İnancın gösterişle ikame edilmesi

İnancın gösterişle ikame edilmesi

Din sömürücüsü din adamları, siyasetçi, cemaat ve sözde tarikatçı şeyhler, vahyin asıl iman ve ahlak değerlerinden çok, hurafe yoluyla kültürleşen inanç yorumlarını ön plana çıkarıyorlar.

A+A-

Doğruluğu hakkında herhangi bir kanıt aramaya gerek kalmaksızın inanılan görüş ve değer yargıları bütünlüğüne inanç sistemi denilmektedir.

281ae087-ee34-4d8d-906e-30b6b3dab04a-089.jpg

Dinler, esas itibarıyla “inanmak” fiili üzerinde oluşan bir sosyal kurumdur. İnanma ihtiyacı, insandaki belirsizliği giderme arzusundan doğmaktadır. İnsanlar, inanma eylemiyle belirsizlikleri anlama çabalarının önemli bir kısmına kısa ve kolay yoldan cevap bulmuş oluyor. Bu anlamda, din, üstün bir güce doğrudan inanmayı ve bağlanmayı ifade ediyor.

İnançların temel işlevi

Bütün inanç sistemleri, kişi davranışlarını ve toplum hayatını düzenleme öngörüsüne bağlı olarak birçok ilke, kural ve değer yargıları gibi öğretilere sahiptir. Bunların asıl amacı, inanan insanların iyiliğe, doğruluğa, huzura, güvenliğe kavuşmasını sağlamak, yani kişilerin “insanlaşması” sürecine katkıda bulunmaktır. Her din, birtakım simge, ibadet, tören ve görsellere de sahiptir. Dinsel simge, söylem, ibadet ve törenler, belirli bir dinden olmanın temel göstergesi olup, inanan insanlarda kolektif heyecan ve duygu yaratma işlevi görmektedir.

Dinlerin özü, her şeyden önce birer öğreti ve inanç sistemi olarak, insanı yaratılışın kökeninde olan sevgiye ulaştırmaya; kendisine, çevresine, başka insanlara, doğaya hiçbir zarar vermeden varlığını sürdürme amacına yöneliktir. Din, inanan insanın, kendisini, çevresini, başka insanları, doğayı, daha iyi ve verimli bir şekilde geliştirmesini sağlamaya teşvik eder. Bu anlamda, inanç sahibi kişilerin mensubu oldukları din, onların insani nitelikler kazanmalarına katkı sağlıyorsa temel amacına ulaşmış olur.

İnançların özüne karşıt aşırı görsellik

Dinler, kendilerinin diğer dinlerden ayırt edilmesini sağlamak ve mensuplarının istenilen davranışları fiilen gerçekleştirmelerini güvence altına almak üzere, kendi inanç sistemlerine göre birçok simge, söylem, ibadet, tören ve birtakım görsellerle belirli bir dinsel çerçeve oluşturur. Bu dinsel çerçevenin içi, inanç sisteminin özünü, değer yargılarını ve anlam dünyasını temsil eder. Dinin özünü oluşturan kök değerlerin, inananların büyük ölçüde hayat tarzına yansıması beklenir. Sahip olunan inanç değerleri ile kişilerin bu konudaki tutumları arasında davranışsal bir tutarlılık ve bütünlük olmalıdır. Ancak, zaman içerisinde çeşitli çıkar ve baskı gruplarının, kimi zaman zoraki müdahaleleri, çoğu zaman da dindarlık kisvesiyle yaptıkları manipülatif yorumları sonucunda, dinlerin özünü oluşturan değer yargıları ile mensuplarının fiilî dinsel yaşantıları arasında devasa zıtlıklar ortaya çıkıyor. Gerçek hayatta dinlerin, kitleler üzerinde çok büyük bir etkisinin olması nedeniyle zaman içinde çoğu inanç sisteminin kök değerlerinde büyük sapmalar meydana getiriliyor. Ayrıca, çeşitli kültürel etkileşimler sonucunda başka inanç öğeleri karışıyor.

Otoriteler inanç sistemlerini dönüştürüyor

Tarihsel süreç içinde inançların pratiğinin, çoğunlukla iktidar ve otorite sahipleri ile çeşitli toplum katmanlarının beklentileri doğrultusunda -aslına pek uymayan – birbirinden farklılaşmış birtakım kalıplara sokulduğu çok sık görülür. Bu farklılaşmış inanç türleri, günümüzdeki kitle iletişim ve bilişim süreçleri aracılığıyla hızla yayılarak dinsel ve ahlaki değer yargıları konusunda çok ciddi sapmalara ve çarpıklıklara yol açıyor.

