Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

KIŞ BAHÇESİ

A+A-

Sabahın erken saatlerinde hastane kantini henüz kalabalıklaşmamıştı. Çay kazanının metal sesi koridorlara yeni yeni yayılıyor, temizlik görevlilerinin paspasları zeminde ağır bir hüzün gibi sürükleniyordu. Yasemin her zamanki gibi pencere kenarındaki masayı seçti. O masanın aylardır değişmeyen bir tarafı vardı; dışarıdaki iki ağacı tam karşıdan görüyordu.

Camın ardında gri bir gökyüzü uzanıyordu. Sert rüzgâr, çıplak dalları eğip büküyor, yerdeki kuru yaprakları savuruyordu. Hastaneye girip çıkan yüzlerce insan için bu ağaçlar sıradandı belki. Ama Yasemin için o iki ağaç, yıllardır içinde taşıdığı bir hikâyenin sessiz kahramanıydı.

Biri kendisiydi. Diğeri Arif.

İkisi de mevsimlere yenilmiş gibiydi belki ama köklerinden vazgeçmemişlerdi.

   Elindeki çayın sıcaklığı avuçlarını ısıtıyordu ama içindeki üşüme geçmiyordu. Son altı aydır sabahları aynı ritüelle başlıyordu hayatı. Küçük termosuna çay dolduruyor, omzuna çantasını alıyor ve yedinci kattaki kemoterapi ünitesine çıkıyordu.

   Asansör kapısı kapanırken görevli hemşirelerden biri ona hafifçe başıyla selam verdi. Artık herkes onu tanıyordu. Hastane personeli değildi ama sanki o koridorların sessiz bir parçası olmuştu.  Bazı insanlar vardır; geldikleri yerin resmi kaydında isimleri geçmez ama yoklukları hemen hissedilir. Yasemin öyle birine dönüşmüştü.

   Kapıyı yavaşça açtı.

   Arif uyumuyordu. Başını hafifçe pencereye çevirmişti. Yüzü her geçen gün biraz daha inceliyor, kemikleri teninin altından belirginleşiyordu. Ama gözleri hâlâ aynıydı. Yorgun… ama derin. Sanki içinde yarım bırakılmış bir cümlenin son kelimesi yaşıyordu. 

   Yasemin sandalyeyi yatağın yanına çekti. Termosu masaya koydu. Pipetli küçük bardağa çay doldurdu.

   “Bugün biraz daha iyisin sanki,” dedi yumuşak bir sesle.

   Arif gözlerini ona çevirdi. Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırtı oluştu. Bu, belki de günlerdir verdiği en açık cevaptı.

   Artık uzun uzun konuşmuyorlardı. Hastalık Arif’in sesini yavaş yavaş elinden almıştı. Ama Yasemin kelimelerin eksikliğini çoktan kabullenmişti. İnsan bazen sevdiği birini konuşmasından değil, nefes alışından tanımayı öğreniyordu.

   Bir bakışın anlamını… Sessizliğin tonunu… Gözlerin yoruluşunu… Ve bekleyişin ağırlığını…

   İkisi de aynı üniversitede okumuştu yıllar önce. Farklı fakültelerdeydiler ama aynı tiyatro kulübünde yolları kesişmişti. 

   Arif içe dönüktü; konuşmaktan çok gözlemleyen, kalabalıkların içinde bile yalnız görünen bir gençti. İnsanları dikkatle izler, küçük defterine kimseye göstermediği şiirler yazardı. Yasemin ise hayat dolu, kalabalıklar içinde ışık gibi parlayan, girdiği ortamın havasını değiştiren bir kızdı.

   Onları birbirine yaklaştıran yer ise kampüsün arka tarafındaki eski sera olmuştu. Öğrenciler oraya “Kış Bahçesi” derdi. Cam tavanından süzülen ışık sayesinde, dışarısı buz keserken bile içeride sıcak sohbetler edilebilen bir yerdi orası.

