VAGİF HÜSEYNOV 90  Zamana Yenilmeyen Bir Hatıra

Bu yıl onun 90. doğum yılıdır.Aramızdan çok erken ayrılmış olsa da sözü, kişiliği ve hatırası zamanın tozuna karışmadı.

Bazı insanların ömrü takvimle ölçülmez. Onların hayat yolu, yaşadıkları yılların sayısıyla değil, geride bıraktıkları izlerle hatırlanır. Vagif Hüseynov da böyle insanlardan biriydi.

Bu yıl onun 90. doğum yılıdır.Aramızdan çok erken ayrılmış olsa da sözü, kişiliği ve hatırası zamanın tozuna karışmadı.

Henüz 49 yaşındayken aramızdan ayrılan Vagif Hüseynov, bu kısa ömre koca bir hayat sığdırdı. O, yalnızca şair değildi; haksızlıklara karşı susmayan bir aydın, sözünün arkasında duran bir gazeteci ve her şeyden önce iyi bir insandı.

1936 Yılında Lenkeran'da dünyaya gelen Vagif Hüseynov, Azerbaycan Devlet Üniversitesi Filoloji Fakültesinden mezun oldu. İlk şiiri 1958 yılında "Azerbaycan Gençliği" gazetesinde yayımlandı. Bir süre şiirlerini ve menzumelerini Vagif İbrahim mahlasıyla kaleme aldı.

Meslek hayatına Lenkeran'da yayımlanan "Leninçi" gazetesinde başlayan Hüseynov, daha sonra Masallı'da yayımlanan "Çağırış" gazetesinde bölüm müdürü ve editör olarak görev yaptı. Toplumsal içerikli yazıları, dönemin adaletsizliklerine karşı kaleme aldığı şiirleri ve taviz vermeyen ilkeli duruşuyla kısa sürede saygınlık kazandı.

1978 yılında doğduğu Lenkeran'a dönen Vagif Hüseynov, yaşamının sonuna kadar Radyo Yayınları Redaksiyonunda editör olarak çalıştı. Şeref Nişanı, iki madalya ve Altın Kalem Ödülü ile onurlandırılan şair; "Severek Yaşayanlar", "Deniz Çağırıyor", "Vatan, Sana Borcum Kaldı" ve "Bana Zaman Verin" adlı eserleriyle ardında değerli bir edebî miras bıraktı.

Uzun yıllar önce onun hakkında kaleme aldığım bu yazıyı, doğumunun 90. yılı vesilesiyle, saygı ve özlemle Türkiye okurlarının dikkatine sunuyorum:

Bir varmış, bir yokmuş. Azerbaycan adlı memlekette, Lenkeran denilen güzel bir şehir varmış.

Bu şehirde sözünün gücü, vicdanının temizliği, vatanına ve milletine bağlılığıyla tanınan, insanların dertlerine ortak olan Vagif adlı bir şair yaşarmış.

Aslında şairliğinden önce gerçek bir şahsiyetten söz etmeliyim. Kimseye boyun eğmeyen, yalanı, ikiyüzlülüğü ve kıskançlığı yanına yaklaştırmayan gerçek bir şahsiyetten...

Orta boylu, ağır adımlarla yürüyen, vakur tabiatlı; kalın bıyıklarının altındaki dudaklarında, hayatın ona yaşattığı acılara rağmen, hayata karşı ince bir kinaye sezilen sıcak bir tebessüm taşıyan bir şahsiyetten…

Çocukla çocuk, büyükle büyük olmayı bilen bir insandı.

Bu insan hayatta neler görmemişti ki?

Babasızlığın acısını, yoksulluğun çilesini, yüzüne “kardeşim” deyip arkasından hançer saplayan namertlerin ihanetini... 

Daha neler neler...

Golu bağlı bir köleyem zemanenin huzurunda

Pencesinde xışmalayır ejdehatek devran meni.

Hayat gemli bir kervandır adımlayır ağır ağır,

Son menzile aparacak koşulduğum kervan meni. 

Ne dostların vefası var, ne gohumun itibarı

Ne tapılır bir hal ehli, ne bir duyan insan meni.

Ben tagetsiz, düşman güçlü,elinde hem tüfeng vardır,

Su garşımda, özüm teşne, fakat orda neheng vardır…

Evet, önünde su olduğu hâlde suya hasretti. Hakkın, adaletin, inancın ve güvenin hasretiyle yaşayan bir şairdi.

Onu tanıyan, onu olduğu gibi keşfetmeyi başarabilen insanlar Tanrı'nın bahtiyar kullarıdır. Çünkü o, keşfedilmeye layık bir insandı. Kalbi gözlerinden okunurdu. Kaşlarını çatıp gözlerini bir noktaya diktiğinde bile neler düşündüğünü anlamamak mümkün değildi.

Onu hayatta sürekli düşündüren ve huzursuz eden bir şey vardı: hak ve adalet arayışı.

