
Orta Asya'dan Anadolu'ya Kadın Başlıkları
Sanatçı, eserlerinde Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan kültürel izleri günümüzle buluşturuyor.
Ressam Darya Gürcan’ın “Orta Asya’dan Anadolu’ya Kadın Başlıkları ve Portre – Kültürel Motiflerin Özgün Yorumu” başlıklı sergisi, Denizli Belediyesi Turhan Bahadır Sergi Salonu’nda sanatseverlerle buluştu. Geleneksel motifleri özgün bir yorumla ele alan sanatçı, eserlerinde Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan kültürel izleri günümüzle buluşturuyor. Kadın figürleri ve dikkat çekici renk paletiyle öne çıkan sergi, izleyiciye güçlü bir görsel ve duygusal deneyim sunuyor. Gürcan ile eserleri ve ilham kaynakları üzerine konuştuk.

Eserlerinizde Orta Asya’dan Anadolu’ya uzanan kadın başlıkları dikkat çekiyor. Bu kültürel süreklilik sizin için neyi temsil ediyor?
Bu başlıklar sadece birer motif veya aksesuar olmanın dışında, tüm yaşanmışlıkların ve duyguların dışavurumunun göstergesidir. Bin yıllardır insanlar, mağara resimlerinden tutun da yaşanmışlıkları kilimlere, halılara, kıyafetlere yansıtmışlardır. Duygu aktarımının en güçlü yolu sanattır. Çünkü güzel olan şeyler paylaşılmak ister. Sanat, kalbin köprüsüdür. Metaforik bir ifade gibi algılansa da “hayat damarıdır”. Çünkü insan duygularından uzaklaştığında ya da bir ifade şekli bulamadığında, bizi birbirimize bağlayan o hayat damarı kopar. Sönümlenerek mekanikleşir, böylece materyalist, ruhsuz varlıklara dönüşürüz. Sanat, doğanın parçası değil, kendisidir. İlahi olandan gelir. Bu nedenle duygular ve ruh üzerinde etkisi güçlüdür. Tabiatın kendisi sanattır. Yani yaratan en büyük sanatçıdır. Dolayısıyla, dünyadaki karanlık çağ zamanlarına baktığımızda sanatın dönem dönem yasaklandığını görürüz. Bunu ışığın ve karanlığın savaşı olarak da düşünebiliriz. Fakat bu savaş, sanat tarafından sürekli çiçek uzatılarak gerçekleşmek zorundadır.

Portrelerinizdeki kadınlar izleyiciyle güçlü bir göz teması kuruyor. Bu bakışlarda nasıl bir duygu ya da mesaj saklı?
Yine ruhtan bahsetmemiz gerekecek. Ruhumuzda ne varsa dışımızda onu görürüz. Bence göz, tüm tarihe bakıldığında en gizemli oluşumdur. Bugün evrim teorisyenlerinin bile nasıl oluştuğuna dair içinden çıkamadıkları bir ütopyadır, dersek yerinde olur. Tarihten bu yana göze yüklenen en güzel anlam, her şeyi gören göz anlamında Tanrı’yla ilişkilendirilmesidir. Bakıldığında tüm doğa; görülmek, duyulmak, koklanmak ve hissedilmek ister. Bu nedenledir ki çiçeklerin rengi, kuşların sesi, rüzgârın okşayışı yaratılmıştır. Nasıl da takdire şayandır, görmesini bilene.

Kadın figürünü merkeze alırken, bireysel bir hikâye mi anlatıyorsunuz yoksa kolektif bir kadın hafızasını mı görünür kılmak istiyorsunuz?
Kadınlar üzerinden bir mesaj vermek kaygısıyla çıkmadım bu yola. Fakat kendim de bir kadın olduğumdan belki, kolektif bir kayıt hafızam beni bu yola itmiş olabilir. Kadınların bin yıllardır baskılandıkları durumlarda, bir şekilde işledikleri oyalarla, dokudukları renklerle ruhlarındaki sessiz çığlığın bir koruyucusu olarak görüyorum sanatı. Bu allar, morlar, pullar olmasaydı kadın ne yapardı, bilemiyorum. Bunun nedeni nedir ki? Sanki erkek egemen sisteme inat, soyun değil de güzelin devamı için kızına rengârenk çeyiz düzer kadın.
Geleneksel motifleri çağdaş bir yorumla ele alıyorsunuz. Bu dengeyi kurarken nelere dikkat ediyorsunuz?
Birebir aynısını kopyalamak yerine ben de ruhumdan dokunuşlar katmak istedim. Çünkü onların devamıyım. Zaten yapılanlar yapılmış. O hâlde ben de varım ve ben de sizin kızınızım demek istedim onlara.
Günümüz kadını ile resimlerinizdeki kadınlar arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?
Bu sorunun cevabı çok katmanlı olabilir. Ancak kısaca, belki bir temenni ya da naçizane bir tavsiye olarak şunu söylemek istiyorum: Lütfen doğadan kopmayalım. Çünkü doğa yaşamın gerçeğidir ya da yaşam, doğanın kendisidir. Ve yine çünkü bu sistemi değil ama doğayı Tanrı yaratmıştır. Bu nedenle kökümüzle bağımızı koparmamalıyız. Yani hayat damarını!
Renk paletiniz oldukça sıcak ve dikkat çekici. Renkleri seçerken duygusal mı yoksa kültürel referanslarla mı hareket ediyorsunuz?
O kadar minnettarım ki zaten her şey hazır ve mükemmel yaratılmış. Nasıl ki Aden’in tüm renkleri önce yaratılıp hazırlandıktan sonra Âdem’le Havva’ya sunulmuşsa, bize düşen ise sadece yaşamak olmuş. Benim yaptığım ise bu lütfu kopyalayıp paletime yapıştırmak.
Bu sergi izleyicide nasıl bir farkındalık ya da duygu bırakmayı amaçlıyor?
Benim isteyebileceğim tek farkındalık ve duygu, insanın yaratılışındaki hakikat özünün açığa çıkması olabilir. İnanın, bundan başka ilgilendiğim ve umursadığım hiçbir şey yok. Bu dünyaya ait sistemden bahsediyorum. Ruhumu doyuran en ufak bir şey yok. İçimdeki aşkın ateşini, O'na kavuşana dek renklerle harlıyorum. Bu dünyaya ait huzuru ve mutluluğu bile umursamıyorum. Mütevazı bir hayatım var. Eski bir köy evinde kedilerim, köpeğim ve tavuklarımla yaşıyorum. Mesela hâlâ sobayla ısınıyorum. Emekli maaşım ancak sokaktaki ve evdeki hayvanlara yetiyor.
Son olarak, bu eserleri üretirken sizi en çok etkileyen şey neydi: tarih, kadın hikâyeleri yoksa kişisel deneyimleriniz mi?
Hepsi… Resim yaparken motivasyonum ise türkülerdir. Harmanlanmış bir duygu seli yaşarım. Bir anımı paylaşayım: Bir gün yine böyle türküler eşliğinde resmin içinde kaybolmuşken, çocukluğumdaki bir kokuyu hatırladım. Koşa koşa Bayramyeri’ne indim ve özellikle o büyük cam kavanozlardan doldurulan kolonyalardan aradım. Buldum ve tütün kolonyası doldurttum. Şimdi resme başlamadan önce mutlaka o kolonyayı koklarım. Aralarda gözlerimi kapatır, yine koklarım ve köyüme dönerim. Çok teşekkür ediyorum.
Röportaj / Fotoğraflar : Meliha Kallimci

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.