Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

CAM KIRIKLARI

A+A-

 

Mutfağın küçük penceresinden ince ince bir yağmur süzülüyordu şehre. Gri gökyüzü, camdaki su izleriyle birleşiyor, dışarıdaki hayatı puslu bir rüyaya dönüştürüyordu. Sokaktan geçen birkaç insanın şemsiyesi, bulanık gölgeler gibi kayıp gidiyordu; her biri başka bir yere, başka bir hayata yetişme telaşındaydı. Suzan, tezgâhın kenarına dayanmıştı. Elindeki çay bardağını, yıllardır tekrar edilen bir alışkanlık gibi tutuyordu ama ne sıcaklığını hissediyor ne de kokusunu duyumsuyordu. Bardak soğudukça, içindeki bir şeyler de onunla birlikte soğuyordu sanki. 

   Gözleri, masanın üzerindeki telefona takılıydı. Sessizdi. Fazla sessiz. Suzan bu sessizliği tanıyordu; umutla beklenen bir sessizlik değildi bu. İnsanın içini kemiren, kulaklarda uğuldayan bir boşluktu. İçinde yükselen çığlık, dışarıdan bakıldığında sıradan bir akşamın suskunluğundan ibaretti.

   Serkan yine geç kalmıştı. Saat kaç olursa olsun, hep aynı cümleyle geleceğini biliyordu. “Toplantı uzadı,” diyecekti. Birkaç kelimelik bir özür, ardından yüzeyde kalan bir sarılma… Sonra evin içine çöken o ağır, nefessiz sessizlik. Ama bu kez farklıydı. Bu kez sessizlik, kelimelerin yokluğundan ibaret değildi. Bu kez sessizlik, bir itiraftı.

   Sabah…

   Serkan aceleyle evden çıkarken, paltosunu sandalyenin arkasında unutmuştu. Onu dolaba kaldırmak için eline aldığında cebindeki sert kâğıdı hissetmişti. Önce önemsememişti. Sonra, içindeki o tanıdık sıkıntı… Kâğıdı açtığında zaman durmuştu.

   Hilton, Ankara.

   2 kişi, 1 gece.

   King süite.

   O an bağırmamıştı. Ağlamamıştı. Faturayı buruşturup çöpe de atmamıştı. Tam tersine… Ütüyü ısıtmış, kâğıdı titizlikle düzeltmişti. Sonra cüzdanına koymuştu. Belki de her baktığında yeniden kanasın diye. Çünkü canı acırsa, hâlâ bir şey hissediyor demekti. Hâlâ yaşıyor, hâlâ hatırlıyordu.

   On üç yıl önce tanışmışlardı. O zamanlar hayat daha hafifti. Konuşmak kolay, susmak zarifti. Serkan onu dinlerdi; gerçekten dinlerdi. Suzan konuşurken sözünü kesmez, gözlerini kaçırmazdı. Onun fikirleri, düşünceleri, hayalleri vardı ve Serkan bunlara değer verirdi. Suzan ilk kez birinin yanında kendini “görünür” hissetmişti.

   Birlikte yaşlanmak fikrine inanmıştı. Sahil kasabasında küçük, taş bir ev… Pencere önünde kitaplar, belki bir köpek… Akşamüstleri sessiz yürüyüşler. Klişeydi belki ama Suzan için klişe değil, samimiydi. Çünkü o hayallerin içinde sevgi vardı.

   Sonra her şey yavaş yavaş soldu. Ne birden ne gürültüyle… Sessizce.

   Serkan’ın ilgisi azaldı. Dokunuşları eksildi. Sözleri kısaldı. Evde giderek büyüyen o görünmez boşluk, Suzan’ın içini kemirmeye başladı. Önce anlamaya çalıştı. Sonra kabullendiğini sandı. Kadınların çoğu gibi, içindeki uyarı seslerini bastırdı. “Yoğun sadece,” dedi kendine. “Belki de ben fazla hassasım…”

   Ama biliyordu. Sevdiği adam, gözlerinin önünde başka birine dönüşüyordu. Serkan artık “biz” değil, “ben” diyordu. Telefon konuşmaları kısa ve gizliydi. Geceler uzun, sabahlar aceleciydi. Ev, iki yabancının aynı çatı altında nefes aldığı bir yere dönüşmüştü.

   Kapı açıldığında yağmur hâlâ yağıyordu. Serkan içeri girdi. Üzerinde pahalı bir ceket, elinde kısa bir çanta vardı. Yüzünde yoğun ama hesaplı bir gülümseme… Gözleri Suzan’a değdiği an kısa bir duraksama yaşadı. Sonra alışıldık tonuyla konuştu:

   “Hayatım, kusura bakma. Bugün de uzadı işler.”

   Suzan cevap vermedi. Çay bardağını tezgâha bıraktı. Bardak, tezgâha hafifçe çarptı; camdan ince bir ses çıktı. Yavaşça cüzdanına yürüdü. İçinden faturayı çıkardı ve Serkan’a uzattı. Sessizce ama kararlılıkla.

   “Bu da iş toplantısından mıydı?” dedi gözlerinin içine bakarak.

   Serkan’ın eli kâğıdı tutarken titredi. Gözleri bir an için kaçacak yer aradı. Tavana, pencereye, yere… Sonunda yere sabitlendi. Sanki bakarsa daha büyük bir suç işleyecekmiş gibi kaçırıyordu gözlerini. Ama Suzan, onun kaçtığı her noktayı tek tek izliyordu.

   “Ben… açıklayabilirim,” dedi kısık bir sesle.

   “Gerek yok,” dedi Suzan.

   O an, zihninde yıllar öncesine ait bir sahne canlandı. Yaz tatilinde gittikleri küçük bir kasaba… Deniz tuzu saçlarında, Serkan omzuna havluyu atmış, onun ıslak saçlarını kuruluyordu. İkisi de gülüyordu. 

   “Bir gün üzülürsen, hep bu anı hatırla,” demişti Serkan. 

   Suzan o günü defalarca hatırlamıştı. Serkan ise… belki hiç hatırlamamıştı. Ya da kolayca unutmuştu.

   “Adını bile bilmek istemiyorum,” dedi Suzan. Sesi sert değildi ama netti. “Beni onunla değil, yalanlarınla aldattın. Ve en kötüsü…” Bir an durdu. “Kendimi affedemiyorum. Seni severek geçirdiğim yıllar için.”

   Serkan konuşmak istedi. Dudakları aralandı ama kelimeler boğazında kaldı. Çünkü bazı suskunluklar, bütün itiraflardan daha ağırdı.

   Suzan montunu aldı. Kapının eşiğine geldi. Ayakkabılarını giymedi. Yağmur hızlanmıştı. Sokak, karanlık ve ıslaktı.

   “Cam kırıkları gibi dağıldım,” dedi kapıyı açarken. “Ve artık hiçbir yerim kesmiyor. Belki bu da bir iyileşme şeklidir.”

   Kapıyı kapattı. Ardında bıraktığı sessizlik, geçmişin gölgesinden daha ağırdı. Dışarıda dünya hâlâ kirliydi, hâlâ ıslaktı. Ama Suzan’ın içinde bir şeyler kuruyordu artık. Belki bir öfke, belki bir umut… Belki de yıllardır susturduğu kendi sesi.

   O gece bir kadın karanlığın içine doğru çıplak ayaklarıyla yürüdü. İçinde bir hayat bitmişti. Ve bir başkası, sessizce filizlenmeye başladı.

Bu yazı toplam 403 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.