme…” diye mırıldandı ama sesi rüzgârda kayboldu. Aram içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Sanki zaman, bir çizgisini daha ondan eksiltmişti.
“Merak etmeyin,” dedi, dudaklarında hüzünlü bir tebessümle.
“Zaman beni nereye götürürse götürsün… bir gün dönen rüzgâr gibi yine buradan geçerim.”
Ama bu söz, onu dinleyen herkesin kalbinde derin bir ağırlık bıraktı.
Askerler onu sürüklerken Aram bir an başını arkasına çevirdi ve yere düşen fırçasına baktı. Onu almaya teşebbüs etmedi. Sanki fırçayı orada bırakmak, köye bir veda işaretiydi.
Saray, sessizliğin yankılandığı taş bir mezar gibiydi. Geniş avlular, yankılanan adımlar ve duvarlara sinmiş soğuk bir hüküm… Usta Aram’ı bir odaya kapattılar. Ortada bir tuval, birkaç renk, bir kâse su… Vali, altın bir koltuğa oturdu.
“Başla,” dedi. “Zamanı çiz.”
Aram sessizce suya fırçasını batırdı. O anda su titredi. İlk çizgiyle birlikte odada bir meltem esti. İkinci çizgide duvarlardan ince bir ışık sızdı. Üçüncü çizgide tuvalde bir nehir belirdi; suyu maviyle gri arasında parlıyordu. Vali, yerinden kalktı, büyülenmişti.
“Bu nehri tanıyorum,” dedi fısıltıyla.
“Çocukken burada yüzmüştüm…”
Aram başını kaldırmadan çizmeye devam etti. Tuvalde şimdi bir kadın belirdi: ince yüzlü, rüzgâr saçlarını savuruyordu. Vali dizlerinin üzerine çöktü.
“Bu… Alara!” dedi titreyerek. “Onu unutmuştum… O yıllar önce öldü.”
Tuvaldeki kadın gözlerini kaldırdı. O anda odadaki hava değişti. Kadının bakışı bir anlığına yaşadı. Vali ileri atıldı, ellerini uzattı. Tuvalin yüzeyinde bir dalga kabardı. Bir ışık patladı. Ve Vali, o kadının yanına girdi. Nehir aktı, rüzgâr esmeye devam etti.
Sarayın kapıları sabaha kadar sessiz kaldı. Sabah askerler içeri girdiğinde, oda boştu. Yalnızca duvarda bir tablo asılıydı:
Bir nehir, kıyısında genç bir adam ve bir kadın…
Ve suyun üzerinde duran küçük bir kayıkta, uzaklara süzülen yaşlı bir ressamın silueti.
Tablonun köşesinde ince bir yazı vardı:
“Zaman, unutanları değil, hatırlayanları yutar.”
O günden sonra Usta Aram’ı kimse görmedi. Köylüler ilk günler umutla bekledi; her sabah sis dağın yamacından inerken, Aram’ın yavaş adımlarla geri döneceğini sandılar.
Fakat Aram gelmedi.
Günler sonra biri gölün kıyısında, Aram’ın eski bastonunu buldu. Suyun hemen kenarına bırakılmıştı; sanki biri onu oraya dikkatle koymuş, sonra da sessizce kaybolmuştu.
Bir gece, ay ışığı gölette uzun bir yol gibi uzanırken, yaşlı bir çoban garip bir şey gördüğünü söyledi.
“Suya eğilmiş bir siluet…” dedi. “Elinde fırça vardı. Suya bir şeyler çizer gibiydi.”
Çoban yaklaşmak isteyince, göldeki çizgiler ansızın dağılıvermiş, siluet bir duman gibi yavaşça erimişti. Bu esnada küçük bir dalga kıyıya vurmuştu. Dalganın sesi rüzgâra karışırken, tanıdık bir fısıltı duyduğunu söylemişti:
“Zaman, yalnızca resimlerde durur… ama ressam, çizdiği zamana karışır.”
Ertesi sabah köylüler göl kıyısına gittiklerinde küçük bir boya lekesi buldular. Solgundu… sanki biri zamana batırdığı fırçasını son kez silkmişti. Köylü o gün anladı: Aram gitmemişti. Zamanın içine yürümüştü.
Sislerin göğsüne yaslanmış uzak bir dağın yamacında, zamanı ölçmeyi bilmeyen bir köy vardı. Orada insanlar günleri saymaz, yalnızca yaşarlardı. Ne takvimleri vardı ne de saatleri. Güneş doğduğunda çocuklar uyanır, anneler tandırın başına geçer, babalar tarlalara giderdi. Akşamın rüzgârı ocakların dumanını dağıtıncaya dek oyunlar, türküler, çekiç sesleri birbirine karışırdı. Zaman orada bir su gibi akardı; görünmez, sessiz, ama her şeye dokunarak. Kimse onu tutmaya çalışmazdı.
