Ahmet Özcan

Ahmet Özcan

Akishaber / İmtiyaz sahibi
Yazarın Tüm Yazıları >

Ülkücü Olmak Kolay Değil...

A+A-

 

Cezaevinde ağır işkenceler sonucu hayatını kaybeden Bedii Tan'ın arkadaşları yaşananları anlatıyor

“Ramazan geldi, 1982'nin Temmuz ayı. 'Oruç serbest,' dediler. Sahura kalkmak yok, iftar saat 20'den sonraydı. Bu 'oruç tutma' mesajıydı. Bedii Tan oruç tuttu. Betonda, üstümüz çıplak halde dünyanın idmanını yaptırıyorlar. Bedii'nin orucunun farkına vardılar. Kanalizasyon kapağını kaldırdılar, avuçla pislik yedirdiler. Bedii dayak yedi, yatağa düştü. Gardiyan çağırdı, kafasından bir bidon soğuk su boşalttılar. Yere yığıldı. Kalkması emredildi, güçlükle kalktı. Kalkmasıyla beraber, gardiyan bir tekvando hareketiyle dönüş yaptı ve botunun tabanını Bedii Tan'ın göğsüne indirdi. Adamcağız kafa üstü yere düştü. Yerde yatan Bedii Bey'in karnına bastılar. Bağırsakları ve böbreği patladı. Bedii Bey, 33 No'lu koğuşa girdikten 33 gün sonra öldü."

YAZICIOĞLU'NA ELEKTRİKLİ İŞKENCE

Rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu, 12 Eylül sonrasında gördüğü işkenceleri şöyle anlatmıştı:

“Kızılay'da kaldığım bir büroda gözaltına alındım. Dubleks bir apartman dairesiydi. İki kapısı vardı. Gözaltına almak için kapının zilini çaldıklarında ben, 'Hazırlanıyorum' diye seslendim. İki kapıyı birden omuzlayarak patlattılar ve içeri girdiler. Gözaltına alır almaz, önce bir tekme atıp hakaret ettiler, sonra da gözümü bağlayıp meçhul bir yere götürdüler. Götürüldüğüm yer Mamak Cezaevi'nin C Bloğu'ydu. Burası, suç işleyen askeri personelin disiplin merkeziydi. Orası, düzenlenerek ülkücülere işkence merkezine dönüştürüldü. İşkence merkezine dönüştürülen yerde arkadaşlarımızla gözlerimiz bağlı olarak 20 gün kadar kaldım. İhtilalden sonra, sağcıları Mamak C-5 Blok'ta, solcuları Emniyet'te sorguladılar. Sağcılara solcu polis, solculara sağcı polis görevlendirmek suretiyle bu insanların yaşadıkları acılar derinleştirildi. C-5'teki sorgulama sırasında gözlerimiz bağlıydı. Çırılçıplak soyundurularak dilimizden, dişimizden, tenasül uzvumuzdan, ayak ve el parmaklarımızdan cereyan veriliyordu. Omuzlarımıza bağlanmış kalaslarla yukarıya çekip, boşluktayken sorgulama yapıyorlardı. En adi işkencelere maruz bırakıldık. İlk günler yemek ve su da vermiyorlardı. Daha sonra bir parça kuru ekmek, bir de ağzımızı ıslatacak kadar su verildi. Ardından da normal karavana yemeğe dönüldü. Yemek sırasında sağına soluna dönmemek, sadece tabağına ve kaşığına bakmak kaydıyla gözlerimiz yarım açılıyordu. Yemeklerden sonra da hemen kapatılıyordu. Sopalı işkencede sağ ayağımın ikinci parmağı zarar gördü. Kırılan tırnağım bir daha çıkmadı. Çorabımı her çıkardığımda o günler aklıma geliyor.”