   İlk çaylarını orada içmişlerdi. İlk uzun sessizliklerini… İlk susarak anlaşmalarını…

   Bir gün Arif, cama vuran yağmuru izlerken şöyle demişti:

   “Bazı insanlar vardır… Kışa benzerler. Soğuk görünürler ama içlerinde ölmemeye çalışan bir bahar saklarlar.”

   O zamanlar Yasemin bu söze sadece tebessüm etmişti. Anlamamıştı. Belki de anlamak istememişti. 

   Üniversite bitince hayat onları yavaşça birbirinden ayırmıştı. Arif başka bir şehre gitmiş, küçük bir şirkette işe girmişti. Yasemin ise annesinin hastalığı nedeniyle öğretmenlik hayalini bırakmış, hayatını hasta bakımına adamıştı.

   İlk zamanlar Arif mektuplar yazmıştı ona. Göndermediği mektuplar… Birinde şöyle yazıyordu:

   “Seninle konuşmak güzeldi ama seninle susmak daha güzeldi.”

   Ama gönderilmeyen mektuplar zamanla sahibinin içinde ağırlaşır. Her kelime, ulaşılamamış bir liman gibi insanın içinde kalır.

   Sonra yazmayı da bırakmıştı. Yıllar birbirlerinin hayatına dokunmadan geçmişti. Ta ki o güne kadar…

   Arif bir sabah şiddetli halsizlikle uyanmıştı. Önce önemsememişti. Sonra ellerindeki titremeler başlamış, geceleri ateş içinde kalmıştı. Hastaneye gittiğinde doktorun yüzündeki ifadeden kötü bir şey olduğunu anlamıştı zaten.

   “Maalesef metastatik pankreas kanseri…”

   O cümleden sonra hayatının sesi değişmişti. Hastane koridorları… İlaç kokuları… Kemoterapi sonrası gelen bulantılar… Ve en kötüsü… Kimsesizlik.

   Yasemin onun hastalığını aylar sonra ortak bir arkadaşlarından öğrendi. İlk başta sadece kısa bir ziyaret yapmayı düşündü. Geçmişe bir selam gibi…

   Ama duyduğu bir cümle her şeyi değiştirdi.

   “Refakatçisi yok.”

   O gece uyuyamadı. Eski günler birer birer zihnine doldu. Lacivert montu… Kış bahçesinde içilen çaylar… Arif’in susarken bile bir şey anlatan gözleri… Sabah, elinde termosla yola çıktı. Sormadı, sorgulamadı. Sadece gitti.

   İlk zamanlar Arif şaşırmıştı. Sonra alıştı. Ardından beklemeye başladı. Yasemin’in varlığı, odanın havasını değiştiriyordu. Sanki hastane odasına dışarıdan biraz hayat giriyordu.

   Ve bir gün, dayanamadı, sordu:

   “Sen… neden geldin?”

   Yasemin gözlerini kaçırmadan baktı ona. Sesi yumuşak, ama içindeki kararlılığı taşıyordu:

   “Biri beklenmeli bazen. Herkes vaz geçtiğinde bile, biri hâlâ oradaysa… hayat, o kişiye borçlanır.”

   Arif başını çevirdi. Pencereden dışarı baktı. Belki de ilk kez, bir insanın yanında olmasının ne kadar büyük bir iyilik olduğunu anladı. Çünkü bazı sevgiler, kavuşmaktan değil; kalmaktan ibarettir. Ve Yasemin’in varlığının ona verdiği en büyük tesellinin ne olduğunu da anladı: Geçmişi yeniden yaşamak değil, bugünü birlikte taşımaktı.

   Sonraki günler Arif biraz daha sessizleşti. Artık daha çok uyuyordu. Bazen gözlerini uzun süre tavanda bir noktaya dikiyor, sanki görünmeyen bir yere bakıyordu. Ama Yasemin geldiğinde gözleri mutlaka ona dönüyordu. 

   Yasemin her sabah geldi. Çay getirdi. Kitaplardan küçük bölümler okudu. Dışarıdaki yağmurdan söz etti. Bir türlü gelmeyen bahardan… 

   Ve aslında ikisi de biliyordu, bazı insanların hayatına bahar çok geç geliyordu.

