
“Sonsuzluğa Kanat Açanlar” serisinde: Gökyüzü Onun Deli Sevdasıydı
Azerbaycan’ın sınırları ve gökyüzü daima vatanseverlik ruhuyla süslenmiştir.
30 Kasım 2021 tarihinde de vatanın gökyüzü, ömürlerini ona adayan pilotlarına bir kez daha kucak açıyordu.
Tatbikata hazırlanıyorlardı. Az sonra, masmavi gökyüzü onları yeniden kucaklayacak, vatanın emniyeti yolunda onlara başarılar dileyecekti.
Onlar yine gökyüzüne-kendilerinin ebedi mekanlarının korunmasına odaklanmışlardı.
O gün de onlar için alıştıkları bir gün olmalıydı, ama olmadı…
O gün onlar tükenmez sevdaları olan gökyüzüne son defa selam verip vedalaşacaklardı.
Helikopterde olan vatan şahinleri bu tatbikatın onlar için son görev olacağından habersiz idiler.
Hızı bölgesindeki “Karaheybet” hava üssünde, Devlet Sınır Hizmeti’ne ait “Mi-17” helikopterinin kaza yapması, Azerbaycan askeri tarihinde en ağır felaketlerden biri olarak hafızalara kazındı.
Tatbikat uçuşu sırasında aniden meydana gelen bu kazada üçü albay, beşi binbaşı, dördü yüzbaşı, ikisi teğmen ve biri sözleşmeli personel olmak üzere 14 asker ŞEHİT oldu, iki kişi ise yaralandı. Onlar, Devlet Sınır Hizmeti’nin en profesyonel, en tecrübeli vatan evlatlarıydı.
Bu yiğitlerin kahramanlığı yalnız “Karaheybet” ile sınırlı değildir. İkinci Karabağ Savaşı’nda da “Mi-17” helikopterlerinin pilotları, savaş meydanında eşsiz bir cesaret sergileyerek düşman güçlerine yıkıcı darbeler indirmişlerdi.
Onlar Azerbaycan Silahlı Kuvvetleri ve Devlet Sınır Hizmetinin en önemli hava araçlarından biri olan “Mi-17” ile savaş operasyonlarında keşif, askeri yük taşınması ve operasyonlara destek görevlerini yerine getirmişler.
Özellikle sınır karakollarının ve diğer birliklerin zor arazi koşullarına sahip bölgelere hızlı bir şekilde ulaştırılması ve savaş operasyonlarının sağlanmasında “Mi-17” helikopterleri önemli bir rol üstlenmiştir.
Pilotlarımız vatanın özgürlüğü ve egemenliği uğruna canlarını tehlikeye atmış, vatan sevgilerini fiilen kanıtlamışlardı.
Onlar, özgürlük, egemenlik ve toprak bütünlüğü uğruna canlarından geçmeği göze alan yiğitlerdir.
“Sonsuzluğa Kanat Açanlar” adlı bu proje; onların yaşamlarını, fedakârlıklarını, vatana olan sarsılmaz bağlılıklarını gün yüzüne çıkarmak ve gelecek nesillere gerçek bir kahramanlık örneği olarak aktarmak amacıyla kaleme alınmaktadır.
Değerli Okuyucum!
Bu yazının uzunluğu ilk bakışta size fazla gelebilir. Ancak bilmenizi isterim ki, bu satırlar yalnızca olayların ya da bilgilerin sıralandığı bir metin değildir. Bu makale, yarım kalan bir hayatın; hayalleriyle, ailesiyle, sevdikleriyle ve vatan uğruna gösterdiği eşsiz fedakârlıkla tamamlanan bir ŞEHİTLİK destanını anlatmaktadır.
ŞEHİTLER hakkında kısa yazmak benim için çok zordur. Çünkü her ŞEHİT; tamamlanmış bir ömür, derin bir hayat hikâyesi ve milletimizin ortak hafızasında silinmez izler bırakan bir kahramandır. Onların yaşamını, verdikleri mücadeleyi ve geride bıraktıkları değerleri birkaç cümleye sığdırmak mümkün değildir.
Zaten onların hakkını hiçbir zaman ödeyemeyiz. Hiç değilse, bu yazılar aracılığıyla aziz hatıralarını yaşatalım; ailelerine, yakınlarına ve onları minnetle anan herkesin yüreğine bir nebze olsun dokunabilelim.
