Özdağ, Milliyetçiliğin Tam Tarifini Yaptı

Özdağ, Milliyetçiliğin Tam Tarifini Yaptı

BUGÜN SİYASAL VE TOPLUMSAL ALANDA ÖNEMLİ BİR ZEMİNE SAHİP OLAN MİLLİYETÇİLİK KAVRAMINI NASIL TARİF EDİYORSUNUZ?

A+A-

1- Bu sorunun hem çok uzun hem de derin manalar içeren yönleri var. Bununla beraber tarihi, ideolojik ve popüler yaklaşımların, tanımlamaların dışında konuya farklı bir yaklaşım getirmekte bir sakınca olmadığı kanaatindeyim. Kısaca ifade etmek gerekirse insanın doğuştan sahip olduğu en önemli sıfatlarındandır hangi milletten (ırktan-soydan) olduğu. Bu konuda kişi bir seçeneğe sahip değildir. Mesela kişiler dinini, inancını, fikrini, vatandaşlık statüsünü ve hatta cinsiyetini bile kendi tercihi ile değiştirebilirken doğumla birlikte elde ettiği milliyetini (ırk-soy) değiştiremez. Buradan yola çıkarak kişilerin ait oldukları başta “milliyet” gibi kavramların onların hayatlarında önemli bir yer tutması kaçınılmazdır. Kendisini bir guruba bir klana bir aileye, bir cemaate kısaca herhangi bir çevreye ait hisseden kişiler, doğal olarak bu konuda çalışmak üretmek ve gurubunu yüceltmek ileriye taşımak isteyeceklerdir. İdeolojik yaklaşımlardan bağımsız olarak milliyetçilik kavramının temelinde insani, hissi ve aidiyet duygusuyla beraber kendi milletinin değerlerini kültürünü, tarihini, ürettiklerini ve sahip olduğu her bir hususu öncelemek vardır. Bu durumun milliyetçilik kavramının soyut ama belki de en temel muharrik etkenlerinden biri olduğu kanaatindeyim. Bu kavramın teorisyenliğini yaparak ideolojik altyapısını oluşturanların konuya bakış açılarında farklılıklar olabilir. İdeolojik temellendirmeler bir tarafa, bu his ve düşüncelerle başlayan kendi milletini önceleyen duygular zamanla siyasi, tarihi ve kültürel birikimlerin tecrübesi ile milliyetçilik kavramının bugün geldiği tartışmaların konusunu oluşturur. Tüm bu tecrübeler bir milletin ya salt kültürel (din, dil, folklorik temalar vs.) bir kimlikle herhangi bir egemen devletin içinde yaşamasını ya da inşa ettikleri ulus-devlet sistematiğinde hayat bulmasını sağlar. İlkinde bir devlete sahip olmak ya da kurmak şeklinde tezahür etmesi doğal olan bu süreç diğerinde kurduğu devleti yaşatmak ve güçlendirmek şekline devam edecektir.

2-TÜRK MİLLİYETÇİLİĞİNİN TARİHSEL SÜREÇ İÇİNDE GEÇİRDİĞİ EVRELERİ SIRALAR MISINIZ?

2- Türk milliyetçiliğinin tarihsel sürecinin temelinde esasen 19. YY. da Avrupa’da başlayan ve Osmanlı topraklarına sirayet eden farklı milliyetçilik akımlarının büyük etkisi vardır. Osmanlı İmparatorluğunun son dönemlerinde farklı milletlerin başkaldırısına ve parçalanmaya bir tepki olarak Türk Milliyetçiliğinin temellerinin atıldığı söylenebilir. Devlet-i Ebed-i Müddet diye ifade edilen Osmanlı imparatorluğunun çökmek ve yıkılmakta olduğunu gören Osmanlı (Türk) aydınlarının bir çıkış ve kurtuluş kapısıdır milliyetçilik düşüncesi (Türkçülük) düşüncesi. Bu düşünce köklerini keşfetme ve gerçek kimliğini bulma çabaları ile birlikte sonraki yüzyılda ulus devlet olma yolunda bir mihenk ve farkındalık oluşturmuştur. Fransız devrimi ile vücut bulmaya başlayan milliyetçilik kavramının temelinde dillendirilen milli egemenlik, bağımsızlık, eşitlik ve laiklik kavramları aslında, milliyetçiliğin evrensel değerleri esas alan bir kavram olduğunu gözler önüne sermektedir. Bugün kimi zaman sadece kendi milletine öncelik veren içe kapanmacı, yer yer ırkçılığa dayanan ve başka uluslara yaşam hakkı tanımayan milliyetçilik anlayışının bu manada özüne ihanet ettiği açıktır.

