
KUTSAL SÜRGÜN...
Gece boyunca yatakta bir sağa bir sola döndü; bir türlü uyku tutmuyordu.
Gözlerini tavana dikmiş, düşünüyordu. Bugün biri kendisini öve öve bitirememişti. İçinden, "Bu adama ne iyilik yapmışım ki beni yere göğe sığdıramadı, bana dua etti?" diye geçirdi.
Çok düşündü ama aklına tek bir iyilik gelmedi. Kendi kendine kızdı: "Arkadaş, ben size ne iyilik yapmışım diye niye sormadım ki!"
Zihnini yokladıkça hatırladığı şeyler yalnızca kötülüklerdi. İl Milli Eğitim Müdürü olduğu dönemde yediği rüşvetler, başka okullara, uzak şehirlere sürdüğü öğretmenler bir bir aklına geldi. Baba mirasına konup kardeşlerinin hakkını gasp ettiği günleri hatırladı. "O zamanlar cahildim," dedi kendi kendine...
Artık yaşlanmış, emekli olmuştu. Namazını kılıyor, orucunu tutuyor, vaktinin çoğunu camide geçiriyordu. "Demek ki bir iyilik yapmışım ki bana teşekkür etti. Yoksa niye etsin? Yaşlılık işte, unutmuş olmalıyım," diye avuttu kendini.
Emekli olduktan sonra köyüne yerleşen Ahmet Öğretmen, İzmir’in Torbalı ilçesinde oturan oğlunun yanına gitmişti. Oğluyla kahvede oturup çay içerlerken, tanımadığı bir adam yanlarına gelip yaptığı bir iyilik için ona teşekkür etmiş, çay parasını da ödeyip hızlıca çıkıp gitmişti. Her şey bir anda olup bitmişti; "Arkadaş, siz kimsiniz?" diye sormaya fırsat bile bulamamıştı. Adamın acelesi vardı belli ki.
Ertesi sabah oğlu onu aynı kahveye götürdü. İçeriye baktı, adam yoktu. Oturup çayını içti. Yüzü yola dönüktü; gelip geçen herkesi süzüyor, akşama kadar o civarda oyalanıyordu ama o adamdan iz yoktu.
Artık kahvenin yerini öğrenmişti, tek başına gitmeye başladı. Kahve sahibi Doğulu biriydi, onunla da ahbap olmuştu. Gün geçtikçe o adamı bulma ümidi azalsa da aramaktan vazgeçmedi. Diğer kahveleri de dolaşıyor, mekân sahiplerine adamı tarif ediyordu:
— Hemşerim; bıyıkları ağzına dolan, orta boylu, göbekli, başında köylü şapkası olan kara yağız birini arıyorum. Doğu şivesiyle konuşuyor.
Kimse tanımıyordu. Sanki yer yarılmış da içine girmişti. Bir cuma günü kahveden çıkıp camiye gitti. Avluda abdest alırken, arkadan bir ses yükseldi:
— Müdürüm!
Gayriihtiyari başını kaldırdı. Tanımıştı; kahvede karşılaştığı adamdı bu.
Adam gülümsedi:
— Müdürüm, görmeyeli hidayete ermişsin.
— Ya, siz o günkü adamsınız! Günlerdir sizi arıyorum. Siz kimsiniz, beni nereden tanıyorsunuz?
— Tanıyamadınız mı beni?
— Hayır.
— İyi bakın.
— Yok, çıkaramadım.
— Müdürüm, benim ismim Bayram Yıldız.
Ahmet Öğretmen düşündü, zihnini zorladı:
— Yoo, yine tanıyamadım.
— Sizin sayenizde çocuklarım okudu, dedi adam.
Ahmet Bey bu sözlere iyice şaşırdı:
— Halla halla... Ya arkadaş, ben size ne iyilik yaptım? Allah aşkına söyleyin.
— Söylemeyeceğim.
— Ne demek söylemeyeceğim?
— Siz tahmin edin.
— Aklıma hiçbir şey gelmiyor.
— Biraz düşünün müdürüm.
— Namazı kaçıracağım, hadi söyleyin artık!
— Bana çok büyük bir iyilik yaptınız. Beni nasıl hatırlamazsınız?
— Bak hemşerim, kızıyorum ama! Sabrımı taşırmayın, hadi söyleyin. Size nasıl bir iyilik yaptım?
Adam acı bir tebessümle cevap verdi:
— Peki... Kızmayın ben öğretmenim. Müdürüm, siz vaktiyle beni buraya sürdünüz.
Ahmet Bey’in yüzü asıldı, kaşları çatıldı:
— Siz benimle kafa mı buluyorsunuz? Bunun neresi iyilik!
Öfkeyle adamın yakasından tutup itekledi:
— Git başkasıyla dalganı geç!
Adam sakinliğini korudu:
— Efendim beni yanlış anladınız. Müsaade edin anlatayım.
— La havle vela kuvvete... dedi Ahmet Bey dişlerini sıkarak. — Hadi anlat bakalım.
— Müdürüm, ben Tamahkâr Köyü’nde öğretmendim. Siz beni oradan buraya, merkeze sürdünüz. Sizin sayenizde çocuklarım burada kaliteli eğitim gördü. Kızım doktor oldu, oğlum öğretmen. Sayenizde bir evimiz, arabamız oldu. Eğer orada kalsaydım, hâlâ sefalet içinde sürünüyor olacaktım. Allah sizden razı olsun. Verin elinizi öpeyim.
Dr.Mehmet KUM

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.