Yalnızca bir kişi hariç: Usta Aram.
Kimse onun nereden geldiğini bilmezdi. Bazıları bir sabah sisle birlikte geldiğini söylerdi; bazılarıysa hep orada olduğunu, köyün taşları kadar eski olduğunu anlatırdı. Ama herkes, onun ellerinin zamana benzediğini bilirdi: yorgun ama sabırlı, kırışmış ama kararlı.
Usta Aram, taş evinin önündeki tahta sandalyede oturur, elinde fırçasıyla kimsenin görmediği manzaraları çizerdi. Gökyüzü onun tablolarında hep biraz daha derin görünürdü… Rüzgârı uğultu çıkarır gibi değil, konuşur gibi… Suyu akmazken bile akıyormuş gibi… Çünkü Aram’ın fırçası yalnızca renkleri değil, zamanın titreşimini de taşırdı. Her tablosu bir nefes gibi yaşardı; bazen bir anı, bazen bir özlem, bazen bir kayıp…
Köylüler, onun çizgilerine baktığında bir yankı duyardı. Bir anıdan yükselen soluk gibi. Bir kayıptan kalan boşluk gibi. Bir hatıranın kımıldaması gibi. Aram’ın tablolarında yaşamın kendisi saklıydı. Çünkü o, zamanın sesini duyan bir ressamdı.
Bir kadın çocuğunu yitirdiğinde, titreyen sesiyle Aram’a gelir, “Usta, bana oğlumu çiz,” derdi. O zaman Aram, eski bir tuval bulur, yavaşça fırçasını suya batırırdı. Her çizgide bir kalp atışı duyulur, bir nefesin sıcaklığı hissedilirdi. Renkler bir araya geldikçe sanki yaşam yeniden doğardı.
Ve resim tamamlandığında, kadının gözyaşı yere düşmeden önce, resimdeki çocuğun bakışları o yaşa dokunurdu. Kadın ağlarken gülümser, “Sen onu bana getirdin,” derdi. Ama köydeki herkes bilirdi ki o mucize, Aram’dan biraz ömür çalardı. Çünkü o, zamanı çizerken kendi zamanını tüketirdi.
Bir gece, göl kıyısında yalnız otururken, ayın suda titreşen yansımasına baktı. Rüzgâr yaprakları yavaş yavaş savuruyor, suyun yüzeyinde hafif dalgalar oluşuyordu. Aram mırıldandı:
“Zaman, bir aynadır.”
O an bir çocuk anısı canlandı zihninde. Çok eski bir dağ köyü, bir baba figürü ve küçük bir fırça. Babası ona, “Her çizgi bir nefes gibidir, yanlış atarsan bir ömrü eksiltirsin,” demişti. Aram o günden beri her çizgiyi bir dua gibi atıyordu. Bu yüzden tabloları yaşıyordu. Çünkü o, yaşayanın değil, yaşanmışın ressamıydı.
Yıllar sessizce geçti. Aram’ın saçlarına aklar düştü, ama fırçası hâlâ aynı sabırla zamanın nabzını tutuyordu.
Bir gün köye, tozlu bir yolun ardından sarayın valisi geldi. Yanında askerleri, yüzünde hükmetmeye alışmış bir soğukluk vardı. Her şey elindeydi: para, güç, korku… ama zamanı yoktu. Sarayda duyduğu söylentiler onu tedirgin etmişti. “Zamanı çizebilen bir adam,” demişti biri, “ölümü bile kandırabilir.” Vali bundan korktu; çünkü ölümden en çok korkanlar, en çok hükmettiğini sananlardır.
Köy meydanında Aram’ı buldu. Usta, eski bir sandalye üzerinde oturuyor, çocuklara fırçasını nasıl tuttuğunu gösteriyordu. Vali yaklaştı, kalın sesiyle, “Duydum ki zamanı çiziyormuşsun,” dedi.
Aram gülümsedi, “Hayır,” dedi sakince. “Zamanı yalnızca dinliyorum.”
“Dinlemek yetmez! Ben senden gençliğimi istiyorum. Çiz bana yirmi yaşımı. Çiz ki yeniden başlayayım.”
Aram başını öne eğdi.
“Ben geçmişi değil, sadece geçip gidenin yankısını çizebilirim,” dedi.
Ama Vali anlamadı. Çünkü dünyanın en sağır insanı, yalnızca kendini duyan insandır. Öfkeyle askerlerine işaret etti.
“Onu alın. Sarayda çizecek.”
Askerler Aram’ın kollarına uzandığında, köy meydanı bir anda sessizliğe gömüldü. Aram başını hafifçe kaldırdı, gözlerinde öfke değil; derin, yorgun bir sükûnet vardı.
