Okul zili çaldı, peki kimin için?

Okul zili çaldı, peki kimin için?

Çocuklar aynı sıralarda oturuyor ama aynı imkânlara sahip değiller. Yeni eğitim yılı başlarken okul masrafları ve ailelerin artan ekonomik yükü yeniden gündeme geliyor.

A+A-

Eylül geldi. Okul zilleri yeniden çalmaya başladı. Çocuklar sınıflarına girdi. Yeni çantalar, yeni defterler, yeni kalemler… Kimi evlerde okul heyecanı yaşandı. Kimi evlerde ise hesap yapıldı.

281ae087-ee34-4d8d-906e-30b6b3dab04a-088.jpg

“Bu yıl ne kadar tutacak?”

Aslında eğitim öğretim yılı her başladığında aynı hikâyeyi yeniden yaşıyoruz. Çocuklarımız okula başlıyor ama velilerin aklında derslerden önce başka bir soru beliriyor:

Bu eğitim yılı bize ne kadara mâl olacak?

İşte tam burada durup biraz düşünmek gerekiyor. Çünkü eğitim yalnızca okulun kapısından içeri girmek değil. O kapıya ulaşabilmek de artık başlı başına bir mesele.

Okul açıldı, masraflar da açıldı

Bir çocuğun okul masrafını sadece defter ve kalemden ibaret sanıyoruz. Oysa liste uzayıp gidiyor. Kıyafet, servis, beslenme, kırtasiye, etkinlik, kurs, sınava hazırlık, tablet, bilgisayar.

Bazen de okulun “ihtiyacı” denilerek istenen başka bir ödeme…

Devletin ücretsiz ders kitapları dağıtması elbette önemli. Ama bir çocuğun eğitim hayatının maliyeti kitapla bitmiyor. Ekonomik şartların zorlaştığı bir dönemde bu maliyet, ailelerin omuzunda daha fazla hissediliyor. Bu yüzden okulların açılması aslında sadece eğitim gündemini değil, hayat pahalılığı gündemini de yeniden önümüze koyuyor.

“Bağış” dediğimiz şey ne zaman zorunluluğa dönüşüyor?

Son yıllarda velilerin en çok konuştuğu konulardan biri, bağış. Kelime olarak ne kadar güzel. İnsan ister, destek olur. Bir okulun ihtiyacına katkı sunar, çocuğun eğitimine destek verir. Ama bir kelimenin anlamı, uygulamayla değişebiliyor.

Eğer veli “İsterseniz bağış yapabilirsiniz” cümlesini duyduğunda gerçekten istemediği hâlde vermek zorunda hissediyorsa burada bir problem var. Daha da önemlisi, bu ödeme çocuğun eğitimini, sınıftaki konumunu veya okul içindeki deneyimini etkileyebilecekmiş gibi hissettiriliyorsa artık “gönüllülük” kelimesini yeniden düşünmek gerekiyor.

Millî Eğitim Bakanlığının 2026-2027 eğitim öğretim yılına ilişkin genelgesinde kayıt sırasında kayıt parası veya başka bir ad altında zorunlu ücret talep edilemeyeceği açıkça belirtiliyor.

Yani mesele aslında oldukça net: Bağış gönüllü olmalı. Velinin önüne konulan bir mecburiyet olmamalı.

Bir velinin “hayır” demesi neden bu kadar zor?

Çünkü işin içinde çocuk var. İnsan kendisi için “hayır” diyebilir. Ama çocuğu söz konusu olduğunda tereddüt eder.

“Acaba çocuğum etkilenir mi?” “Diğer veliler verdi, ben vermezsem ne olur?” “Öğretmen bunu nasıl karşılar?” “Okulda çocuğum dışlanır mı?”

İşte bu soruların kendisi bile bize önemli bir şey söylüyor.

Eğitim ortamında hiçbir veli, çocuğunun hakkını korumak için ekonomik gücünü ispat etmek zorunda kalmamalı. Çünkü çocukların arasında görünmeyen bir ekonomik sınıf oluşturmak, eğitimde fırsat eşitliği meselesini daha da büyütür.

Okulların ihtiyacı yok mu?

Elbette var. Bunu da söylemek gerekiyor. Okulların temizlikten bakıma, teknolojik araçlardan sosyal etkinliklere kadar birçok ihtiyacı olabilir. Öğretmenler de bu ihtiyaçları görüyor, okul yöneticileri de, veliler de. Ama burada başka bir soru ortaya çıkıyor:

Bir devlet okulunun temel ihtiyaçları ne ölçüde velilerin ekonomik gücüne bağlı olmalı?

Bir okulun velileri daha fazla katkı verebiliyorsa o okul daha iyi imkânlara mı sahip olacak…

Başka bir okulda veliler ekonomik olarak daha zor durumdaysa çocuklar daha az imkâna mı sahip olacak…

Bunu eğitimde eşitlik olarak nasıl açıklayacağız? Bir çocuğun şansı, ailesinin banka hesabına göre değişmemeli.