İnanç sistemlerinin ahlaki boyutu büyük ölçüde göz ardı edilerek, dinin temel amaçlarının yerini, aşırı bir biçimde dinsel simge, söylem ve törenlerle çeşitli görsellikler dolduruyor. Bu şiddetli inanç görselliğinin ve görünürlüğünün arkasında, aslında olmaması gereken çok sayıda hukuksuzluk, ahlaksızlık, çarpıklık ve günahlar örtülüyormuş izlenimi doğuyor. Dinin özdeğerlerinin, inanan insanların davranışlarına fiilen yansıması yerine, özünden koparılmış dinsel görsellik ve görünürlük hızla çoğalıyor.

Kur’an İslam’ı ve Hakk’a kulluk

Kur’an’daki İslamiyet’in temel öğretisi, bireysel ve özgür irade yoluyla Hakk’a kulluk yapmaktır. Hakk’a kulluğun en sağlam güvencesi ise yeryüzünde dünyevi otoritelere boyun eğmeden ve itaat etmeden özgürce yaşamaktır. Hak’tan başkasına kulluk yapılması, Allah’a bir tür “şirk” yani “ortak” koşmaktır. İnanan insanın bütün kulluğunu (ibadetini), hiçbir şeyh, topluluk ve kurumun aracılığı olmaksızın doğrudan Allah’a yapması istenir. Kur’an’da öngörülen ibadetler, yalnızca Allah’a kulluk yapmak ve O’ndan yardım dilemek amacına yöneliktir (Fatiha Suresi / 5). İyi bir kulun, dinsel anlamda yeryüzüne yönelik yapacağı görev ise insanlığa, hayata ve doğaya katkıda bulunmaktır. Üretmek, adaletle paylaşmak, verimli ve yaratıcı olmak üzere, elinden geldiğince ve gücü yettiğince çalışmaktır. Çünkü, “İnsan için ancak çalıştığı vardır.” (Necm Suresi / 39)

Kulluk algısı ve inancı, her inanç sisteminin olduğu gibi İslamiyet’in de temelidir. Kur’an’a göre kulluk, bedensel, zihinsel ve duygusal olarak yalnızca Allah’a yapılır. Asla, diğer iktidar ve otorite sahiplerine yakınlık kurmanın bir aracı olamaz. Kur’an’ın buyurduğu fiilî ve mali ibadetlerin mantığı ve gerekçesi, kulluğun yalnızca Allah’a yapıldığının göstergesidir. Bu yüzden, Allah’a kulluğun, başka insanlara, topluluklara, iktidarlara veya otoritelere illa da gösterilmesi gereği yoktur.

Her türlü fiilî ve mali ibadet, kulluğun gerçek ve gösterişsiz olarak yalnızca Allah’a yapılacağı bilinciyle yapılıyorsa Kur’ani bir anlamı vardır. Sözgelimi, her ibadetin, mutlaka gösterişten uzak ve yalnızca Allah’ın rızasına uygun olacağına dair niyet şarttır. Aksi takdirde, Maun Suresinde 4-6 ayetlerde ifade edilen namaz üzerinden simgeleştirilen gösterişe dayalı ibadet durumu ortaya çıkar: “Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki; Onlar namazlarını ciddiye almazlar; Onlar (namazlarıyla) gösteriş yaparlar.” Bu ilahî mesaj, aslında analojik olarak namaz üzerinden bütün dinî değerleri ve hareketleri kapsar.

 

Müslümanlığın popüler kültürleşmesi ve siyasallaşma

Popülist ve siyasal İslamcı anlayışlar, çoğunlukla dinin özüne uymak yerine, dinî simgelerin, törenlerin, görsellerin örtüsü altında dini, kendi çıkarlarına göre uydurmak kurnazlığına sapıyorlar. Bu bağlamda, asıl vahiy inancını asli anlam bağlamından kopararak, yerel kültürler aracılığıyla popülist yorumlar-yani hurafeler- oluşturuyorlar. Kişisel ve topluluk çıkarlarıyla oluşturulan popülist inanç kültürü, doğrudan Hakk’a yönelinmesi gereken ibadetleri bile dinsel bir gösteriye ve şekilciliğe dönüştürüyor.