İşte bu düşünceyle hayata geçirdiğim "Sonsuzluğa Kanat Açanlar" projesinin sıradaki kahramanı, ŞEHİT Pilot Yüzbaşı Hayyam Aliyev'dir.
Gökyüzünün rengi herkes için aynı olsa da, anlamı herkes için aynı değildir. Kimi ona bakıp geçer, kimi hayallerini ona anlatır, kimi ise bütün ömrünü ona bağlar.
Pilotlar için gökyüzü yalnızca bir çalışma alanı değildir; aynı zamanda bir yol, bir sırdaş ve bir kaderdir.
Onlar her havalandıklarında korkularını yeryüzünde bırakır; yüreklerinde taşıdıkları vatan sevgisini, görev bilincini ve yaşama tutkusunu göklere taşırlar.
Gökyüzü, kimseye bir ömür boyu ona eşlik edeceğine dair söz vermez; ne onu sevenlere ne de kendini ona adayanlara. Buna rağmen pilotlar her defasında yeniden kanatlanırlar. Çünkü onların bu sevgisi karşılık beklemeyen bir sevgidir.
Belki de bu yüzden pilotların kaderinde derin bir tezat vardır: en çok sevdikleri yer, bazen onların son durağı olur.
Yüzbaşı Hayyam Aliyev'in hikâyesi de bu tezatın içinden geçer. Göklere tutkun bir insanın, gökyüzünde kendine yer bulan bir pilotun ve vatan uğruna adını sonsuzluğa yazdıran bir subayın hikâyesidir.
Kahramanımız gökyüzünü büyük bir sevdayla sevdi. Bu sevgide ne şöhret ne de alkış aradı. Onun tutkusu; vatana hizmet eden bir subayın mesleğine, görevine ve sonsuz maviliklere duyduğu sarsılmaz sadakatti.
Gökyüzü yıllarca ona kucak açtı; onu vatan semalarında özgürce dolaştırdı, gökyüzüne duyduğu büyük sevdaya tanıklık etti ve sonunda onu sonsuzluğa uğurladı.
Bu yüzden Yüzbaşı Hayyam Aliyev anıldığında akla önce hüzün değil, vatana bağlılığı, mesleğine duyduğu sarsılmaz sadakati ve gökyüzüne olan eşsiz tutkusu gelir.
Her uçuş onun için yeni bir heyecan, yeni bir mutluluktu. Yiğit pilotumuz, ömrünün son anına kadar bu sevdanın peşinden yürümekten hiç vazgeçmedi. Ve sonunda, en büyük aşkı olan gökyüzü onu sonsuzluğa uğurladı; sonsuz maviliklerinde ebediyen bağrına bastı.
Hayyam'ın da bütün ŞEHİTLER gibi dudaklarında sonsuz bir tebessüm, bakışlarında ise ebediyete uzanan derin bir özlem vardır.
Kim bilir… O özlem dolu bakışlar bize neler anlatıyor, neler…
O bakışların derinliğinde kaybolmak, onu o derinlikte keşfetmek istedim.
Buna gücüm yetecek miydi? Onu geride bıraktığı hatıralarla gerçekten tanıyabilecek miydim? Bu sorular hep zihnimde dönüp duruyor.
Her hatıra, sanki onun ruhundan süzülüp gelen bir ışık gibi karşıma çıkıyor ve Hayyam'ın bugüne kadar bilmediğim bir yönünü bana gösteriyor. Ama anlıyorum ki bir insanı bütünüyle tanımak için yalnızca hatıralar yetmez. Yaşadığı duyguların, verdiği kararların ve sustuğu anların da izini sürmek gerekir.
Çünkü Hayyam'ı tanımak, bir ömrün sayfalarını çevirmek değil; o ömrü yeniden yaşamak gibidir.
Attığım her adımda şundan emin oluyorum: onu keşfetmek, sonu görünmeyen ve her durağında beni yeni bir Hayyam'la buluşturan kutsal bir yolculuktur.
Düşüncelerimde onunla sık sık bir araya geliyor, uzun uzun sohbet ediyorum. Bazen gülümseyerek, bazen de derin düşüncelere dalarak beni dinliyor.
ŞEHİT annelerinin pencere önünde durup uzaklara bakmayı neden bu kadar sevdiklerini, yıllar sonra onlar hakkında yazmaya başladığımda anladım.
