
İOANNA KUÇURADİ VE FELSEFE ZABITALIĞI
İoanna Kuçuradi’nin ölümünü öğrenince çok üzüldüm. 4 Ekim 1936’da doğan hocayı, doksanıncı yaş gününe iki gün kala, 2 Ekim 2026’da kaybettik.
Bir insanın ardından üzülürken onun sesindeki sükûneti de özleyeceğinizi fark etmek tuhaf. Kuçuradi, benim gözümde, felsefe bilgisine nezaketini de katabilen, insanı küçültmeden düşünmeye çağıran bir hocaydı. Memleketin bunca gürültüsü içinde sabrını koruyabilmesi bile başlı başına bir dersti.
Hacettepe Üniversitesi Felsefe Bölümünü 1969’da kurdu; yıllarca öğrenci yetiştirdi, insan hakları eğitiminin kurumlaşmasına emek verdi. İnsan ve Değerleri, Etik ve diğer eserleriyle değerlendirme sorununu hayatımızın ortasına taşıdı. Onun açtığı sorular, bir kürsünün sınırlarına sığmıyordu: Bir insana ne yapıyoruz? Kararımız hangi bilgiden doğuyor? Bir haksızlığa karşı çıkarken kimi koruyoruz?
Karşı olduğumuz insanların da haklarını koruyabilmek, üzerinde durduğu temel ölçülerdendi. Bu düşüncenin rahatsız edici bir açıklığı var. Çünkü insanın kendi çevresine gösterdiği sadakati ahlak diye sunmasını zorlaştırıyor. Sevdiğiniz birinin hakkını savunurken sevginiz yardımınıza koşabilir. Sevmediğiniz biri haksızlığa uğradığında ise ilkenizle baş başa kalırsınız. Tam orada, adalet anlayışınızın çapı ortaya çıkar. Hakları yakınlığa göre dağıtırsanız elinizde kalan şey, vicdan kılığına girmiş bir ayrıcalık düzenidir.
Vefatının ardından yayımlananları okuyunca üzüntüme öfke de eklendi. Posttruth Dergi’de 3 Ekim tarihli iki yazı, Kuçuradi’nin etik yaklaşımını aşkın bir temele dayanmadığı gerekçesiyle yetersiz buluyor; bunlardan biri meseleyi “filozoflaşamamak” hükmüne kadar götürüyordu. Aynı gün Ekşi Sözlük’te bir paylaşım, onun felsefeci veya filozof olmadığını ileri sürüyordu. Bir eleştirinin ölümün ardından yayımlanması tek başına kötü niyet kanıtı sayılamaz. Fakat böylesine kesin hükümler, kendileriyle orantılı bir gerekçelendirme yükü taşır.
Kuçuradi’nin her düşüncesini tartışabilirsiniz. İnsan onurunun nasıl temellendirildiğini, etik bilginin nesnelliğini, doğru değerlendirmenin imkânını sorgulamak felsefenin işidir. Benim itirazım, bu soruların cevabı daha tartışılmadan bir düşünürün bütün emeğinin hükümsüz ilan edilmesine. Önce yalnızca kendi kabul ettiğiniz temeli geçerli sayıyor, ardından o temelden hareket etmeyeni yetersiz buluyorsanız, vardığınız sonucu daha başlangıçta öncüllerinizin içine yerleştirmiş olabilirsiniz. Böyle bir muhakemenin yüksek perdeden okunması, mantıksal açığını kapatmaz.
Üstelik Kant’ı bu tasfiyenin şahidi yapmak da pek kolay değil. Söz konusu eleştiriler, onun Tanrı ve ölümsüzlük postulatlarını seküler etiğin zorunlu dayanağı gibi kullanıyor. Oysa Kant, Salt Aklın Sınırları İçinde Din’in ilk baskısına önsözünde, insanın ödevini tanımak ve yerine getirmek için kendisinden üstün bir varlık fikrine muhtaç olmadığını açıkça belirtir. En yüksek iyiyle ilgili postulatlar ile ahlak yasasının bağlayıcılığını aynı meseleymiş gibi sunamazsınız. Kant’ın adını vitrine yerleştirip ahlaki özerklik fikrini depoya kaldırınca, ortaya çıkan düzenlemenin felsefi tutarlılığı kalmaz.
