Muhittin Çaçan

Muhittin Çaçan

Yazar
Yazarın Tüm Yazıları >

HARFLER DEĞİŞTİ, CEHALETİN BAHANESİ DEĞİŞMEDİ!

A+A-

İki sayfalık bir yazı. Seksen defa sözlüğe bakmak zorundasınız. Üstelik bundan şikâyet eden kişi sıradan bir Osmanlı vatandaşı değil, imparatorluğun en önemli aydınlarından Namık Kemal!

 

Evet, yanlış okumadınız.

 

Cumhuriyet henüz kurulmamış. Mustafa Kemal Atatürk henüz Harf Devrimi'ni gerçekleştirmemiş. Fakat Osmanlı'nın kendi aydını, kendi döneminin ağır ve anlaşılması güç yazı dilinden yakınıyor. Bugün ise bazı çevreler, Harf Devrimi'nin milleti bir gecede cahil bıraktığını anlatıyor.

 

İnsan merak ediyor: Cumhuriyet'ten önce herkes okuyup yazabiliyordu da Atatürk mü milletin elinden kalemini aldı?

 

Tarihin sayfalarını biraz karıştıralım.

 

Namık Kemal'in Mukaddime-i Celâl adlı eseri, 1884-1885 yıllarında Mecmua-i Ebüzziya dergisinde yayımlanıyor. Eserin müstakil baskısı ise 1888 yılında yapılıyor. 

 

Namık Kemal, iki sayfalık bir metni anlamak için seksen defa Kamus veya Burhan gibi sözlüklere başvurmayı gerektiren edebî dili eleştiriyor. Buradaki seksen sayısı, istatistiksel bir araştırmanın sonucu değil, anlaşılmazlığı vurgulayan çarpıcı bir ifade.

 

Dikkat ediniz!

 

Bu sözleri söyleyen bir Cumhuriyet devrimcisi değil. Osmanlı'nın bağrından yetişmiş, vatan ve hürriyet kavramlarını edebiyatımızın merkezine taşımış Namık Kemal!

 

Üstelik Namık Kemal doğrudan alfabeyi değil, ağır ve süslü edebî dili eleştiriyordu. Latin harflerine geçilmesini savunduğunu söylemek de doğru olmaz. Onun üzerinde durduğu mesele, yazının anlaşılır olması ve eğitimin kolaylaştırılmasıydı.

 

Osmanlı Türkçesi elbette Türkçeydi. Ancak özellikle saray, bürokrasi ve yüksek edebiyat çevrelerinde kullanılan Arapça ve Farsça unsurlarla yüklü yazı dili, halkın gündelik konuşmasından önemli ölçüde uzaklaşmıştı.

 

Bir başka ifadeyle, aynı toplumda yaşayan insanların bilgiye erişme imkânları arasında ciddi farklılıklar bulunuyordu.

 

Peki, bu güçlüğü ilk fark eden Atatürk müydü?

 

Hayır!

 

Yıl 1862.

 

Osmanlı aydınlarından Münif Efendi, 12 Mayıs'ta Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye'de bir konuşma yapıyor. Türkçenin yazımında kullanılan Arap harflerinin doğurduğu güçlükleri anlatıyor. Ünlü seslerin yeterince gösterilmemesinin okumayı ve öğrenmeyi zorlaştırdığına dikkat çekiyor.

 

Çözüm olarak harflerin ayrı yazılmasını ve seslerin daha belirgin gösterilmesini öneriyor.

 

Henüz Cumhuriyet yok. Harf Devrimi yok. Mustafa Kemal doğmamış bile!

 

Ama Osmanlı aydınları alfabenin sorunlarını tartışıyor.

 

Yıl 1863.

 

Mirza Feth Ali Ahundzade İstanbul'a geliyor. Hazırladığı alfabe ıslahı projesini Osmanlı yöneticilerine sunuyor. Önerileri görüşülüyor ancak kabul edilmiyor. Ahundzade ilerleyen dönemde Latin esaslı alfabe değişikliğini de savunuyor.

 

Demek ki yazı meselesinin tarihi, 1928'den çok daha eski.

 

Şimdi gelelim pek hatırlanmayan başka bir ayrıntıya.

 

Yıl 1879.

 

Tahtta Sultan II. Abdülhamid oturuyor.

 

Osmanlı aydınlarından Şemseddin Sami'nin de içinde bulunduğu bir komisyon, Arnavutça için Latin esaslı 36 harfli bir alfabe hazırlıyor.

 

Tarihe İstanbul Alfabesi adıyla geçen bu çalışma, Osmanlı coğrafyasında Latin kökenli yazı sistemlerine yönelik arayışların önemli örneklerinden biri oluyor.

 

Peki, Şemseddin Sami kim?

 

Türkçenin en önemli sözlüklerinden Kâmûs-ı Türkîyi hazırlayan, Türk dili ve kültür tarihinde derin izler bırakmış bir Osmanlı aydını!