“Bırakın,” dedi yumuşak ama kırılgan bir sesle.
“Zaman kimseye ait değildir. Bana bile…”
Askerlerden biri kolunu sertçe çekince, Aram’ın fırçası elinden düştü. Toprakta yuvarlanan fırça, köylülerin içini acıtan tok bir ses çıkardı. Çocuklardan biri koşup almak istedi, ama annesi onu kolundan tutup geri çekti.
Aram, köylülerin yüzüne baktı. Hepsinin de gözlerinde korku, merak ve üzüntü vardı. Bir çocuk “Usta gitme…” diye mırıldandı ama sesi rüzgârda kayboldu. Aram içinden bir şeylerin koptuğunu hissetti. Sanki zaman, bir çizgisini daha ondan eksiltmişti.
“Merak etmeyin,” dedi, dudaklarında hüzünlü bir tebessümle.
“Zaman beni nereye götürürse götürsün… bir gün dönen rüzgâr gibi yine buradan geçerim.”
Ama bu söz, onu dinleyen herkesin kalbinde derin bir ağırlık bıraktı.
Askerler onu sürüklerken Aram bir an başını arkasına çevirdi ve yere düşen fırçasına baktı. Onu almaya teşebbüs etmedi. Sanki fırçayı orada bırakmak, köye bir veda işaretiydi.
Saray, sessizliğin yankılandığı taş bir mezar gibiydi. Geniş avlular, yankılanan adımlar ve duvarlara sinmiş soğuk bir hüküm… Usta Aram’ı bir odaya kapattılar. Ortada bir tuval, birkaç renk, bir kâse su… Vali, altın bir koltuğa oturdu.
“Başla,” dedi. “Zamanı çiz.”
Aram sessizce suya fırçasını batırdı. O anda su titredi. İlk çizgiyle birlikte odada bir meltem esti. İkinci çizgide duvarlardan ince bir ışık sızdı. Üçüncü çizgide tuvalde bir nehir belirdi; suyu maviyle gri arasında parlıyordu. Vali, yerinden kalktı, büyülenmişti.
“Bu nehri tanıyorum,” dedi fısıltıyla.
“Çocukken burada yüzmüştüm…”
Aram başını kaldırmadan çizmeye devam etti. Tuvalde şimdi bir kadın belirdi: ince yüzlü, rüzgâr saçlarını savuruyordu. Vali dizlerinin üzerine çöktü.
“Bu… Alara!” dedi titreyerek. “Onu unutmuştum… O yıllar önce öldü.”
Tuvaldeki kadın gözlerini kaldırdı. O anda odadaki hava değişti. Kadının bakışı bir anlığına yaşadı. Vali ileri atıldı, ellerini uzattı. Tuvalin yüzeyinde bir dalga kabardı. Bir ışık patladı. Ve Vali, o kadının yanına girdi. Nehir aktı, rüzgâr esmeye devam etti.
Sarayın kapıları sabaha kadar sessiz kaldı. Sabah askerler içeri girdiğinde, oda boştu. Yalnızca duvarda bir tablo asılıydı:
Bir nehir, kıyısında genç bir adam ve bir kadın…
Ve suyun üzerinde duran küçük bir kayıkta, uzaklara süzülen yaşlı bir ressamın silueti.
Tablonun köşesinde ince bir yazı vardı:
“Zaman, unutanları değil, hatırlayanları yutar.”
O günden sonra Usta Aram’ı kimse görmedi. Köylüler ilk günler umutla bekledi; her sabah sis dağın yamacından inerken, Aram’ın yavaş adımlarla geri döneceğini sandılar.
Fakat Aram gelmedi.
Günler sonra biri gölün kıyısında, Aram’ın eski bastonunu buldu. Suyun hemen kenarına bırakılmıştı; sanki biri onu oraya dikkatle koymuş, sonra da sessizce kaybolmuştu.
Bir gece, ay ışığı gölette uzun bir yol gibi uzanırken, yaşlı bir çoban garip bir şey gördüğünü söyledi.
“Suya eğilmiş bir siluet…” dedi. “Elinde fırça vardı. Suya bir şeyler çizer gibiydi.”
Çoban yaklaşmak isteyince, göldeki çizgiler ansızın dağılıvermiş, siluet bir duman gibi yavaşça erimişti. Bu esnada küçük bir dalga kıyıya vurmuştu. Dalganın sesi rüzgâra karışırken, tanıdık bir fısıltı duyduğunu söylemişti:
“Zaman, yalnızca resimlerde durur… ama ressam, çizdiği zamana karışır.”
Ertesi sabah köylüler göl kıyısına gittiklerinde küçük bir boya lekesi buldular. Solgundu… sanki biri zamana batırdığı fırçasını son kez silkmişti. Köylü o gün anladı: Aram gitmemişti. Zamanın içine yürümüştü.