Osmanlı imparatorluğu yöneticileri, başta imparatorluğu rahatlatacak bir süreç olarak gördüğü milliyetçilik akımlarının kendilerine yansımayacağını düşündüler. Ancak çok uluslu imparatorluk yapısı ile bu durumun mümkün olmadığı kısa zamanda anlaşıldı. Gayrimüslim tebaa içinde hızla yayılmaya başlayan milliyetçilik cereyanı iç isyanlarla devam etmiştir. Tanzimat’la birlikte Genç Osmanlılar tarafından (Osmanlıcılık) bir ideoloji etrafında çeşitli din ve milliyetlere mensup Osmanlı tebaasını bazı haklar vererek ortak bir vatan etrafında bir arada tutma çabası, gayrimüslimlerin isyanlarına devam etmesi ile işlevsiz kalmıştır. Osmanlıcılık bu manada farklı milliyetleri bir arada tutmaya yaramayınca Müslüman unsurları bir arada tutmanın daha doğru olacağı düşünüldü. 1870'lerden itibaren ve de özellikle II. Abdülhâmid Dönemi'nde İslamcılık ön plana çıkmış, bu manada "Osmanlı milleti" kavramı ile birlikte "İslam milleti", "İslam ümmeti" tanımlamalarıyla millet kavramına yeni bir içerik kazandırılmaya çalışılmıştır. Osmanlı vatanı anlayışı, İslamî vatan kavramına evrilmiştir. O dönem itibariyle Osmanlı aydınları arasında vatan savunması ile İslâm'ın savunulması eşdeğer görülmeye başlamıştır. Fakat bu da sorunu çözmemiş ve Türklerin dışındaki Müslüman unsurlar da İmparatorluktan ayrılma sürecine girmişlerdir. Zira tüm etnik ve milli unsurlar milliyetçilik kavramının, yeni ama etkili bir varoluş mücadelesinde en geçerli anlayış ve yol olduğuna inanıyordu.

O döneme kadar Türklük kavramına bakış çok da hoş görülen bir kavram değildi. "Cahil Anadolu köylüsü" anlamında horlayıcı bir üslûpla tanımlanan yakıştırmalara konu edildiğini de özellikle ifade etmek gerekir. Ayrıca Osmanlı imparatorluğunda, Türk kavramı İslam dışında düşünülmemiş ve dini pota içinde eritilmiştir. Türk ve Müslüman aynı manaya gelmekteydi. Çok ilginçtir ki Türkler Müslüman olan diğer milletlere nazaran kendi millî kimliğini İslâm ümmeti içinde çok daha fazla yitirmişlerdir. Ahmet Ağaoğlu: "İslamiyet Türk'ün dinidir, din-i millîsidir, kavmîsidir. Türk İslamiyet'i cebren, mahkûm, mağlup olarak değil, hakim galip olarak kabul etmiştir. Bin seneden beridir ki İslamiyet'in en ağır yüklerini, omuzlarına alarak taşımaktadır. İslamiyet yolunda Türk her şeyini unutmuştur. Lisanını, edebiyatını, iktisadiyatını ve hatta bazen mevcudiyet-i kavmiyesini bile." diyerek bu gerçeğe vurgu yapmıştır. Müslümanlık Türk Milletinin ruhudur diyen Yahya Kemal Beyatlı, İslamiyet'i "millî din" olarak nitelemiştir.

Türklerin geçmişiyle ve tarih içindeki yerleri itibariyle farklı bir millet olduklarının farkına varmaları yine 19. yüzyılda Batının etkisi altında ortaya çıkmış ve gelişmiştir. Belki de bu yüzden Türk milliyetçiliği, çağdaşlaşma hareketinden bağımsız düşünülemez. 19. yüzyıldan itibaren Türk kaynakları üzerinde çalışan batılı şarkiyatçı ve Türkologlardan Joseph de Guignes'in Hunların Türklerin Moğolların ve Tatarların Tarihi, Arthur Lumley Davids'in Türk Dili Grameri, Polonya asıllı Mustafa Celaleddin Paşa'nın Eski ve Modern Türkler, Leon Cahun'un Asya Tarihine Giriş adlı eserleri yıkılışa karşı çıkış arayan Osmanlı(Türk) aydınları arasında Türklük şuurunun yeşermesinde önemli etkileri olmuştur. Tanzimat Dönemi'nde İbrahim Şinasi, Ziya Paşa ile başlayan Türkçülük batıdaki Türkoloji eserlerinin etkisi ile büyük bir gelişme göstermiştir.

Süleyman Paşa 1876'da yayınlanan Tarih-i Alem adlı eserinde İslamiyet'ten önceki Türk tarihinden bahseder. Davids ve Guignes'in eserlerinden etkilenerek yazılan bu eser modern Türk tarihçiliğinde İslâmiyet'ten önceki Türklere dair ilk yazıdır. Ayrıca Süleyman Paşa'nın en büyük hizmeti askeri okullarda ders programına millî tarih dersini koymuş olmasıdır. Genç Osmanlılar içinde yer alan Ali Suavi, Özbekler tekkesi şeyhi Süleyman Efendi Azerbaycanlı Mirza Feth Ahunzâde de dil ve kültür gibi ilmi Türkçülük çalışmalarında önemli kişiliklerdir. Bunların yanında vatan ve hürriyet fikirlerini dillendiren Namık Kemal, eserlerinde her ne kadar vatan, millet ve Türkistan gibi kavramları kullanmış ise de Osmanlıcılık fikrinin en önde gelen savunucularındandır ve başta Atatürk olmak üzere birçok Türk aydınının fikrî manada yetişmesinde etkisi olmuştur.

Osmanlı imparatorluğunda milliyetçilik (Türkçülük) akımının bu ilk evresi daha çok batıdaki Türkoloji çalışmalarının tesiri altında ilmi bir çerçevede neşet etmiştir. