NE VARSA TÜRK MİLLİYETÇİLERİNDE VAR

NE VARSA TÜRK MİLLİYETÇİLERİNDE VAR

Yazıya bu başlığı attığım için bazılarına garip gelebilir. “Neden bu başlık?” diye soranlar olacaktır. Ancak eminim ki bu yazıyı okuyan kişiler ne demek istediğimi çok iyi anlayacaktır.

A+A-

Bugünlerde Çanakkale, Osmanlı ve Fatih Sultan Mehmet Han denildiğinde mangalda kül bırakmayan bazı gruplar var. Oysa bu isimlerin anılması dahi mümkün değilken, bu konularda ortada hiçbir faaliyet yokken meydanda Türk milliyetçileri bulunuyordu. Daha önceki yazılarımda, Büyük Türkçü Hüseyin Nihal Atsız ve arkadaşlarının Çanakkale’ye yaptıkları yürüyüşle Çanakkale’yi yeniden Türk milletine hatırlattıklarını yazmıştım. Bu konuda daha fazla bilgi edinmek isteyenler, Atsız’ın Çanakkale’ye Yürüyüş adlı eserine bakabilirler.

Bugün ise buna dair başka bir bilgi daha öğrendim. 1952 yılında, İstanbul’un fethinin 500. yıl dönümüne hazırlanılırken Fetih Cemiyeti Başkanı İsmail Hâmi Danişmend; Hüseyin Nihal Atsız, Atsız’ın kardeşi Nejdet Sançar ve eşi Reşide Sançar, Atsız’ın eşi Bedriye Atsız, Fahrettin Kırzıoğlu ve Altan Deliorman ile Fatih Sultan Mehmet Han’ın türbesini onarmak için kolları sıvadılar.

Bugün bakıldığında bu hadise sıradan gelebilir; ancak o günün şartlarında bu neredeyse imkânsız bir işti. Çünkü türbe uzun yıllardır kapalıydı ve türbedar kapıyı açmamakta ısrar ediyordu. O zamana kadar kimse türbenin açılması için yeterli çabayı göstermemiş olacak ki, türbedar ilk defa böyle bir taleple karşılaşıyordu. Nihayetinde, zor da olsa türbenin açılmasını sağladılar.

O gün yaşananları tarihçi-yazar Altan Deliorman şu sözlerle anlatır:

Türbedar kocaman bir anahtar getirdi, kapıyı açtı. Hep birlikte içeri girdik. Önce burnumuza bir küf ve pas kokusu çarptı. Loşluğa ve bu tuhaf kokuya bir süre sonra alıştık. Anlaşılan, İsmail Hâmi ile Atsız önceden konuşmuş, gerekli tertibi almışlardı. Bedriye Atsız’ın yanında elektrik süpürgesinden bez parçalarına, küçük süpürgelerden parlatıcı maddelere kadar gerekli her şey vardı. “Şimdi burasını temizleyeceğiz.”

Kolları sıvadık. Kimimiz süpürme, kimimiz toz alma, kimimiz parlatma ve cilalama işlerini üstlendi. Yılların tozu ve pası birikmişti. Sildikçe çıkıyor, bir türlü temizlenmek bilmiyordu.

Hey koca Fatih! Yirmi bir yaşında İstanbul’u fetheden, ulaşılması güç Konstantiniyye Kızılelma’sına erişen yüce dâhi, büyük sultan! Bu ne nankörlük! Biz evlatların mı senin türbeni bu hâllere getirmişiz? Sana olan şükran borcumuzu, türbeni zamanın tahribatına terk ederek, adeta senden intikam alır gibi mi ödemeye kalkışmışız? Bizi bu hâle nasıl getirmişler? Hangi bilinmez eller bizi sana yabancı, hatta düşman kılmış?

Eski bir dolabı temizlemeye çalışırken bunları düşünüyor, garip ve acı kaderimize lânetler savurarak gözyaşlarımı içime akıtmaya çalışıyordum.

O gün, diyebilirim ki, Fatih’in ağır bir havayla dolu türbesinde yüz kitap okusam alamayacağım ibreti aldım.

Atsız’ın belki bilerek, belki farkında bile olmadan verdiği derslerin en değerlisi, orada geçirdiğim beş-altı saatlik zamana sığmıştır. Sandukanın örtüsü yırtılmış, kirlenmiş, solmuştu. Sanduka çevresindeki parmaklıklar eskimiş, dökülmüş, paslanmıştı. Örtünün ölçüleri alındı, civardan bir usta getirildi, parmaklıkların tamiri için anlaşmaya varıldı.

Atsız’ı alışveriş ederken daha önce hiç görmemiştim. İlaç ve kitap alımları dışında bir daha da görmeyecektim. Ama ne kadar sıkı bir pazarlıkçı olduğunu orada anladım. Birkaç lira daha ucuza yaptırabilmek için usta ile dakikalarca pazarlık etti. İnsaflı ve vicdanlı bir adammış. Bu sözlere mi kandı, yoksa Fatih’in türbesindeki harabeye mi içi yandı bilemiyorum; sonunda azami indirimi yaptı.

O yaz akşamının alacakaranlığı perde perde inerken türbeden çıktık. Fatih’e kadar yürüdük, orada ayrıldık. Atsız’ın o günkü ıstırabını unutmak mümkün değildir. Türbenin acıklı görünüşü, terk edilmiş hâli onun gönlündeki yarayı büsbütün kanatmış olmalı, diye düşünürüm.

En başa dönecek olursak, bugün Osmanlı, Çanakkale ve Fatih edebiyatı yapanların büyük bir kısmı bu yaşananlardan habersizdir. Ne tuhaftır ki, bu tipler o gün kimse konuşamazken konuşan, kimse kıpırdayamazken koşan Hüseyin Nihal Atsız’a, Nejdet Sançar’a ve onların arkadaşlarına bugün hakaret etmektedirler.

Muhsin Yazıcıoğlu’nun dediği gibi:

Vatanı sevmenin çilesini biz çektik, edebiyatını ise onlar yaptı.

Kaynak : Milli Devlet

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.