Türkiye'de Siyaseti Derin Devlet Mi Dizayn Ediyor?
Cumhuriyet Türkiye'sinin kuruluşundan günümüze kadar hükümetler veya siyasilerin yaptığı her hamle yahut attığı her adım zihinlerde birtakım sorular doğurmuştur. Bu soruların başında da "derin devlet" yani bir üst aklın ülkeye yön verip vermediği gelmektedir. Cumhuriyetin kuruluş kodlarında bunu fazlasıyla görmekteyiz ve tarihi veriler de bunu teyit etmektedir. Nitekim Mustafa Kemal Paşa'nın başında olduğu askeri ve siyasi yapının günümüz tabiriyle derin bir üst akıl inşa ettiğini söylemek mümkündür.
Üç paşalar dönemi diye anılan Enver, Cemal ve Talat Paşaların Birinci Dünya Savaşı'nda çok stratejik kararlar alabildiğini görmekteyiz. Ardından Milli Mücadele döneminde nispeten daha genç kadrolarında bu devlet aklını geliştirip dönüştürdüğünü söylemek mümkündür. Örneğin Milli Mücadele'ye Mustafa Kemal Paşa'nın liderlik etmesi kabiliyet ve kapasitesinin getirdiği bir beceri olduğu kadar İttihat ve Terakki Cemiyetinin aldığı kararlar ile doğru orantılıdır. Ancak bu kararların doğrudan bir belge ile tespiti mümkün değildir. İttihatçı liderlerin ülke dışına çıkışının hemen arifesinde Anadolu'da işgal planlarına karşılık organize olan bütün yapıların planlaması çok daha önce yapılmış ve lider de gerekeni yapmıştır.
Ancak bu çelik çekirdek kadrolar zaman zaman kendi içinde de mücadele etmişlerdir. Kimi zaman ülke dışına çıkmış, kimi zaman yer altına çekilmişlerdir. Mustafa Kemal Atatürk'ün bıraktığı en büyük değer ise bu yapıların üstünde kurumsal bir düzen inşa etmesi olmuştur. Üst akılı kolektif akla evirmiştir. Yani devletin bütün kurumlarının ve tabi ki aydın, emekçi bütün halkın doğru stratejiyi inşa edebilecek organlar olduğunu göstermiştir. Ancak Mustafa Kemal Atatürk'ün vefatından sonra Türkiye doğrudan savaşa dahil olmasa da İkinci Dünya Savaşı'nda ağır bir kırılma yaşamıştır. Küresel ve bölgesel koşulların etkisi ile ABD merkezli dünya sistemine entegre olmak zorunda kalmıştır. Sovyet Rusya'nın bilhassa Stalin vefatına kadar ki stratejisi Türkiye'nin politikalarına tesir etmiştir. Bu süreçte ABD ile müttefik olan Türkiye'deki düşük yoğunluklu çatışmalar, darbeler gibi birçok olay yaşanmıştır.
ABD, Sovyet Rusya tehdidine karşı Türkiye'ye destek olmuş fakat kendi politikalarını da Türkiye'ye dayatmıştır. Sovyetler Birliği dağıldıktan sonra 1990'lı yılların başında ise Türkiye yeni bir dünyaya uyanmıştır. Türkiye'de siyaseti ve orduyu dizayn etmek isteyen baskın NATO konseptine karşı özgün fikirler üretilebilir mantığı yerleşmiştir. Elbette ki her dönemde özgün ve modern bir devlet aklı oluşturma girişimleri olmuştur ancak Sovyet tehdidi Türk devlet idaresinin elini kolunu bağlamış ve ABD'nin yörüngesi dışında bir yol izlenmesine mani olmuştur.
Bilhassa Kıbrıs meselesinde sözde müttefiki ABD'nin ambargosuna maruz kalsa da dik duruş sergileyebilmiştir. Bu çerçevede günümüzde de benzer bir sürecin yaşadığını söylemek yanlış olmaz. NATO sistemine entegre bir Türkiye var ancak bağımsız karar alabilen mekanizmalar da var. Fakat bu bağımsız karar alma mekanizmalarının organize bir yapı olduğunu söylemek zordur. Zira bu aklın derin millet iradesine daha yakın olduğunu söylemek mümkündür.
Peki bu stratejik aklın kodları bugün siyaseti dizayn edebiliyor mu? Bunun cevabı yüzde yüz evet değildir. Özellikle 15 Temmuz Darbe girişiminden sonra Türkiye yeni bir dinamik akıl inşa etme fırsatı buldu. Lakin bugün gelinen noktada Türkiye'nin bu fırsatı değerlendiremediği hissi daha ağır basmaktadır. Çünkü NATO çizgisinin siyasette köşe başlarını tuttuğunu söylemek yanlış olmaz. Küreselci kadroların karar verici noktalarda olduğu görülmektedir. NATO'nun Türkiye'den isteyeceği veya istediği Ortadoğu jandarmalığı Temmuz ayında Türkiye'de düzenlenecek olan zirvede ilan edilebilir.
Buna karşılık Türkiye yine Kıbrıs'ta NATO ile karşı karşıya gelebilir. Bütün bu denklemlerin ortasında ise güçlü partilerde akıl inşa edebilecek "milli" düşüncenin yanında duran özgürlükçü kadroların yeterince görünür olmadığını üzülerek söylemek zorundayız. Örneğin başka bir ülkenin vatandaşlığını da taşıyan kritik kurumlardaki odakların bağımsız düşünebildiğini söylemek büyük bir yanılgı olur. Dolayısıyla bugün Türkiye'de siyasi mekanizmaların her kademesinde küresel aklın esiri olmuş zihinlerin varlığını kabul etmekle birlikte görünürlük düzeyi düşük olsa da yerli ve milli akla hizmet eden odakların varlığını inkar edemeyiz. Çıkış noktası olarak yapmamız gereken bağımsız Türkiye için mücadele etmektir...


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.