SOFRAYA DEĞİL, MUTFAĞA BAKIN!
İnsanlık tarihi yalnızca söylenen sözlerin değil, o sözlerin arkasına saklanan maksatların da tarihidir. Nice doğru söz yanlış bir maksada hizmet etmiş, nice güzel vaat beklenmedik felaketlerin başlangıcı olmuştur. Fakat insanların bir kısmı hâlâ hakikati görünüşte arıyor. Önüne konulan yemeğin süsüne, tabağın parlaklığına, sofrayı kuranın güzel sözlerine bakıyor. İçinde ne olduğunu soranları ise huzur bozmakla suçluyor.
Oysa biz bu sofrayı daha önce gördük. Önümüze konulan yemeğin zehirli olduğunu söyledik. Kimileri ihtiyatımızı karamsarlık saydı, kimileri uyarılarımızı gereksiz buldu. Sonrasında yaşananlar, bizim açımızdan, o günkü endişelerin ne kadar yerinde olduğunu gösterdi. Şimdi önümüze yeni bir yemek konuluyor. Biz yine aynı tehlikeyi görüyoruz. Bazıları ise hâlâ tabağın desenini tartışıyor.
Mesele tam da burada başlıyor: Zahire bakmakla hakikati kavramak aynı şey değildir.
İslam düşünce tarihinde bunun için geliştirilmiş ciddi bir anlama geleneği vardır. Tefsir ilminde sebeb-i nüzûl, bir ayetin hangi olay, soru veya şartlar üzerine indirildiğini araştırır. Hadis ilminde sebeb-i vürûd, bir sözün hangi vesileyle ve hangi bağlamda söylendiğini anlamaya çalışır. Çünkü bağlamından koparılan bir ifade, bazen sahibinin anlatmak istediğinden bambaşka bir anlam kazanabilir. Elbette her ayetin belirli bir tarihsel iniş sebebi bulunmaz; asıl mesele, mevcut bağlam bilgisini dikkate alarak anlamı doğru kurabilmektir.
Hukukta da benzer bir düşünce vardır: Ratio legis. Yani kanunun konuluş amacı, düzenlemenin arkasındaki gerekçe. Hukukçular buna bağlı olarak gai, başka bir ifadeyle amaçsal yorum yönteminden yararlanırlar. Nitekim 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu'nun birinci maddesi, kanunun sözüyle ve özüyle uygulanacağını belirtir. Demek ki yalnızca kelimeleri okumak yetmez; düzenlemenin amacı ve hukuk düzeni içindeki yeri de anlaşılmalıdır.
Şimdi tarihin tozlu sayfalarına bakalım.
Miladi 657 yılı. Fırat kıyısındaki Sıffîn Ovası'nda Hz. Ali ile Muâviye'nin orduları karşı karşıyadır. Çatışmalar sırasında Muâviye tarafında, Amr b. Âs'ın önerisiyle mushaflar mızrakların ucuna kaldırılır. Taraflar Kur'an'ın hakemliğine davet edilir. İlk bakışta bundan daha makul, daha dinî, daha uzlaştırıcı ne olabilir?
Fakat tarihsel rivayetlere göre Hz. Ali bu girişimi bir savaş hilesi olarak değerlendirmiş ve ordusunu uyarmıştır. Buna rağmen askerlerinin önemli bir bölümü görünen çağrının etkisiyle savaşın durdurulmasını istemiştir. Ardından başlayan hakem süreci anlaşmazlığı çözmek yerine daha da karmaşıklaştırmış, siyasi ve dinî ayrışmaları derinleştirmiştir.
Buradaki tarihsel ders, kutsal bir metne başvurmanın yanlışlığı değildir. Bir metnin kutsallığı, onu kullanan herkesin maksadının da kendiliğinden doğru olduğunu kanıtlamaz. Sıffîn'in kendine özgü siyasi, askerî ve dinî koşulları vardı. Bugünün anlaşmazlıklarını o dönemin olaylarıyla özdeşleştiremeyiz. Fakat görünüş ile amaç arasındaki ayrımı sorgulamak bakımından tarih hâlâ öğreticidir.
Zaten zahire aldanmanın en tehlikeli tarafı, insanı düşünme zahmetinden kurtarmasıdır. Güzel bir kelime duyunca güzel bir sonuç beklemek, uzlaşma denilince adaletin sağlandığını düşünmek, birlik çağrısı yapılınca herkesin hakkının korunduğuna inanmak kolaydır. Oysa bir teklifin değerini belirleyen yalnızca taşıdığı isim değil, uygulanma biçimi ve doğuracağı sonuçlardır.
Üstelik her itirazı kötü niyet saymak da başka bir kolaycılıktır. İnsan bir düzenlemeyi eleştirebilir, bir çağrının gerekçesini sorgulayabilir, geçmişte yaşananları hatırlatabilir. Bunlar peşinen düşmanlık değildir. Aynı şekilde geçmişte yanılmış olmak, bugün yapılan her teklifin yanlış olduğunu da kanıtlamaz. Fakat geçmişteki tecrübeyi yok saymak, ihtiyatı değil saflığı erdem haline getirmektir.
Bizim itirazımız da budur.
Bir şeyin ne söylendiğine bakıyoruz, fakat niçin söylendiğini de araştırıyoruz. Kimin söylediğini görüyoruz, fakat söylenenin neye hizmet edeceğini sorgulamaktan vazgeçmiyoruz. Çünkü hakikati aramak, söylenen her sözü reddetmek değildir; söylenen her söze teslim olmamak da düşünmenin başlangıcıdır.
Daha önce aynı sofrada oturduk. Aynı güven telkinlerini duyduk. Yemeğin zehirli olduğunu söyledik. Bize göre sonuç, endişelerimizi haklı çıkardı. Şimdi önümüze getirilen yemekte de aynı tehlikeyi görüyoruz. Bu kez itirazımızı anlamak isteyenlerin süslü sunumlara değil, içeriğe ve geçmiş tecrübenin öğrettiklerine bakması gerekiyor.
Çünkü bazıları için mesele yemeğin sağlıklı olması değil, sofraya herkesin oturmasıdır. Bazıları sofrayı kuranın sözlerine inanır, bazıları tabağın içinde ne bulunduğunu anlamaya çalışır. Biz ikinci taraftayız.
Efendiler, uyarılara kulak verin de bu defa kaşığı ağzınıza götürmeden önce ne yediğinize bir bakın!
Dün aynı sofrada zehirlenip bugün aynı aşçının yeni menüsüne alkış tutmak, iyimserlik değil, ibretlik bir hafıza kaybıdır. Üstelik dün zehirli çıkan yemeğin tarifini değiştirmeden yalnızca adını değiştirmenin, onu sağlıklı hale getirmeyeceğini anlamak için gastronomi uzmanı olmaya da gerek yoktur.
Siz yine de afiyetle yemekte ısrar ediyorsanız buyurun, sofranız sizin olsun. Fakat yarın aynı sonuçla karşılaşırsanız sakın dönüp de kimse bizi uyarmadı demeyin!
Biz zehri söyledik, siz aşçıyı övdünüz. Biz içeriğini sorguladık, siz sunumuna hayran kaldınız.
Anlaşılan bazılarına zehirden önce panzehir değil, hafıza gerekiyor!


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.