Bir evin penceresinden olayları izleyen adam, Arthur Schopenhauer’di. Avusturyalı askerlerin evine girmesine izin vermiş, barikatların arkasını görebilmesi için bir subaya opera dürbününü göndermişti.
Schopenhauer, bu olayı 2 Mart 1849’da takipçisi Julius Frauenstädt’a yazdığı mektupta anlatıyordu. Üstelik mesele dürbünle sınırlı değildi. 1852 tarihli vasiyetinde, 1848 ayaklanmalarının bastırılması sırasında sakat kalan Prusya askerlerine ve hayatını kaybedenlerin geride bıraktıklarına yardım sağlayan bir fonu mirasçısı olarak belirlemişti.
Schopenhauer’in babası varlıklı bir tüccardı. Kendisine kalan miras sayesinde geçimini üniversite maaşına bağımlı olmadan sağlıyordu. Buna karşılık çağdaşı Georg Wilhelm Friedrich Hegel, Berlin Üniversitesi’nde profesördü; geçimini akademik görevinden kazanıyordu.
Hegel devlete yüksek bir felsefi anlam yüklüyordu. Schopenhauer ise devletin metafizik bir yüceliğe sahip olduğunu kabul etmiyor, onu insanların güvenliğini ve haklarını korumak için gerekli bir kurum olarak görüyordu.
Yüzeysel bir okumayla mesele şöyle açıklanabilir: Hegel maaşını aldığı devleti savunuyor, Schopenhauer ise mirasının sağladığı bağımsızlıkla devleti eleştiriyordu. Oysa tarih, böylesine kolay hükümleri pek sevmez. İnsanların geçim kaynaklarını bilmek, düşüncelerini anlamaya yardımcı olur; fakat bir felsefeyi bütünüyle maaş bordrosundan veya miras hesabından çıkarmaya yetmez.
İki filozofun farklı gerekçelerle ihtiyaç duyduğu ortak bir zemin vardı: Düzenli bir siyasal hayat ve hukuki güvence. Biri geçimini sağlayan kurumsal yapıya, diğeri servetini ve bağımsızlığını koruyan hukuk düzenine dayanıyordu. Burada üzerinde düşünülmesi gereken mesele, devletin hangi gerekçelerle savunulacağıdır.
Hegel’in 1821 tarihli Hukuk Felsefesinin İlkeleri adlı eserine bakalım. Hegel, devleti bireylerin birbirleriyle çatışan çıkarlarını aşabilecekleri, ortak yaşamı ve özgürlüğü kurumsallaştırabilecekleri bir yapı olarak ele alıyordu. Ona göre devlet yalnızca güvenlik sağlayan bir mekanizma değildi; toplumun ahlaki ve hukuki bütünlüğünün de ifadesiydi.
Fakat Hegel’i yalnızca devlet maaşıyla konuşan bir filozof olarak nitelendirmek eksiktir. Aynı eserinde servetin belirli ellerde toplanmasını, yoksulluğu ve ekonomik eşitsizlikleri de tartışıyordu. Devlete önem vermesi, içinde yaşadığı toplumun sorunlarını görmediği anlamına gelmiyordu.
Schopenhauer ise İsteme ve Tasarım Olarak Dünya adlı eserinin ikinci cildinde devletin dışarıdan gelecek tehlikelere ve toplum içindeki haksızlıklara karşı güvenlik sağlaması gerektiğini anlatıyordu. Daha önemlisi, bireylerin kendilerini koruma görevini üstlenen iktidardan da korunmaları gerektiğini belirtiyor; yasama, yargı ve yürütmenin ayrılmasını bu bağlamda ele alıyordu. Demek ki devleti gerekli görmekle onu yönetenlere sınırsız yetki tanımak aynı şey değildi.
Buradan Schopenhauer’i bugünün demokratik hukuk devleti anlayışının temsilcisi saymak da doğru olmaz. Aynı metinde kalıtsal monarşiyi savunuyordu. Tarihsel kişilikleri kendi tezimize uygun birkaç cümleye sıkıştırmadan okumak gerekir: İktidarın tehlikesini görmek, her dönemde aynı siyasal çözümü benimsemek anlamına gelmez.
Devletin bulunmadığı veya otoritesinin parçalandığı bir düzende mülkiyetin, sözleşmenin, güvenliğin ve bireysel hakların korunması güçleşir. Fakat gücün hukukla sınırlandırılmadığı yerde de en zayıf olanın hakkı, en güçlü olanın tercihine bırakılabilir. Bu nedenle devleti yalnızca memurun maaşını ödeyen, tüccarın mülkünü koruyan bir teşkilat olarak görmek yetersizdir.
Devletin meşruiyetini değerlendirirken asıl ölçümüz, milletin bağımsızlığını ve vatandaşların haklarını güvence altına alabilmesi olmalıdır. Türk tarihinin en öğretici örneklerinden biri de tam burada karşımıza çıkıyor.
1919 yılına gidelim. Osmanlı Devleti Birinci Dünya Savaşı’ndan yenik çıkmış, Anadolu’nun çeşitli bölgeleri işgal edilmeye başlanmıştı. İstanbul’da hükümet vardı; fakat ülkenin bağımsızlığını koruyacak hareket serbestisi ağır biçimde sınırlanmıştı.
22 Haziran 1919 tarihli Amasya Genelgesi, vatanın bütünlüğü ve milletin bağımsızlığının tehlikede olduğunu belirtiyordu. Merkezî hükümetin İtilaf Devletleri’nin etkisi ve denetimi altında bulunduğunu, üstlendiği sorumluluğun gereklerini yerine getiremediğini ifade ediyordu. Ardından tarihî hüküm geliyordu: “Milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.”