 

Bir ayrıntıyı özellikle belirtelim. İstanbul Alfabesi Türkçe için değil, Arnavutça için hazırlanmıştı. Üstelik II. Abdülhamid yönetimi, Arnavut millî hareketinin güçlenmesinden duyduğu endişeyle bu alandaki faaliyetlere zamanla sınırlamalar getirmişti.

 

Dolayısıyla bu girişimi padişahın Türkçeyi Latin harflerine geçirme projesi gibi göstermek de doğru değil.

 

Tarihçilik, sevdiğimiz hükümdara yapmadığı reformları mal etme sanatı değildir!

 

Devam edelim.

 

Tarih, 14-22 Kasım 1908.

 

Yer, Manastır.

 

II. Abdülhamid hâlâ tahtta. İkinci Meşrutiyet ilan edilmiş.

 

Arnavut aydınları Manastır Alfabe Kongresi'nde toplanıyor. Amaç, farklı alfabelerle yazılan Arnavutçanın ortak bir yazı düzenine kavuşturulması.

 

Kongrede Latin esaslı Başkim alfabesiyle İstanbul alfabesinin kullanılmasına karar veriliyor.

 

Bir yıl sonra, 2-8 Eylül 1909'da Elbasan Maarif Kongresi düzenleniyor. Bu kez Abdülhamid, 27 Nisan 1909'da tahttan indirilmiş durumda.

 

Elbasan'da Arnavutça eğitimin yaygınlaştırılması, öğretmen yetiştirilmesi ve okulların geliştirilmesi ele alınıyor.

 

Bu kongreler Türk Harf Devrimi'nin hazırlık toplantıları değildi. Fakat Osmanlı dünyasında alfabe ve eğitim tartışmalarının Cumhuriyet'ten önce de var olduğunu gösteriyordu.

 

Dahası, II. Meşrutiyet yıllarında Osmanlı Türkçesinin yazımını kolaylaştırmak amacıyla Islah-ı Huruf hareketleri ortaya çıkıyor. Harflerin ayrık yazılması üzerine çalışmalar yürütülüyor. Enver Paşa'nın askerî yazışmalarda uygulanmaya çalışılan yeni yazı düzeni de bu arayışların bir başka örneğini oluşturuyor.

 

Şimdi söyleyin bakalım!

 

Osmanlı aydınları mevcut yazının güçlüklerini tartışmış. Komisyonlar kurulmuş. Alternatifler geliştirilmiş. Farklı alfabe sistemleri üzerinde çalışılmış.

 

Ama bugün bazıları bütün bunları yok sayıp 1928'i, geçmişi bulunmayan bir hadise gibi anlatıyor.

 

Ne kadar kullanışlı bir tarih anlayışı!

 

Önce tarihin işinize gelmeyen sayfalarını kapatıyorsunuz, sonra kalan sayfalarla Cumhuriyet'i yargılıyorsunuz!

 

Gelelim 1 Kasım 1928'e.

 

Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1353 sayılı Türk Harflerinin Kabul ve Tatbiki Hakkında Kanun'u kabul ediyor. Kanun 3 Kasım'da Resmî Gazete'de yayımlanıyor.

 

Türkçenin ses özellikleri dikkate alınarak düzenlenen Latin esaslı yeni alfabe resmî yazının temeli hâline geliyor.

 

Mustafa Kemal Atatürk kara tahtanın başına geçiyor. Yeni harfleri halka tanıtıyor. Ardından Millet Mektepleri aracılığıyla yetişkinlere okuma yazma öğretmek amacıyla ülke çapında eğitim çalışmaları yürütülüyor.

 

Burada önemli bir zihniyet değişikliği yaşanıyor.

 

Devlet, yazıyı daha geniş halk kitlelerinin öğrenebilmesini ve kullanabilmesini hedefliyor. Okuryazarlığın yaygınlaştırılması, Cumhuriyet'in eğitim siyasetinin temel meselelerinden biri hâline geliyor.

 

Üstelik kanunun ayrıntıları da ilginç.

 

Dördüncü madde, eski harflerle yapılan halk başvurularının 1 Haziran 1929'a kadar kabul edilmesine imkân tanıyor. Yedinci madde ise eski yazıyla düzenlenmiş hukuki belgelerin değiştirilmedikleri sürece geçerliliğini koruduğunu belirtiyor.

 

Yani Harf Devrimi'nin kanununda bile belirli geçiş süreleri ve eski belgelerin hukuki durumuna ilişkin hükümler bulunuyor.

 

Elbette harf değiştirmek tek başına cehaleti ortadan kaldırmaz. Okul gerekir, öğretmen gerekir, kitap gerekir. Cumhuriyet'in eğitim mücadelesi de yalnızca alfabe değişikliğiyle açıklanamaz.

 

Ancak yazıyı öğrenmeyi kolaylaştırmak ile insanları bilgisiz bırakmak aynı şey değildir.

 

Harf Devrimi'ne yöneltilebilecek ciddi bir itiraz da vardır.