Eğitimde eşitsizlik sadece okulda başlamıyor

Aslında mesele çok daha geniş. Aynı sınıfta oturan iki çocuğun hayatı birbirinden tamamen farklı olabilir. Birinin evinde kendisine ait çalışma masası vardır, diğerinin yoktur. Birinin interneti vardır, diğerinin bağlantısı sürekli kesilir. Birinin ailesi özel ders aldırabilir, diğerinin ailesi çocuğunun servis ücretini nasıl karşılayacağını düşünür. Birinin sınav için onlarca kaynağı vardır, diğeri tek bir kitaptan çalışmak zorundadır.

Sonra hep birlikte çocuklara aynı soruyu soruyoruz:

“Niye başarılı olamadın?”

Belki de bazen çocuğa değil, önce koşullara bakmak gerekiyor. Çünkü eşit sınav yapmak, her zaman eşit şartlar yaratmak anlamına gelmiyor.

Yeni müfredat, yeni sorumluluklar

Bu eğitim yılında Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli de daha fazla sınıf seviyesinde uygulanıyor. Beceri temelli eğitimden söz ediyoruz. Çocuğun sadece bilgiyi ezberlemesini değil, bilgiyi kullanmasını istiyoruz. Eleştirel düşünmesini, üretmesini, kendisini ifade etmesini bekliyoruz. Bunlar önemli hedefler. Ama her eğitim reformunda olduğu gibi burada da bir soru var:

Bu hedefleri gerçekleştirecek ortamı hazırlayabiliyor muyuz? Kalabalık sınıflarda mı? Yoğun öğretmen yükü altında mı? Ekonomik kaygı yaşayan ailelerin çocuklarıyla mı? Sınav baskısının hâlâ güçlü olduğu bir sistemin içinde mi?

Bir çocuğa “yaratıcı ol” demek kolay. Ama yaratıcılığın gelişebileceği bir eğitim ortamı oluşturmak başka bir şey.

Öğretmeni de konuşalım

Eğitim sistemini konuşurken öğretmeni çoğu zaman sadece “ders anlatan kişi” olarak görüyoruz. Oysa öğretmen, sistemdeki bütün değişikliklerin sınıftaki karşılığını oluşturan kişi.

Yeni müfredat, yöntemler geliyor. Dijital eğitim konuşuluyor. Yapay zekâ eğitim gündemine giriyor. Öğretmenden daha fazla beceri bekleniyor.

Peki öğretmenin yükünü ne kadar konuşuyoruz? Bir sistem değişirken, o sistemi uygulayacak öğretmenin ihtiyaçlarını da aynı ciddiyetle konuşmak gerekiyor. Çünkü eğitim reformu, sadece kitapların değişmesiyle gerçekleşmiyor. İnsanın değişime hazırlanması gerekiyor.

Çocukları da unutmayalım

Bütün bu tartışmaların arasında bazen en önemli kişiyi unutuyoruz, çocuğu…

Çocuk sadece sınav sonucu değil, karne notu değil. Sadece “başarılı öğrenci” veya “başarısız öğrenci” değil. Çocuk bazen korkuyor, utanıyor, kendini diğer arkadaşlarıyla kıyaslıyor. Ailesinin ekonomik durumunu diğer çocuklarla karşılaştırıyor. Öğretmeninden duyduğu tek bir cümleyi yıllarca taşıyor. Bu yüzden okulun güvenli olması kadar, çocuğun kendisini değerli hissetmesi de önemli. Eğitim dediğimiz şey biraz da burada başlıyor.

Bugünün gündemi bize ne söylüyor?

Bugün eğitim gündemini konuşurken aslında ülkenin genel gündeminden bağımsız konuşamıyoruz. Hayat pahalı. Ailelerin bütçesi zorlanıyor. Çocukların ihtiyaçları artıyor. Okulların ihtiyaçları var. Sistem değişiyor. Öğretmenlerden yeni beklentiler oluşuyor. Ve bütün bunların ortasında veli bir yandan çocuğunun geleceğini düşünürken bir yandan bugünün hesabını yapıyor.

Bu yüzden “bağış” meselesi de tek başına bir okul meselesi değil. Ekonomiyle, eğitim politikasıyla, fırsat eşitliliğiyle, hatta biraz da toplum olarak birbirimize nasıl baktığımızla ilgili.

Son söz

Okul zili çaldı. Çocuklar sınıflara girdi ve hepsi aynı sırada oturuyor. Eğitim sisteminin en önemli sınavı da burada başlıyor.

Aynı sırada oturan çocuklara gerçekten eşit bir gelecek sunabiliyor muyuz?

Henüz değil. Çünkü aynı sırayı paylaşmak, aynı imkânlara sahip olmak anlamına gelmiyor. Eğitimde eşitliği yalnızca konuşulan bir hedef olmaktan çıkarıp gerçekten yaşanan bir hakka dönüştürmek mümkün. Bunun yolu da çocuğun ailesinin gelirinden bağımsız olarak nitelikli eğitime ulaşabildiği, öğretmenin yalnız bırakılmadığı ve okulun temel ihtiyaçlarının velinin bütçesine bırakılmadığı bir sistem kurmaktan geçiyor.

Çünkü çocukların oturduğu sıralar aynı olabilir. Asıl mesele, o sıralardan kalktıklarında önlerinde açılan yolların da birbirine eşit olup olmadığıdır.

Yazar: Özge Yıldız

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.