Millî Mücadele’nin öncüleri, mevcut hükümetin yetersizliğini tespit ettikleri için milletin bağımsızlığından vazgeçmediler. Tam tersine, millî egemenliğe dayanacak yeni bir devlet düzeninin inşasına yöneldiler. 20 Ocak 1921’de kabul edilen Teşkilât-ı Esâsiye Kanunu’nun ilk maddesi bu dönüşümü hukuki bir ilkeye bağladı: “Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir.”
Devlet ile hükümeti birbirine karıştıran anlayışların üzerinde düşünmesi gereken tarihsel gerçek budur. Bir hükümetin yanlışına karşı çıkmak, devletin varlığına karşı çıkmak değildir. Bir kurumun işleyişini eleştirmek, millî egemenliği reddetmek anlamına gelmez. Devletin hukukunu, bağımsızlığını ve kurumsal devamlılığını korumak, zaman zaman onu yönetenlerin kararlarını sorgulamayı gerektirir.
Elbette 1848 Frankfurt olaylarıyla 1919 Anadolu’sunu aynı tarihsel şartların ürünü sayamayız. Frankfurt’ta devrimler çağının anayasa, temsil ve siyasal düzen tartışmaları içinde, Millî Meclise karşı bir ayaklanma yaşanıyordu. Anadolu’da ise dış işgal karşısında millî bağımsızlık ve egemenlik mücadelesi yürütülüyordu. Bu iki örneği yan yana getirmemin nedeni, birbirlerini açıkladıklarını ileri sürmek değil; otoritenin varlığı kadar dayandığı meşruiyetin de sorgulanması gerektiğini göstermektir.
Devlet, bir kişinin mülkü, bir zümrenin imtiyazı veya bir hükümetin ömrüyle sınırlı bir yapı olarak görülemez. Türk milletinin bağımsızlığını, ülkenin bütünlüğünü ve ortak hayatın hukuki düzenini korumakla yükümlüdür. Bu anlayış, devletin her kararını tartışılmaz kabul etmeyi gerektirmez. Kamu kurumlarını güçlü kılan, sahip oldukları yetkiler kadar o yetkileri hukuka uygun kullanmalarıdır.
Şimdi yeniden iki Alman filozofumuza dönelim. Hegel, devlette bireyin özgürlüğünün kurumsal temelini arıyordu. Schopenhauer ise devletin koruyucu işlevini öne çıkarıyordu. Ayrıldıkları noktalar ciddi olmakla birlikte, ikisinin düşüncesinde de devletin gerekli bir yeri vardı.
Bundan bütün fikirlerinin maaş veya miras tarafından belirlendiği sonucu çıkarılamaz. Fakat ekonomik konumları, devletten ne beklediklerini anlamamıza katkıda bulunur. Aynı dikkat, bugün devlet adına söylenen sözleri değerlendirirken de gereklidir.
Devleti yalnızca maaş aldığı sürece savunanın bağlılığı, çıkar ilişkisiyle sınanır. Devleti yalnızca mülkünü koruduğu sürece önemseyenin anlayışı ise vatandaşlık sorumluluğunu kişisel menfaate indirger. Oysa insanların can güvenliği, hukuki eşitliği, emeğinin karşılığı ve düşünce özgürlüğü, kişisel kazanç hesaplarının ötesinde ortak güvenceler ister.
Güçlü devletle keyfî yönetim aynı şey değildir. Devletin hukukla sınırlandırılması, meşru gücün hangi koşullarda kullanılacağını belirler. Vatandaş, hakkının bir yöneticinin iyi niyetine bağlı olmadığını bildiğinde kuruma güvenebilir.
Meselenin ironisi de burada beliriyor. Hegel’i devlet maaşıyla, Schopenhauer’i baba mirasıyla açıklayıp tartışmayı bitirenler, her iki geçim biçiminin de hukuki ve kurumsal bir düzene dayandığını gözden kaçırıyor. Birinin kürsüsü, diğerinin serveti vardı; ikisi de içinde yaşadıkları düzenin sağladığı güvencelerden yararlanıyordu.
Devleti savunmak için ne Hegel gibi profesör olmak gerekir ne de Schopenhauer gibi miras sahibi. Devleti savunmanın ölçüsü, milletin egemenliğine, bağımsızlığına ve hukukuna bağlılıktır. Bu bağlılığın değeri de kişisel menfaatle çatıştığında ortaya çıkar.
Schopenhauer’in üniversite felsefesine yönelttiği sert eleştirilerle, mülkiyetini de koruyan devlet gücüne duyduğu ihtiyaç yan yana duruyordu. Bunda tek başına bir tutarsızlık aramak gerekmiyor. Asıl tutarsızlık, kendisi için eleştiri hakkı isteyenin başkasının eleştirisini devlet düşmanlığı saymasında; ortak kurumları kendi konumuyla özdeşleştirmesinde başlıyor.
Devletle hükümeti hâlâ birbirine karıştıranlara Schopenhauer’in opera dürbününü uzatalım; belki makamın arkasındaki milleti de görürler. Gerçi dürbünün marifeti bellidir: Uzağı yakınlaştırır, görüntüyü büyütür; maaş bordrosunu anayasaya, koltuk sadakatini devlet şuuruna çeviremez.
Devletin bekasını kendi makamının ömrüyle ölçenler de zahmet edip biraz tarih okusunlar. Nice makam sahibi gelip geçti, memleket onların ardından da sabaha uyandı. İçleri rahat olsun; Büyük Türk milletinin devleti Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, oturdukları koltuğun dört ayağı değildir.
Muhittin Çaçan