Bir başka iddia da insanın değerini baştan reddeden kişiyi bu etiğin ikna edemeyeceğidir. Peki, birinin gerekçeyi kabul etmemesi, gerekçenin bulunmadığını mı gösterir? İlahi buyruğu kabul etmeyen birine rastlamak da ilahi buyrukla temellendirilen her ahlak anlayışını kendiliğinden çürütür mü? İkna olmakla gerekçelendirilmiş olmak arasındaki farkı gözetmeden kurulmuş bu ölçüt, savunduğu görüşü de yaralar. Felsefi bir temellendirmeden, karşısındaki herkesi zorunlu olarak ikna edecek bir kudret beklemek, tartışmanın şartlarını baştan imkânsızlaştırır.
Dahası, bir düşünceyi “seküler çevre” ve ideolojik aidiyet üzerinden açıklamak, onun yanlışlığını kanıtlamaz. Bir fikrin hangi tarihsel ortamda doğduğunu araştırmak başka, doğruluğunu o ortamın etiketiyle karara bağlamak başkadır. İkincisine felsefede genetik safsata denir: Gerekçenin yerine köken geçirilir. Kuçuradi’nin metinlerindeki bir çıkarımı yanlış buluyorsanız, o çıkarımı gösterirsiniz. Yetiştiği çevreyi sanık sandalyesine oturtup eserleri hakkında toplu hüküm veremezsiniz. Düşünce tarihini mahalle yoklamasına çevirmek, eleştiriyi fakirleştirir.
Kuçuradi’nin kendi açıklamalarında ise grupsal değer yargılarıyla etik değerler arasında ısrarla kurduğu ayrım var. Bir çevrenin iyi saydığı şeyin, sırf o çevre öyle kabul ediyor diye etik bakımdan doğru olmayacağını düşünmemizi istiyor. Bu yaklaşımı eleştirecek kişinin önce bu ayrımla hesaplaşması gerekir. “Bizim ölçümüze uymuyor” demek, tam da sorgulanan alışkanlığı yeniden üretmek olabilir. Kestirme hüküm, düşünmenin zahmetinden kurtarır; fakat insana düşünmüş olmanın hakkını vermez.
Kuçuradi’nin iki kitabını okudum. Bu, bütün düşüncesi hakkında son sözü söylemeye yetmez; zaten böyle bir iddiam da yok. Ama bir düşünürün emeği hakkında hüküm kuracaksam, önce onun ne dediğini doğru anlamak ve itirazımı gerekçelendirmek zorunda olduğumu biliyorum.
Tam da bu noktada, Mardin Artuklu Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Ömer Bozkurt hocamın Yeni Felsefe adlı kitabını okurken bende oluşan şu düşünceyi hatırlıyorum: Hiçliğin içinde sadece bir varoluş çabası bizimkisi! Anlamalı insan; çünkü düşünmek aklın ibadetidir.
Ömer Bozkurt hocama duyduğum saygı, bu okumanın bende uyandırdığı düşünme isteğiyle daha da büyüyor. Felsefi birikiminin benim açımdan en kıymetli karşılığı, kendi kabullerime yeniden bakmamı sağlaması. Bir hocanın okuruna verebileceği değerli şeylerden biri, insanın kendisine yönelteceği dürüst bir sorudur. Hocamın emeğini bu yüzden önemsiyor, düşünce dünyama yaptığı katkıyı şükranla anıyorum.
Düşünmeyi aklın ibadeti saymak, insanın kendi kanaatini de sorguya çekmesini gerektirir. Ömer Bozkurt hocamın kitabını okurken zihnime kazınan manayı ben böyle yorumluyorum. Kuçuradi’nin etiğini seküler bir temelden hareket ettiği için yetersiz bulan Posttruth Dergi’deki yazılara itirazım da tam burada düğümleniyor: Bir düşüncenin seküler olması, yanlışlığının kanıtı değildir; dinî bir temele dayanması da doğruluğunun peşinen teminatı olamaz. Her iki yaklaşım da gerekçeleriyle tartışılır. Kendi kabulünüzü tartışmanın dışında tutup başkasının bütün emeğini o kabule uymadığı için hükümsüz saydığınızda, düşüncenin kapısına ideolojik kimlik kontrolü koymuş olursunuz. Felsefenin eşiğine kurduğunuz bu küçük denetim masasından insan aklına ruhsat dağıtamazsınız.
