Kapının önündeki hayat
Adam yalnız yaşıyordu. Yalnızlığını kabullenmiş gibi görünse de, aslında onunla her gün yeniden tanışıyordu. Çünkü yalnızlık bir durum değil, insanın içine yavaş yavaş yerleşen bir alışkanlıktı; tıpkı zaman gibi, fark edilmeden büyür, kök salar, sonra insanın kendisiymiş gibi davranmaya başlardı.
Sabahları kapısını kilitleyip asansörden inerken, akşamları anahtarı çevirmeden önce bir an duraksayıp içeri girmeyi geciktirirken… Hep aynı sessizlik onu bekliyordu.
Sessizlik… İnsanın kendi iç sesini en çok duyduğu yerdi belki de. Ve bazen insan, en çok kendinden yorulurdu.
Ta ki o kediye kadar.
Ne zaman başladığını tam hatırlamıyordu. Bir gün apartmanın girişinde karşılaşmıştı onunla. Zayıf, ince, ürkek, gözleri gereğinden fazla anlamlı bir dişi sokak kedisi. Hayatın sertliğini erken öğrenmiş canlıların gözlerinde olur ya o tanıdık ifade… İşte öyle bir bakışı vardı.
İlk gün sadece bakışmışlardı. İkinci gün adam marketten aldığı mamayı açıp dökmüştü önüne. Üçüncü gün kedi kaçmamıştı. Dördüncü gün ise adam hem başını okşamaya hem de konuşmaya başlamıştı:
“Sen de mi yalnızsın?”
Kedi cevap vermemişti elbette. Ama gitmemişti. Başının okşanmasından duyduğu huzuru, adamın ayağına sürtünerek anlatmıştı. Çünkü bazı canlılar konuşmaz ama yine de en doğru şeyi söylerlerdi.
Zamanla bu küçük karşılaşmalar bir alışkanlığa dönüştü. Adam sabah evden çıkarken, akşam eve dönerken binanın önüne mutlaka bir şeyler bırakıyordu. Bazen yaş mama, bazen süt, bazen sadece kuru mama… Kedi ise hep oradaydı. Bazen apartmanın girişinde, bazen önündeki bahçede. Ama hep yakında.
Hayat da böyleydi aslında; bazı varlıklar, tam ihtiyaç duyduğun anda hayatına girmezdi. Önce etrafında dolanır, seni izler, seni alıştırır… Sonra bir gün fark edersin ki, onsuz geçen zamanın eksikliğini taşıyorsun.
Adam evine her gelişinde apartmanın önünde onunla konuşmayı sürdürdü. Gününü anlatır gibi, içini döker gibi. Kedi dinler gibi yaptı. Belki de gerçekten dinliyordu. Çünkü dinlenmek… anlaşılmaktan önce gelen bir ihtiyaçtı.
Bir süre sonra adam fark etti. Kedi, bazen kuru mama yerken kendi kendine bağırıyor, ön patisiyle yanağını tırmalamaya çalışıyordu. Adam önce tereddüt etti. Sonra onu kucağına alarak veterinere götürdü.
“Gingivitis diye düşünmüştüm ama değilmiş. Azı dişlerinden biri iltihaplanmış ama kurumuş, dişi çekivereyim.” dedi veteriner. “Bir şey yiyemediği için böyle zayıf kalmış.”
Adam bir an durdu.
“Bunu kısırlaştırabilir miyiz.”
Veteriner başını salladı.
“Biraz beslenip güçlenmesi lazım, daha çok küçük.”
Hayat, her canlıya aynı anda her şeyi vermezdi. Bazen yaşamak için önce güçlenmek gerekirdi. Bazen de çoğalmak için hayatta kalmak…
Adam tekrar apartmanın önüne geldiğinde kediyi kucağından indirdi. Kedi yaşadığı korkunun etkisiyle hızla uzaklaştı.
Birkaç gün ortalıklarda görünmedi. Sonra… geri geldi. Adamın ayaklarına sürtünüp ayakkabısının üzerine oturdu.
“Barıştığımıza sevindim.”
Affetmek… sadece insanlara özgü değildi. Doğa, kin tutmazdı. Çünkü hayatta kalmanın yükü, kırgınlık taşımaya izin vermezdi.
Sonra bir gün adam fark etti… kedi artık yalnız değildi.
Karnı büyümeye başlamıştı. Hareketleri ağırlaşmış, daha çok oturur olmuştu. Adam bunu görünce içinde tuhaf bir sevinç hissetti. Sanki bu küçük canlı, hayatın devam ettiğini ona hatırlatıyordu.
“Anne olacaksın ha…” dedi bir akşam üzeri. “Demek biri seni seçti.”