Naile anne de beş yıldır pencerenin önüne geçiyor, bakışlarını uzaklara emanet ediyor.
O bakışlar ufukta oğlunu arıyor; hayalleri ve hatıralarıyla baş başa kalıyor.
Uzaklara bakmak onun için yalnızca bir alışkanlık değil; ŞEHİT evladına duyduğu sonsuz sevginin ve hiç dinmeyen özlemin sessiz ifadesidir.
Pencere önünde geçen saatler ise yüreğinde taşıdığı derin acının sessiz tanıklarıdır.
Hayyam çocukluğundan beri annesini hiç üzmedi. Sakin yaradılışlı, ağırbaşlı ve sevecen bir çocuktu.
Annesinin görev yaptığı okulda eğitim gördü. Örnek davranışlarıyla tanındı. Eğitim hayatı boyunca hiçbir öğretmeni ailesine onun hakkında bir kez olsun şikâyette bulunmadı.
Sık sık "pilot olacağım, gökyüzünde kanatlarımı açacağım" derdi. Bu söz, annesinin hafızasında ömür boyu yaşayacak en kıymetli hatıralardan birine dönüştü.
Lisenin son sınıfındayken öğrenciler arasında "Hatıra defteri" yazma geleneği vardı. Hayyam da o deftere en büyük hayalinin askerî pilot olmak olduğunu yazmıştı.
Liseyi bitirdikten sonra Havacılık Akademisi'ni kazandı. Eğitim hayatı boyunca hem okudu hem de çalıştı. Azmi ve çalışkanlığı sayesinde lisans ve yüksek lisans eğitimini başarıyla tamamladı.
Onu herkes severdi; fakat sıradan bir hayat yaşamadığını en iyi annesi hissediyordu.
Naile anne, oğlunun Allah tarafından seçilmiş kullardan biri olduğuna yürekten inanıyordu. Hayyam'ın hayatına baktıkça onda bütün güzel insani vasıfların toplandığını görüyordu.
O; sorumluluk sahibi, vatansever, çalışkan, vicdanlı, cesur, saygılı, büyüğünü küçüğünü bilen, tertemiz yürekli bir insandı.
Anne yüreği, oğlunda tek bir olumsuz özellik bile göremiyordu.
Şehâdetinden sonra ise zaman zaman hüzünle şöyle derdi:
“Keşke bu kadar temiz yürekli, bu kadar güzel huylu olmasaydı… Keşke biraz daha kusurlu olsaydı…Belki de yokluğu bugün içimizi bu kadar derinden yakmazdı…”
Hayyam'ın ömrünü karanlığa bürüyen o acı günden yalnızca iki gün önce kendisine yeni, bembeyaz bir pilot üniforması almıştı. ŞEHİT olduğunda üzerinde de o üniforma vardı.
Kar gibi beyaz pilot üniformasıyla ebediyete uğurlandı. Acaba o beyaz üniforma, sonsuzluğa kavuşacağının sessiz bir işareti miydi?
Annesi, Hayyam'ın şehadetinden sonra zaman zaman onun hatırasıyla konuşur, o günü hatırladığında titreyen bir sesle şöyle sorardı:
"Evladım, o yeni beyaz üniformayı kendine kefen olsun diye mi aldın?"
Hayyam ise annesinin hafızasında kalan o güzel tebessümüyle, sanki hâlâ karşısındaymış gibi sessizce susardı...
Vatan sevgisi ve görev bilinci onun hayatının en önemli değerlerindendi. Anne ve babasına sık sık şöyle derdi:
"Siz her şeye hazırlıklı olmalısınız. Biz her an ŞEHİT olabiliriz."
Naile anne ise her defasında bu sözleri duymak istemez, oğlundan böyle şeyler söylememesini rica ederdi.
O günlerde kendisine Lifan marka yeni bir otomobil de almıştı. Arabasını aldığı gün çocuklar gibi sevinmişti.
Direksiyonun başına geçip sevgiyle:
"Benim Lifan'ım..."diye seslenirdi.
Otomobiline büyük bir özen gösterir, onu her zaman tertemiz tutardı. Adeta bir bebeğe bakar gibi bakımını yapardı.
Her sabah erkenden evden çıkar, görevine giderdi. Uçuş günü olduğunda ise tarifsiz bir mutluluk yaşardı; sanki bir düğüne ya da bayrama gidiyormuş gibi heyecanlanırdı.