Değerli okurum!

Bu satırları okurken abarttığımı sanma. Yazdıklarımın hepsi gerçektir.

Onu tanıyan çok insan vardı; hem de benden kat kat yaşlı insanlar. Ben ise onu tanıdığımda henüz on sekiz yaşındaydım.

Yüzünü hiç görmediğim, hep hayallerimde yaşattığım rahmetli babam Halid'in en yakın dostlarından biriydi.

Babamın dostlarını aradığımda ilk onu buldum. Buldum ve çok geçmeden kaybettim.

Onu, Vagif amcayı (sağlığında heybetinden çekindiğim için ona bir kez olsun “amca” diyemedim), belki de benim kadar dikkatle gözlemleyen olmamıştır.

Onun konuşmasında, ağır yürüyüşünde, bıyık altı gülüşünde babamın siluetini kurmuştum.

Vagif hocam yalnızca babamın en yakın dostlarından biri değildi. O, benim gazetecilik mesleğine gönül verme yolundaki ilk üstadımdı. Bugün kaleme aldığım her satırda onun emeğinin, öğütlerinin ve bana aşıladığı meslek sevgisinin izleri vardır.

Tanrı bana onunla birlikte çalışma mutluluğunu nasip etmişti. Lenkeran Yerel Radyo Yayınları Redaksiyonunda o editör, ben ise spikerdim.

Her gün işe gelir, pencerenin önünde özlemle onun yolunu gözlerdim; tıpkı babamı bekler gibi. İşe gelmediği günlerde ise kendime yer bulamazdım.

Bir gün beni odasına çağırıp sordu:

- Kızım, sen benim kardeşimin yadigârısın. Peki neden bana bir kez olsun amca demiyorsun?

Duygulandım, duraksadım. Sonunda kendimde güç bulup:

-Vagif hocam, heybetinizden çekiniyorum, dedim.

Gülümsedi, ben ise ağladım.

Başımı okşayarak:

-Ağlama kızım, ağlama. Bu hayatın acılarına gözyaşıyla değil, kahkaha atarak galip gelmelisin. Bir daha seni ağlarken görmeyeyim. Çok hassas olmamaya çalış, yoksa seni hep ezmeye kalkarlar, dedi.

Ama ben çok sevdiğim bir insanın bu öğüdüne uyamadım. İşte tam da bu hassasiyetim yüzünden hâlâ darbelere ve haksızlıklara göğüs germek zorunda kalıyorum.

Vagif amcanın en yakın dostu ve sırdaşı sigaraydı. Gereğinden fazla içerdi. Sigarasını içerken elini pantolonunun cebine koyar, ağır adımlarla odada dolaşır ya da pencerenin önüne geçip bakışlarını uzak bir noktaya diker, uzun süre öylece dururdu.

Çayı da çok severdi. Özellikle Lenkeran çayını. Güzel çay demleme konusunda ustaydı. Her demlenen çayı da beğenmezdi. O işteyken korkumuzdan çaydanlığa yaklaşamazdık. Bilirdik ki, yine demlediğimiz çayı eleştirecekti.

Beni nasıl ağlattığını hiç unutamam.

İlk kez kapsamlı bir radyo röportajı hazırlamıştım. Metni daktilocu kıza dikte ediyordum. Birden Vagif hocam içeri girdi. Bir süre dinledikten sonra:

- Bu kimin yazısı? diye sordu.

Ben de sevinçle:

- Benim, dedim.

Başını ağır ağır sallayarak:

-Güzel. O hâlde bundan sonra kalemi bırakıyorum. Demek ki, günümüzün serçeleri bile röportaj hazırlıyor, dedi ve odadan çıktı.

Hıçkıra hıçkıra ağlamam yazıyı dikte etmeme engel oldu. Kâğıdı masanın üzerine atıp ağladım. Daktilocu kız da beni sakinleştiremedi.

Birden saçlarımda birinin ellerini hissettim...

-Hiç utanmıyor musun? Amcanın sözünden alınıyorsun. Ben şaka yaptım, bakalım nasıl tepki vereceksin...

Ses onundu, Vagif amcamın.

-Başını kaldır bakalım. Sana ne olursa olsun ağlama demedim mi?

Biraz cesaret bulup:

-Vagif hocam, ben artık hiçbir şey yazmayacağım. Demek ki, yazım zayıfmış, siz de benimle böyle alay ettiniz, dedim.

Gülümsedi:

-Yok kızım, yok. İlk iş için gayet güzel. Sadece seni sınamak istedim. Eğer beni gerçekten amcan olarak görüyorsan, rica ederim bir daha ağlama. Seni gözyaşları içinde görmek bana çok zor geliyor kızım.

Sözünü tamamlayamadığını fark edince başımı kaldırıp yüzüne baktım. İlk ve son kez gözlerinde yaş gördüm.