Hayatın en garip yanı buydu belki de; Bir canlı, başka bir canlıyı seçer… Sonra ikisinin arasında, üçüncü bir hayat doğar.
O günden sonra apartmanın önüne her zamankinden daha fazla mama bıraktı.
Günler geçti. Hava biraz daha serinledi. Kedi daha az görünür oldu. Bazen hiç görünmediği zamanlar bile oldu. Adam bunu fark etti ama üstüne gitmedi. Sokak kedilerinin kendi düzeni olduğunu öğrenmişti artık. Ama gene de balkona her sigara içmeye çıkışında gözleri aşağıda onu arıyordu.
Beklemek…
İnsanın birine ya da bir şeye bağlandığını en açık şekilde gösteren şeydi. Çünkü insan, sadece değer verdiği şeyleri beklerdi.
Derken bir sabah…
Adam her zamanki gibi işe gitmek kapıya yöneldi. Gözleri uykuluydu, zihni yarı kapalı. Anahtarı çevirdi, kapıyı araladı… ve bir anda durdu.
Kapının hemen önünde, paspasın üstünde bir hareket vardı.
Önce karartının ne olduğunu anlayamadı. Sonra eğildi.
Ve gördü.
Kedi… oradaydı.
Ama yalnız değildi.
Küçük, titrek, gözleri henüz açılmamış üç yavru… annenin karnına sokulmuş, birbirine dolanmış halde yatıyordu. Kedi başını kaldırıp adama baktı. Kaçmadı. Sadece baktı.
O bakışta yorgunluk vardı. Ama aynı zamanda güvenden kaynaklı bir teslimiyet… Çünkü doğum, sadece yeni bir hayatın başlangıcı değil, annenin kendinden vazgeçişinin de ilk anıydı.
Adamın içinden bir şey koptu o an. Ne şaşkınlık tamdı ne sevinç. Daha çok… hayret.
“Buraya mı…?” diye fısıldadı.
Kedi gözlerini kırpıştırdı. “Evet” der gibi.
“Benim kapımın önü ha… Apartmana nasıl girdin ki, hadi girdin benim hangi dairede kaldığımı nerden biliyorsun?”
Adam kapının eşiğinde öylece kaldı. İşe geç kalacağını düşündü. Sonra umursamadı. Bazı anlar vardır; Zamanın dışına düşer. Ve o anlarda, hayatın geri kalanını ertelemek hiç zor gelmez.
Dizlerinin üzerine çöktü. Çok yavaş bir hareketle yavrulara baktı. Dokunmadı. Sadece izledi.
Kedinin başını okşarken fısıldadı:
“Beni seçtin yani… doğurmak için…”
O an anladı.
Yalnızlık bazen bir boşluk değil, bir davetti.
Ve bazen bir canlı, o daveti kabul ederdi.
Adam o sabah işe gitmedi. İçeri girdi, büyükçe bir havlu getirdi. Kapının önüne serdi. Bir kap su, biraz mama koydu. Sonra bodruma inerek orada bulduğu bir koliyi kedi yuvası şekline getirip karşılıklı iki dairenin ortasına koydu. Kedi hızlıca yavrularını ağzıyla yakalayıp kolinin içine aldı.
Hayat, her zaman en güvenli yeri bulurdu.
Kapıyı kapatmadan önce onlara tekrar baktı. Minnettar bakışlarıyla kendine takip eden kediye:
“Eğer üçü de oğlansa isimlerini ben koyacağım…” dedi gülümseyerek. “Ramazan ayındayız… bu gece Kadir Gecesi… üç gün sonra Bayram.”
Kedi kısık sesle “miyav” dedi.
Belki de ilk kez… birine ait hissetmişti.
Artık o kapısının önünde sadece sessizlik yoktu.
Bir anne kedi vardı. Üç yavru vardı. Ve adamın içinde, uzun zamandır ilk kez büyüyen bir şey vardı:
Aidiyet.
Çünkü hayat, boşlukları sevmezdi. Bir yerde eksilen ne varsa, başka bir yerde çoğalırdı.
Ve bazen… Bir insanın kapısına bırakılan üç küçük can, onun yeniden hayata dönmesi için yeterdi.
Ve yıllar sonra bile, o sabah kapıyı açtığında gördüğü manzarayı düşündü adam; hayatın en büyük değişimlerinin hiçbir zaman gürültüyle gelmediğini, aksine en sessiz anlarda, bir kapı aralığında, bir canlının başka bir cana güvenmesiyle başladığını anladı. Belki de o gün, kapısının önüne bırakılan şey sadece üç yavru değildi; kendi içindeki boşluğun yavaşça dolmaya başladığını fark etmesiydi asıl olan. Ve insan, bazen en derin yalnızlığını, kendisini seçen bir başkasının gözlerinde kaybediyordu.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.