Hayatının her alanında olduğu gibi görevinde de son derece disiplinli ve sorumluluk sahibiydi.
Hayyam Aliyev hakkında hazırlanan belgesellerde, babası Alihan Bey ile annesi Naile Hanım, onun işten eve döndüğünde ilk olarak yanlarına geldiğini ve hâl hatırlarını sorduğunu özellikle dile getirirler.
Naile anne gözyaşları içinde şöyle anlatır:
"Her eve geldiğinde sanki evimize güneş doğardı. Yüzünde öyle bir nur vardı ki allah onu kendi nuruyla nurlandırmıştı. Oğlum gittikten sonra o nurun sebebini anladım.Meğer o, şehâdetinin nuruymuş."
"Anne, bir şeye ihtiyacın var mı? Bir şeye ihtiyacın olursa bana söyle, olur mu?"
Bu birkaç kelime, bir annenin yüreğine sığan koca bir dünyaydı. Çünkü o, oğlunun sesinde sevgiyi, şefkati ve kendisine duyulan derin vefayı hissederdi.
Hayyam sık sık yurt dışı görevlerine giderdi. Son görev yeri Rusya'nın Saratov şehri olmuştu. Döndüğünde ailenin her bir ferdine hediyeler getirmişti.
Kendisi ebediyete uğurlandı; getirdiği hediyeler ise ailesi için ondan kalan en kıymetli hatıralara dönüştü.
Hayyam, geride yalnızca hatıralar değil; gönüllerde silinmeyecek izler bırakan müstesna bir insandı. Ardında bıraktığı özlemin ve hasretin derinliğini anlatmaya kelimeler kifayetsiz kalır.
Anna Guseva, üniversiteden sınıf arkadaşıydı.
Hayyam hakkında bir yazı hazırladığımı söylediğimde, hiç tereddüt etmeden onunla ilgili anılarını kaleme alıp bana gönderdi.
O yazıyı hiçbir değişiklik yapmadan sizlerle paylaşıyorum:
“Anna Guseva. 2008 yılı – Millî Havacılık Akademisi.
15 Eylül... İlk ders günü. Akademinin bahçesine girdiğimde grubumuzdan ilk karşılaştığım kişi Hayyam oldu.
Sessiz, mütevazı, çok güzel gözleri olan bir delikanlıydı.
Beş yıl boyunca arkadaşlarımla,138R grubumla omuz omuza yürüdük. Bugün de onların hepsini çok seviyorum. Biz bir aile gibiyiz. Ama Hayyam benim için her zaman bambaşka biriydi.
Ne zaman bir sorunum olsa bana destek olur, beni korur, moral verirdi. Asla hile yapmaz, kimsenin kalbini kırmazdı. Su gibi tertemiz bir insandı...
İkinci Karabağ savaşı başladığında ona her gün yazıyor, bana cevap vermesini rica ediyordum. Onun için çok endişeleniyordum. O ise bana hep şöyle yazıyordu:
“Eni, merak etme, her şey yolunda.”
Bana her zaman “Eni” diye hitap ederdi...
Bugün bile sesi kulaklarımda. Sanki yine bana aynı şekilde sesleniyor...
Kasım geldi...
Grubumuzdaki herkes birbirini tek tek arıyordu. Ben de Hayyam'a yazdım...
Sessizlik...
Bana cevap vermesi için yalvardım. Cevap vermedi. Onsuz geçen zaman bana bir ömür kadar uzun geldi...
138R grubumuz artık hiçbir zaman eskisi gibi olmayacak.
Benim vefalı dostum, benim Hayyam'ım. Sen bizi her zaman korurdun...
Huzur içinde uyu. Allah sana rahmet eylesin..."
Kardeşi Ferman, dostları Reşad, Tahran ve pilot arkadaşları da Hayyam'dan büyük bir sevgiyle söz ediyor, birlikte yaşadıkları güzel günlerin unutulmaz hatıralarını paylaşıyorlar.
ŞEHİTLERLE ilgili çalışmalara başlamadan önce kendime hep şu soruyu sorardım:
" ŞEHİT babaları evlatlarından bahsederken neden gözlerini uzaklara diker, neden sözleri yarım kalır?”
Bu sorunun cevabını ŞEHİT ailelerini yakından tanıdıkça anladım.
Bazı acıların dili yoktur. Onlar insanın gözlerinde, sesinde ve sessizliklerinde yaşar.