Söz gelimi, din sömürücüsü din adamları, siyasetçi, cemaat ve sözde tarikatçı şeyhler, vahyin asıl iman ve ahlak değerlerinden çok, hurafe yoluyla kültürleşen inanç yorumlarını ön plana çıkarıyorlar. Asıl iman esaslarıyla uyuşmayan, hatta çoğu zaman tam aksi yönde hurafe hâline gelen kültürel anlayış ve alışkanlıkları görsel araçlarda şekle dönüştürerek dinin özüymüş gibi sahipleniyorlar. Özellikle siyasal dinciler, akıl ve bilim ile asıl iman esaslarına dayalı olması gereken düşünce ve politikalarda liyakat ve adalet gibi değerlerden uzak durdukça başarısız oluyorlar. Başarısızlığın ve çözemedikleri sorunların üzerini, dinsel içerikli propaganda örtüsüyle kapatmaya çalışıyorlar. Bu kapsamda, din adına üretilen hurafe ve popülist kültür öğelerini eleştirenlere karşı, sanki asıl dinî değerlere karşı çıkılıyormuş polemiği üzerinden saldırıyorlar.

Siyasal dinci, cemaatçi, sözde tarikatçı ve güdümlü milliyetçi topluluklar, inandıklarını iddia ettikleri dini ve ahlaki değerleri, akıl ve bilimle uzlaştırma anlayışından oldukça uzak duruyorlar. Ancak, diğer taraftan, aklın ve bilimin maddi ve teknolojik imkanlarını kullanıyor, siyasal ve medeni haklardan yararlanıyor; bütün bunların ana kaynağı olan akılcı düşünce ve bilime dayalı cumhuriyet rejimine karşı da savaş açıyorlar. Allah’ın insanlara verdiği aklı kullanma ve düşünme yetisini görmezden gelerek, Allah’ın “aklı kullanmakla” ilgili imkân ve buyruklarına nankörlük ediyorlar. İnanç üzerinden yaygın bir ikiyüzlülük yapıyorlar. Tıpkı, “Muhakkak ki insan Rabbine karşı nankördür.” (Âdiyât Suresi/6) ayetinin işaret ettiği gibi, özdeğerlerden koparılmış dinsellik görünümleri üzerinden, kendi inançlarının kök değerlerine karşı nankörlük ediyorlar.

 

Kur’an topluma kendini düzeltme sorumluluğu yüklüyor

Toplumsal sorunlara akılcı ve bilimsel çözümler getirme yetenek ve becerisinden uzak duran siyaset anlayışları, kendi taraftarı olan kitleyi, onların inanç ve değer yargılarının kök değerleriyle değil de kendilerine rant sağlayıcı simge ve görünürlük üzerinden avlamaya çalışıyorlar. Oysa, her inanç sahibi, inandığı dinin kök değerlerini öğrenmek suretiyle kendilerinin inançları üzerinden aldatılmasına tavır almalıdır.

. “….Muhakkak ki, bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez…”( Ra’d Suresi /11) ayeti çerçevesinde, olumlu anlamda toplumsal değişimin asıl sorumluluğu topluma yüklenmiştir. Toplumların, aşağılık ve rezil bir durumdan daha iyi ve ileri düzeye geçişleri için bizzat toplumlara sorumluluk yüklenmiştir. Kur’an’ın genel metodolojisi bakımından her türlü insani ve toplumsal etkinlikte “aklın kullanılması” ve “düşünmenin” vurgulanmasına bakılırsa toplumun kendini değiştirmesinde kullanacağı en büyük kılavuz akıl ve bilim olmalıdır.

Sonuç olarak, sosyolojik anlamda laiklik ilkesi de tam bu noktada değer kazanmakta ve dinlerin değerlerinin korunmasında hukuki ve ahlaki kalkan görevi görmektedir. Laiklik ilkesine açıktan ya da örtülü olarak karşı çıkanlar, aslında dinlerini yaşamaktan çok, dinlerinden hasılat yapma tutkusunda olan dinbazlardır. Ancak, dinbazlığın bu kadar yaygınlaşmasının asıl sorumlusu da bizzat kendi dinlerinin öz değerlerini bilmeyen ve tanımayan kişi ve topluluklardır.

 

Feyzullah Eroğlu

Yazar: Feyzullah Eroğlu

 

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.