
BİR ZAMANLAR IĞDIR’DA HAYAT BİR BAŞKAYDI
1970–1980 yılları… Hayat ne güzeldi. Televizyon kanalları tek, görüntüler siyah beyazdı ama yaşam bir o kadar anlamlı, canlı ve renkliydi.
Dostluklar sağlam, sevgiler yürekten, aşklar masumdu. Aile bağları güçlüydü; anneye, babaya, büyüğe saygı; küçüğe ise sevgi vardı. Aileler kalabalık, mekânlar dardı ama gönüller genişti. Akrabalık ve komşuluk bağları çok kuvvetliydi. İnsanlar mert ve paylaşımcıydı. Evlerin en güzel odası misafir için ayrılır, her zaman tertemiz tutulurdu.
Okumak çok önemliydi. Okuyana, okula, öğretmene büyük değer verilirdi. Mahalle bakkalları birer Menderes’e gibiydi. Dükkânda oturan yaşlıların sohbeti, muhabbeti bir başkaydı. Paran yoksa bakkal amca veresiye defterine yazardı.
İnsanlar bugünkü gibi telefonun ve internetin esiri değildi. Marka ya da lüks takıntısı yoktu. İmkânlar kısıtlı, çalışma şartları zor ama hayat güzeldi. Yediğimiz içtiğimiz her şey organik ve doğaldı; çoğunu kendimiz üretirdik. Saklambaç, ip atlama, gayışa girme, aşık oyunu oynar; topumuzu hayvan yününden yapardık. Oyuncak arabalarımızı şekerpancarından, çalgı aletimizi söğüt ağacından yapardık.
Mahalle, sokak, komşuluk ilişkileri çok güçlüydü. İnsanlar güler yüzlüydü; karşılaşınca selam verir, hâl hatır sorarlardı. Evde köfte ya da tavuk pişti mi bayram ederdik. Bir köfte, bir kanat bizim için büyük bir ziyafetti. İğde hoşabı, patlıcan reçeli, samananlıkta saklanan karpuz, un çuvalındaki şamamanın tadı ve kokusu hiçbir yerde bulunmazdı.
Eyvandaki tandırda pişen taze ekmek, salmancalı kete, tandıra atılan pazı, çölmekte pişen yemek… Ne tadını ne kokusunu bugün bulmak mümkün. Soğuk kış günlerinde tandıra sallanmanın keyfi ise bambaşkaydı.
Köyden Iğdır’a gidince bayram ederdik. Iğdır’ın serhat şehri olması ve büyük şehirlere uzaklığı nedeniyle gördüğümüz tek şehir oydu. Başka şehirlere gitmek bugünkü kadar kolay değildi. Ancak hastalar götürülür, askere gidenler uğurlanır ya da yurt dışına gidecek olanlar yolculuk ederdi.
Iğdır yeşillikler içindeydi; şehrin içinden su arkları geçer, tek ya da iki katlı müstakil evler bulunurdu. Sokaklarında at arabaları, çift atların çektiği faytonlar dolaşır; nal sesleri bir müzik ritmi gibi yankılanırdı.
Iğdır Mava kahveleri, su arkları ve söğüt ağaçlarının gölgesinde kıtlama çay içmenin tadı bambaşkaydı. Şehirde herkes birbirini tanırdı. Karşılaşınca güler yüzle selam verilir, sohbet edilir; lokantada ya da kahvede rastlaşınca masaya davet edilirdin.
O dönem Iğdır’ın kire, yayla ve meralarında koyun-sığır sürüleri, tarlalarında beyaz altın pamuk, şekerpancarı, yonca, arpa ve buğday başaklarıyla bereket yağardı.
Düğünler üç gün üç gece sürerdi. Yazın bahçede, kışın koyun ağılında yapılırdı. Beybaşı ve kına geceleri ayrı bir güzellik taşırdı. Damat gelinin başına damdan çerez, şeker ve elma atmak hem çocukları sevindirir hem de kadim geleneği yaşatırdı.
Kısacası… O zamanlar Iğdır’da hayat bir başka güzeldi.
Adeta bir film gibi…
Rufat GÜREL
Araştırmacı Tarihçi Yazar

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.