8 Mart Bayramı'ydı. Stüdyoya girdiğimde mikrofonun karşısında bir dal yasemin ve üzerine şiir yazılmış parlak bir kâğıt gördüm. Kâğıtta bana yazılmış bir kutlama şiiri vardı. İmzayı görünce çok duygulandım. Gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Bir dal yasemin ve bir parça kâğıda yazılmış bu içten sözler, hayatımda aldığım en değerli bayram tebriği oldu…

“8 Mart 1985 Dünya Kadınlar Günü münasebetiyle kızım Halide'ye.

Yâr elinden üzülmesin hiç zaman elin,
Akıp geçen ömür ki var, sular gibidir.
Dünyamıza yaraşıktır her kız, her gelin,
Her kız bahar, her gelin de bahar gibidir.

Sözüm korkmaz oddan, sudan, kardan, külekten,
Hazan görmez hiç bir zaman yazım Halide!
Güzellerin bayramında bugün yürekten,
Seni tebrik eyleyirem, kızım Halide!

Vagif Hüseynov
8 Mart 1985 ” 

Gariptir, çoğu zaman Vagif'in dünyasını Şehriyar'ın dünyasıyla kıyaslarım. Bu iki dünyanın sakinleri arasında ne çok benzerlik vardır... Düşünceleri, duyguları, hayata bakışları ve insan sevgileri birbirine ne kadar yakındır. Sanki aynı manevi iklimin havasını solumuş, aynı pınardan su içmiş gibidirler.

Şehriyar da hakkın ve adaletin mücadelesine girişmiş bir mücahitti, Vagif de. Şehriyar da sade ve yoksul bir hayat sürerek Tanrı'ya şükrediyordu, Vagif de. Şehriyar da tütünü kendine sırdaş etmişti, Vagif de.

Şehriyar, zalim şah rejimini kılıçtan keskin sözleriyle yerle bir ediyordu; Vagif ise totaliter Sovyet rejiminin haksızlıklarını.

Şehriyar da çilelerle geçen ömrünü dizelere dönüştürerek şöyle diyordu:

Bir uşaglıgda hoş oldum, oda yer göy gaçarak,

Guş gibi dağlar uçup,yel gibi bağlar geçti.

Sonra birden gatar altında galıb,üstümden

Deye bilmem ne geder sel gibi dağlar geçti.

Üreyimden haber alsan nece geçti ömrüm,

Göz yaşımla yazacag; men günüm ağlar geçti…

Vagif de şöyle diyordu:

Deve dözümlüyem, daş sebirliyem,

Esrin her üzünü   üzüm görübdür.

Yay afrikalıyam, yaz sibirliyem,

Payız üreyimde yaz hönkürübdür.

Deniz tek gabarar,çekiler sinem,

Sinem od püsküren neheng bir körük,

Dünyanın hoşbahtı belke de menem-

Sevincim de büyük, gemim de büyük.

Vagif, hayatında da içten içe şöyle haykırıyordu:

Fitneler önünde gurudum,sustum,

Gelbim de benzedi gırılan sime.

En geddar düşmense en yakın dostum,

Kime inanım bes, ilahi kime?

Bütün bunları içinde haykırsa da bunu yüzüne vurmadı.

Kötülüklere iyilikle, sükûtla karşılık verdi.

Namertlikler ve kötülükler, şairin yüreğinde iyileşmez yaralara dönüştü. Hayat aşkıyla çarpan kalbini yavaş yavaş içten içe kemirmeye başladı.

Her bahar geldiğinde çalışma masasını süsleyen taptaze nergisler bile onu teselli edemedi.

Küçük armudu bardağındaki (Azerbaycan'da çay içmek için kullanılan, ince belli geleneksel cam bardak) demli Lenkeran çayı da derdine çare olmadı.

Ömrü boyunca kendisine en yakın sırdaş bildiği sigarası da, birçok namert dostu gibi ona düşman kesildi; Azrail'i oldu.

Onun ardından yıllar geçse de, hatırası ne benim, ne de onu tanıyanların gönlünden silinmedi. Yıllar sonra mezarı başında dururken gözlerimdeki hüzün, sadece bir amca özlemi değil; aynı zamanda üstadıma, gazetecilik yoluma ışık tutan yol göstericime duyduğum derin hasretin sessiz bir ifadesiydi.

Şair cizmen bu dünyadan göçtü. Kendi sözleriyle söylersem:

Bu dünyada misafir değil, ebedî kaldi...

 Halide Halid

 Araştırmacı yazar

Eğitim/Kültür/Tarih Haberleri

I. DÜNYA SAVAŞI'NI ANLATAN 5 FİLM 
Gadir-i Hum Bayramı Kutlanıyor
ABB’DEN BAĞIMLILIKLA MÜCADELEDE ÖRNEK MODEL 
Iğdır Üniversitesi 18 Yaşında!
KORHAN YAYLASI’NDAN GÜNÜMÜZE IĞDIR’IN HİKAYESİ