   Konuşamadığı günlerden birinde Yasemin eğilip kulağına şöyle dedi:

   “Yarın okul fotoğraflarımızı getireceğim. Kış bahçesinde çekildiğimiz fotoğraf da var…”

   Arif’in gözlerinin kenarında küçük damlalar birikti. Belki acıdan… Belki sevgiden… Belki de insanın tam giderken geride bırakamadığı şeylerden…

   Ertesi sabah Yasemin elinde albümle hastane odasının kapısını açtı. Ama oda boştu. Bir an yanlış yere geldiğini düşündü. Çıkıp numaraya baktı. Hayır. Doğru odaydı. Arif’in odasını değiştirdiklerini düşündü.

   Koridordaki hemşire onu görünce işaret etti.

   “Gelip oturun lütfen…”

   O an Yasemin’in içi bir anda buz kesti.

   Hemşire elini onun dizine koydu.

   “Dün öğleden sonra… kaybettik.”

   Dünya bazen insanın üzerine büyük bir sessizlik gibi çöker. Yasemin o an hiçbir şey duymadı. Ne koridor seslerini… Ne cihazların uyarıları… Ne de insanların konuşmalarını… Sadece içinin bir yerinde kocaman bir boşluk açıldı.

   Hemşire çekmeceden küçük bir zarf çıkardı.

   “Bunu size bırakmış.”

    Yasemin titreyen ellerle zarfı açtı. Kâğıtta kısa cümleler vardı. Eğri büğrü harflerle yazılmış…

   “Seni sevdiğimi söylemek için çok geç kaldım. Ama sen beni hiç yalnız bırakmadın. İnsan bazen hayatı boyunca bir kişiyi bekliyor. Ben seni bekledim. Sen geldin. Artık ölmekten korkmuyorum. Çünkü bir insan ölmeden önce gerçekten sevildiğini hissederse, biraz yaşamaya devam ediyor. Şimdi sıra sende. Ne olur artık kendin için yaşa.”

   Yasemin mektubu okurken gözyaşları kâğıdın üzerine düştü, boğazındaki düğüm büyüdü. Uzun süre yerinden kalkamadı. Sanki yıllardır içinde tuttuğu bütün duygular aynı anda çözülüyordu.

   Bir insanın ardından ağlamak başka şeydi… Ama geç kalmış bir hayatın ardından ağlamak bambaşka.

   Hastaneden çıkarken kantine uğradı. Her zamanki pencere kenarına oturdu. Dışarı baktı. Rüzgâr yine dalları sallıyordu. Ama bir şey dikkatini çekti. O yapraksız, kupkuru görünen ağaçlardan biri, gövdesinin ortasından bir tomurcuk vermişti. Neredeyse fark edilmeyecek kadar minik ve narin. Ama oradaydı. İnatla hayata tutunuyordu.

   Yasemin uzun süre ona baktı. Sonra gözlerini kapattı. Aklına Arif’in yıllar önce söylediği o cümle geldi:

   “Bazı insanlar kışa benzer… Ama içlerinde ölmemeye çalışan bir bahar vardır.”

   Yasemin’in dudakları titredi. Sessizce ağladı. Çünkü o an anladı… Arif aslında hiç gitmemişti.

   İnsan bazen birinin ellerinden kayıp giderdi ama sevgisi kalırdı. Bir çayın buharında… eski bir fotoğrafta… hastane koridorunda… ya da yıllarca kuruduğu sanılan bir ağacın gövdesindeki küçücük bir tomurcukta…

   Yasemin ayağa kalktı. Albümü göğsüne bastırdı. Ve ilk kez, yıllardır içinde taşıdığı o ağır yalnızlığa rağmen, yürürken kendini tamamen kaybolmuş hissetmedi.

   Çünkü bazı insanlar öldükten sonra bile birinin hayatında yaşamaya devam eder. Sessizce. Derinden. Bir kış bahçesi gibi.


 

Bu yazı toplam 87 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.