Bir ŞEHİT babası evladından söz ederken aslında bir ömrü yeniden yaşar; ilk adımlar, okul günleri, birlikte geçirilen yıllar ve son görüş...
Dudakları konuşmak ister, fakat yüreği hatıraların ağırlığını taşır.
Bu yüzden bazen susar, bazen gözyaşları sözlerin yerini alır. Çünkü evladını toprağa emanet etse de onun hatırasını ömrünün sonuna kadar yüreğinde yaşatır.
Kahramanımızın babası Alihan Bey'de de bu derin acıyı gördüm.
Evlat hasretiyle yaralanmış yüreğinin sesini hıçkırıkları arasında dile getiriyordu:
"Bir oğul olarak beni omzunda taşıyıp defnetmesi gerekirken, ben onun tabutunu başımın üzerinde taşıdım. Bu, hayatın doğal düzenine sığmaz. Baba oğlunun omzunda gider; oğul babasının omuzlarında gitmez...
Ben onsuz hâlâ yaşadığıma inanmıyorum. Zaten yaşamak da istemiyorum. Keşke elleri, ayakları olmasaydı... Ama nefesi gidip gelseydi, hayatta olsaydı..."
Bu sözlerden sonra yine hıçkırıklar, yine gözyaşları...
Bazen bir babanın çektiği acıyı bin cümleyle anlatmak mümkün değildir. Birkaç kelime ve birkaç damla gözyaşı her şeyi anlatmaya yeter.
Alihan Bey'in gözyaşlarında yalnızca evlat acısı değil; yarım kalmış hayaller, söylenemeyen sözler, sarılamadığı günler ve hiç dinmeyecek bir evlat özlemi vardı. O özlemin ve acının ağırlığı, sözlerinde şöyle dile geliyordu:
"Beni oğlumu teşhis etmem için morga çağırdılar. Gittik, uzun süre bekledik. Sonra cenazeler getirildi.
Kimlik tespiti için örnek aldılar. Bunu görünce, teşhis edilebilecek durumda bir beden olmadığını anladım. Onu vücut yapısından ve dişlerinden tanıdım.
Dinî geleneklerimize göre ŞEHİTLER bu durumda yıkanmadan ve kefene sarılmadan da defnedilebilir. Yine de gül suyu aldım. Oğlumun naaşını gül suyuyla usulüne uygun şekilde yıkadım. Elimden gelen yalnızca buydu."
Yine hıçkırıklar, yine gözyaşları...
ŞEHİT babasının yüreğindeki evlat acısı bir an olsun dinmiyor.
Bir babanın kendi evladını o hâlde görmesinin ne demek olduğunu hayal edebiliyor musunuz?
Alihan Bey, oğlunun ardından taşıdığı büyük acıyı şu sözlerle dile getiriyordu:
"O benim hem oğlumdu, hem kardeşim, hem dostum, hem de sırdaşımdı. Evladım elimden gitti.
Savaş sırasında kendimi buna bir nebze hazırlamıştım. Her iki oğlum da II. Karabağ Savaşı'nda görev yapıyordu.
İçimden, “İkisinden biri ŞEHİT olabilir.” diye geçirmiştim. Ama insan bazı gerçeklere hazırlıklı olduğunu sansa da, o an geldiğinde yaşadığı acının ağırlığını taşıyamıyor.
Zaferden üç ay sonra kalp krizi geçirdim. Bir yürek bu kadar acıya ne kadar dayanabilir?
Ben her gece ilaç alarak uyuyorum. Gecenin bir yarısında uyanıyor, sabaha kadar ağlıyor ve bir daha uyuyamıyorum.
Onun sesi hâlâ telefonumda duruyor. Ama o kayıtları bugüne kadar dinleyemedim, dinleyemiyorum.
İşten geldiğinde bana sarılırdı. Ben de ona, “kalbimin şarjı bitti, başını sol tarafıma koy da kalbim senden şarj olsun.” derdim.
En büyük hayali, ikimiz de emekli olduktan sonra arabayla bütün dünyayı karış karış gezmekti.
O ŞEHİT oldu... Ama Palmali Şirketler Grubu tarafından Hayyam'ın adının verildiği gemiyle, gitmeyi hayal ettiği ülkeleri ruhu dolaşacak.