"COP SOKTULAR" 

Yılma Durak, 12 Eylül 1980 öncesi "Doğu'nun Başbuğu" olarak anılan bir isimdi. İhtilalin ardından İstanbul Harbiye'deki işkence merkezine götürüldü. Orada günlerce akıl almaz işkenceler gördü. Pek çok kemiği kırıldı, bütün vücudu alçıya alındı. Yılma Durak, Ankara 1 Numaralı Askeri Mahkemesi'nde bu işkenceleri anlatırken ağlamaya başladı. Hıçkırıkları mikrofondan bütün salonda yankılanıyordu. Hakim Albay Vural Özenirler araya girdi: - Buyurun, oturun, biraz dinlenin. Eğer konuşamayacak durumdaysanız, sorgunuzu daha sonra yaparız. Yılma Durak, güçlükle "hayır" diyebildi. Bir müddet daha hıçkırarak ağladıktan sonra dudaklarından şu kelimeler döküldü: - Bana "Sen erkekliğinden oldun, ama seni zevkten mahrum etmeyeceğiz" dediler. Cop soktular. Salonun içine sanki yıldırım düştü. O salonda "tutuklu" olarak bulunan herkes, benzeri işkenceleri yaşamıştı. O günlere geri dönüp yaşadıklarını bir defa daha hatırladılar. Diğer tutuklularla birlikte arka tarafta bulunan tutuklu yakınları bağırmaya başladılar: - Allahsızlar, vicdansızlar, katiller... Öylesine bir tepki ortaya çıktı ki, jandarmalar salonda hakimiyeti sağlayamaz oldu. Duruşmaya ara verilmek zorunda kalındı.

ÜLKÜCÜLERLE SOLCULAR İLK DEFA BİRLİKTE AĞLADILAR

İhtilalle birlikte Mamak Askeri Cezaevi'nde uygulanan program da değiştirilmişti. Artık cezaevinin herhangi bir askeri kışladan farkı kalmamıştı. Sabah 06:00'da koğuşa giren bir er bağırıyordu: - Koğuş kalk, koğuş kalk... Herkes, saat 07:00'ye kadar tıraşını bitirip, kahvaltısını yapmak zorundaydı. Çünkü, 07:00'de "ameli eğitim" başlıyordu. Ülkücü ve solcu gençler, koğuşlarda boy sırasına giriyorlardı. Sol ayaklarından başlayarak yerinde sayıyorlardı: "Her şey vatan için, her şey vatan için / Ne mutlu Türk'üm diyene, ne mutlu Türk'üm diyene / En büyük Türk Atatürk, en büyük Türk Atatürk." Aralarında yaşını başını almış insanların da bulunduğu bütün koğuş, çocuklar gibi eğitilmeye çalışılıyordu! "Ameli" ve "nazari" eğitimler 50 dakikalık sürelerle tekrarlanıyor, aralarda 10 dakika istirahat veriliyordu. "Nazari eğitimlerde" emekli general Hüseyin Cevizoğlu'nun Atatürk İlke ve İnkılapları kitabı devreye giriyordu. Koğuş kıdemlisi veya yardımcısı kitabı eline alıp, bağıra bağıra okuyordu. Öğle yemeği için bir saat ara veriliyor, eğitim saat 19:00'da sona eriyordu. Akşam yemeğinden sonra yine tıraş faslı vardı. Herkes günde iki defa sakal tıraşı olmak zorundaydı. Saat 21:00'de "koğuş yat" komutu ile yataklara girilmesi mecburiydi. Tutuklular günde üç defa sayılıyor, öğlenleri 20 dakika süre ile havalandırmaya çıkarılıyorlardı. Sayım ve havalandırmalara "zulüm vakti" demek daha doğruydu. Her sayım ve havalandırmada herkes asgariden 5 defa coplanıyordu. Sayım sırasında bir de "tıraş muayenesi" yapılıyordu. Görevli erler, ellerine aldıkları pamukları gençlerin yüzlerine sürüyorlardı. Kimin yüzünde pamuk kalırsa, saldırıya uğruyordu: - Neden adam gibi tıraş olmadın lan! Ardından coplar inip kalkıyordu. Komutanları tarafından erlere verilen komut açık ve netti: - Bunlara karşı sert, ani ve hatta hayvani olacaksın. Vuracaksın, döveceksin, kıracaksın! Ortaya çıkan görüntü, toplama kamplarından farksızdı. Askerler, gençlere her gün dayak atmakla kalmıyor, kendi aralarında iddialaşıyorlardı. O gün de iri yarı bir ülkücü olan Cafer Birtürk üzerine iddiaya giriştiler: 

- Ben onu bir yumrukta yıkarım. 