 

Eski yazıyla oluşturulmuş büyük bir kültürel miras, yeni kuşakların doğrudan okuyabilmesi bakımından erişilmesi güç bir alana dönüşmüştür. Bu değişimin doğurduğu sorunları küçümsemek tarihî gerçeklerle bağdaşmaz.

 

Osmanlı arşivlerinin, mezar taşlarının, yazmaların ve basılı eserlerin okunabilmesi için Osmanlı Türkçesi eğitimi, bilimsel yayınlar ve güvenilir çeviriyazılar gereklidir.

 

Fakat buradan Harf Devrimi'nin gereksiz olduğu sonucu çıkmaz.

 

Geçmişle bağ kurmak için bütün toplumu eski alfabeye döndürmek zorunda değiliz. Üniversitelerde uzman yetiştirerek, tarihî eserleri yayımlayarak ve arşivleri erişilebilir hâle getirerek de kültürel mirasımızı koruyabiliriz.

 

Üstelik Cumhuriyet'ten önce de okuryazar insanlar, güçlü bir edebiyat, gazeteler, kütüphaneler, medreseler ve modern okullar vardı. Bunu inkâr etmek tarih bilmemektir.

 

Ama bütün halkın okuryazar olduğunu, herkesin divanları ve devlet belgelerini kolaylıkla okuyabildiğini düşünmek de başka bir tarih yanılgısıdır.

 

İşin düşündürücü tarafı burada!

 

Osmanlı'nın kendi aydınları dil ve yazı meselelerinin çözümü için çalışırken, bugün Osmanlı adına konuşan bazı çevreler bu tarihsel tartışmalara yabancı kalıyor.

 

Namık Kemal'in şikâyet ettiği ağır edebî dili, sanki bütün halkın rahatça anlayabildiği bir kültür hazinesiymiş gibi anlatıyorlar.

 

Şemseddin Sami'yi övüyorlar ama onun alfabe çalışmalarını hatırlamıyorlar. Osmanlı tarihini sahipleniyorlar fakat Osmanlı aydınlarının birbirleriyle nasıl tartıştığını öğrenmeye pek yanaşmıyorlar.

 

Tarihin yalnızca övgüye uygun sayfalarını okumak, tarih bilmek değildir.

 

Bir dönemi gerçekten anlamak, o dönemin başarıları kadar sorunlarını da görebilmeyi gerektirir.

 

Ve gelelim kendisini dinin ve tarihin yegâne muhafızı sayan bazı muhteremlere!

 

Sahi, kutsal kitabımız Kur'an-ı Kerim'in ilk vahyi hangi emirle başlıyor?

 

Alak suresi, birinci ayet: “Oku!”

 

Aynı surenin dördüncü ayetinde kalemle öğretmekten söz ediliyor.

 

Diyanet'in esas aldığı iniş sıralamasında ikinci sure ise Kalem suresi! Onun ilk ayetinde de kaleme ve yazılanlara yemin ediliyor.

 

Dikkat buyurunuz muhteremler!

 

İlk vahiy okumayı emrediyor. Kalemle öğretmeye dikkat çekiyor. İkinci surenin adı Kalem!

 

Elbette bu ayetler herhangi bir alfabeyi kutsal ilan etmiyor. Fakat okumayı ve öğrenmeyi böylesine önemseyen bir inancın adına konuşup insanların okuryazar olmasını kolaylaştırmaya yönelik çalışmaları cehaletin sebebi gibi göstermek, başlı başına bir çelişki.

 

Ne garip bir manzara!

 

Namık Kemal, okunan yazının anlaşılmasını istiyor. Osmanlı aydınları yazının kolaylaştırılmasını tartışıyor. Atatürk okuryazarlığı yaygınlaştırmak için mücadele ediyor.

 

Bizim muhteremler ise bütün bu tarihten kendilerine tek bir mesele çıkarıyor: Harfler değişti!

 

Sanki mesele okumak değil de mürekkeple harf arasında taraf seçmek!

 

Kutsal kitabın ilk vahyi “Oku!” diyor. İniş sırasındaki ikinci surenin adı Kalem. Bizim tarih muhafızlarının cevabı ise hazır: “Ama Atatürk harfleri değiştirdi!”

 

Muhteremler, ortada küçük bir yanlış anlaşılma var!

 

Sizden önce tarihçi olmanız, sonra dil bilimci kesilmeniz istenmiyor. Önce bir sayfa açmanız isteniyor!

 

Yalnız hakkınızı da teslim edelim.

 

Atatürk'e yönelttiğiniz bir eleştiride gerçekten haklı olabilirsiniz.

 

Harfleri değiştirmiş ama okumadan hüküm verme alışkanlığını değiştirememiş!

 

Düşünün, kutsal kitabın ilk emri “Oku!”, önünüzde kütüphaneler, elinizde kaynaklar var. Siz hâlâ hangi alfabenin sizi cahil bıraktığını araştırıyorsunuz!

 

Oysa okumaya hiç başlamayan insan için alfabeler arasında hiçbir fark yoktur.

 

Hepsi aynı derecede okunmaz!

 

 

Bu yazı toplam 271 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.