Kuçuradi’ye hüküm vermeden önce kendi hükmünüzün hesabını verin: Ahlakın ancak sizin benimsediğiniz temelde mümkün olduğunu nasıl gösteriyorsunuz? İddianızın taşıması gereken yükü “seküler” etiketine taşıtamazsınız. Sizin kabulünüz, başkasının mahkûmiyet kararı olamaz. Düşünürün hangi çıkarımı hatalı, hangi kavramı çelişkili, hangi gerekçesi yetersiz? Bunları metnin içinden göstermek zorundasınız. Bir ömürlük felsefi emeğin üstüne kendi dünya görüşünüzü mühür gibi basmak, sizi o emeğin yargıcı yapmaz. Felsefe kürsüsünden konuşacaksanız, kanaat karakolunun alışkanlıklarını kapıda bırakın. Kendi öncüllerini sorgudan muaf tutan eleştiri, başkasının düşüncesini denetlemeye hevesli bir kibir gösterisine dönüşür. Kibir, akademik kelimelerle konuşunca bilgelik olmuyor.
Elbette nezaket, bir kuramın doğruluğunun kanıtı değildir. Ancak tartışırken karşınızdaki insana nasıl davrandığınız, kendi ahlaki iddianız hakkında bir şey söyler. Farklı görünmek uğruna hakkaniyeti terk etmek, özgünlüğün son derece ucuz bir taklididir. Bir ömrü küçültmenin insana boy kazandırdığına inanan anlayışın hesabı da burada bozulur. Hoca hakkında verdiğiniz hüküm kadar, o hükme nasıl ulaştığınız da okunur.
Yine de bu ülkeyi bütünüyle kötülüğe teslim edilmiş saymak istemiyorum. Kuçuradi’nin varlığı bile böyle bir hükme itirazdı. Kendisi de “Karamsar olmayın; erdemli yaşamak isteyen insanlar da var dünyada” diyordu. Onu anmanın sorumluluğu, sevmediğimiz kişinin hakkını koruyacak kadar tutarlı, sevdiğimiz kişinin yanlışını görecek kadar dürüst kalabilmekte. Ben İoanna Hoca’yı, bu zor ölçüyü önümüze koyduğu için saygıyla anıyorum.
Felsefede hiçbir hüküm, dayandığı öncüllerin hesabını vermekten muaf değildir. Prof. Dr. Ömer Bozkurt hocamın zihnimde derinleştirdiği sorgulama disiplini, Posttruth Dergi’deki bu iddiaları da kendi temelleriyle yüzleştirmeyi gerektiriyor. Başkasından gerekçe isteyen bir yaklaşım, kendi metafizik kabullerini dokunulmaz ilan edemez. Aksi hâlde eleştiri, dogmanın kendisini düşünce diye takdim ettiği bir gösteriye dönüşür. Düşünceyi yargılamaya kalkışan akıl, kendisini sorgunun dışında tutamaz. Şimdi hocamın, bu hükümlerin arkasındaki varsayımları açığa çıkarmak üzere şu soruları yönelttiğini düşünelim:
“Kuçuradi’nin etiğini seküler olduğu için yetersiz sayarken, bu hükmün epistemik ölçütü nedir? Ahlakın ancak aşkın bir temelle bağlayıcılık kazanabileceğini ayrıca kanıtlıyor musunuz, yoksa kanıtlamanız gereken iddiayı daha baştan doğru mu varsayıyorsunuz? İkincisini yapıyorsanız, sonucunu öncülüne saklayan bir petitio principii, yani kanıtlanması gerekeni doğru varsayma hatası ile karşı karşıyayız. Kuçuradi’nin hangi çıkarımını çürüttünüz? Kendi metafizik kabulünüze uymayan her düşünceyi kusurlu saymak, eleştiriyi daha başlamadan dogmanın emrine vermek değil midir?”
İşte o anda sizin o yüksek hüküm kürsüsü, bir mazeret masasına dönüşür. Kuçuradi’ye biçtiğiniz dar gömleği bırakıp kendi mantığınıza yama ararsınız. Çünkü “seküler” kelimesi bir çürütme argümanı değildir. Bir etiketten bütün bir felsefi hüküm çıkarmaya kalkınca, sayfalar çoğalır ama gerekçe çoğalmaz. Hocamı çağırmayayım diyorum; daha ilk soruda kanaatlerinizin dikişleri sökülecek!
Sonraki sayının kapağı da hazır: “Filozofu çürütmeye geldik, öncüllerimizi kaybettik.” Altına küçük puntolarla ekleyin: “Yüksek özgüven nedeniyle gerekçeler baskıya yetişmemiştir.” İşte o kapağın hakkını verirsiniz. Kuçuradi’ye filozofluk payesi biçerken kendi muhakemenizin hesabını veremiyorsunuz. Bir de bütün bu gösteriye Kant’ı şahit çağırıyorsunuz. Haydi ordan! Kant sizin neyinize?
Muhittin Çaçan


HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.