- Hayır, yıkamazsın - Var mısın kolasına iddiaya? - Varım ulan! "Ben onu yıkarım" diyen er, Cafer Birtürk'e vurmaya başladı. Ancak, Cafer sağ ayağını geriye doğru atarak güç kazanmıştı ve bir türlü yıkılmıyordu. İnat etti ve dayak yemeği kendine yediremediği için düşmedi. Defalarca yumruk yedi, ama yıkılmadı. Buna rağmen, olayın ardından revire kaldırıldı. Çünkü, üzüntüden kalp spazmı geçirmişti. Yediği yumruklardan çok düştüğü duruma kahretmişti. Eğer şartlar farklı olsaydı, kendisine vuran o eri bir yumrukta hastanelik etmesi işten bile değildi! Yine o günlerde Mahir Damatlar, Emir Kuşdemir, Erdal Ak, Kenan Ekin, Burhan Emüştekin, Ercan Koç ve Bekir Bağ gibi ülkücüler tutuklanmış ve C-5'te işkenceye alınmışlardı. En ağır işkence Mahir Damatlar'a yapılıyordu. Neredeyse 24 saat askıda sallanıyordu. 17 yaşındaki Bekir Bağ ise, gördüğü işkencelere dayanamadı. Askerler telaş içinde koşuşturmaya başladılar. Arkadaşlarını hücreden çıkarıp, Bekir Bağ'ın yanına götürdüler: - Arkadaşınız kendini astı. Oysa bu mümkün değildi. Buna rağmen kimse yorum yapmadı. Sadece "Biz aptal mıyız?" dercesine askerlerin yüzüne baktılar. O gece A Blok'taki ülkücüler Bekir Bağ için Yasin okumaya karar verdiler. Oysa, Mamak'ta böyle bir uygulama olamazdı. İç Hizmet Yönetmeliği'ne göre, bu büyük bir suçtu. Alınan karar, "isyan" anlamına geliyordu. Askerler anında harekete geçtiler. Gençler ise, üzerlerine inip kalkan coplara rağmen susmuyorlardı: - Yasin Vel Kuran-il Hakiym... İlginçtir, o sırada solcu gençler de harekete geçip, ülkücülere destek verdiler. Onlar da cezaevi idaresine isyan bayrağını açtılar.

"ARKADAŞLARINIZI ASTIK, AFİYET OLSUN"

1980 yılının 7 Ekim'ini 8 Ekim'e bağlayan gecesiydi. Solcu Necdet Adalı ve ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu intiharı önlemek için yapılan ve duvarları deri ile kaplanan özel "idam hücrelerinden" alındılar. İdam cezaları TBMM'de onaylanmış ve infaz vakti gelmişti. Mamak Askeri Cezaevi'nde asılarak idam edildiler. Ertesi sabah askerler koğuşlara gitti ve herkese kola dağıttı. Bütün cezaevi şaşkındı; çünkü böyle bir uygulama ilk olarak yapılıyordu. Buna rağmen, kimse kola ikramının sebebini sormaya cesaret edemedi. Çok geçmeden kola dağıtımının altındaki gerçek aydınlandı... Bir er "afiyet olsun" dedi: - Dün gece arkadaşlarınızı astık! Herkes donup kalmıştı. Kimseden çıt çıkmadı. Mamak Askeri Cezaevi'nde tam bir şok yaşanıyordu. Yaklaşık 10 dakikalık bir sessizlik oldu. Ardından "ameli eğitim" denilen ders başladı. Ancak, kimse kendini derse veremiyordu. Solcusuyla ülkücüsüyle herkesin gözünden yaşlar süzülüyordu. Ülkücülerle solcular ilk defa birlikte ağlıyordu.

(Takvim) Kürşat Türk

 

Bu yazı toplam 335 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.