Onun oğluna kendi ismimi verdim; soyadını da Alihanzade koydum. Şimdi tek isteğim, Hayyam’ımın emaneti olan torunum Alihan’a sahip çıkmak ve ona destek olabilmek.
ŞEHİTLER cennettedir. Ama ben bu dünyada öyle bir cehennem ateşinin içindeyim ki, o ateş bugün de beni yakıyor ve son nefesime kadar yakmaya devam edecek.
Benim tek bir dileğim var: Allah bir daha hiçbir anneye, hiçbir babaya bu acıyı yaşatmasın. Keşke son ŞEHİT benim evladım olsun."
Onu tanıyan herkes aynı cümleyi söylüyor:
"Çok temiz kalpli bir insandı."
Belki de insanın ardından söylenebilecek en büyük söz budur. Çünkü bir ömür; makamlarla, unvanlarla ya da madalyalarla değil, insanların yüreğinde bıraktığı izlerle ölçülür. Hayyam'ın en büyük başarısı da işte budur.
Bugün o; annesinin dualarında, babasının gözyaşlarında, oğlunun geleceğinde, kardeşinin ve dostlarının yüreğinde yaşamaya devam ediyor.
ŞEHİTLER ölmez...
Onlar, ardında bıraktıkları sevgi, özlem ve onurlu hatıralarla sevdiklerinin yüreğinde, milletinin hafızasında ve tarihin sayfalarında sonsuza dek yaşamaya devam ederler…
ÖZGEÇMİŞ
Yüzbaşı Hayyam Alihan oğlu Aliyev 17 Aralık 1990 tarihinde bakü'de doğdu.
1997-2008 yılları arasında Bakü'nün Surahanı ilçesinde bulunan, Albert Agarunov adını taşıyan 154 no'lu ortaokul ve lisenin rusça bölümünde eğitim gördü.
2008 yılında liseden mezun olduktan sonra Azerbaycan Millî Havacılık Akademisi'nin "Hava araçları ve motorlarının teknik işletimi" bölümünü kazandı.
2013 yılında akademiden mezun olduktan sonra zorunlu askerlik hizmetine çağrıldı. Azerbaycan Cumhuriyeti Devlet Sınır Hizmeti'ne bağlı bir askerî birlikte er olarak görev yaptı. Ardından subay hazırlık kursunu başarıyla tamamladı.
Askerlik hizmetini tamamladıktan sonra DSH Havacılık birliğinde göreve başladı. Kısa sürede komutanlarının ve silah arkadaşlarının takdirini kazandı. Görev süresi boyunca uçuş teknisyeni, uçuş mühendisi ve askerî havacılık silahları amiri olarak görev yaptı. Üstün başarıları sayesinde Yüzbaşı rütbesine yükseldi. Görevindeki profesyonelliği ve üstün hizmetleri nedeniyle birçok kez takdir belgesiyle ödüllendirildi.
İkinci Karabağ Savaşı sırasında Kubadlı ve Zengilan yönlerinde gerçekleştirilen muharebe operasyonlarında, yaralı askerlerin güvenli bölgelere tahliye edilmesinde aktif görev aldı.
30 Kasım 2021 tarihinde, Karaheybet Havacılık Poligonu'nda gerçekleştirilen eğitim uçuşu sırasında, Devlet Sınır Hizmeti'ne ait 20136 kuyruk numaralı Mi-17 askerî helikopteri kaza yaptı.
Meydana gelen kazada Yüzbaşı Hayyam Aliyev, birlikte görev yaptığı 13 silah arkadaşıyla birlikte kahramanca ŞEHİT oldu.
Yüzbaşı Hayyam Aliyev, "Azerbaycan Sınır Muhafız Teşkilatının 100. Yılı" jübile madalyası ile ödüllendirildi. Ayrıca, Azerbaycan Cumhuriyeti devlet sınırlarının korunması, ülkenin toprak bütünlüğünün savunulması ve kendisine verilen görevleri üstün cesaretle yerine getirmesi nedeniyle, Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev'in 17 ağustos 2022 tarihli kararıyla, vefatının ardından “3. Derece Vatana hizmet için" nişanı ile taltif edildi.
Hayyam'ın doğup büyüdüğü Emircan kasabasında adına bir çeşme yaptırıldı ve bir caddeye ismi verildi.
Hayyam Aliyev evliydi. Geride, vatanına emanet kalan bir erkek evladı bıraktı.
Halide Halid
Araştırmacı Yazar

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.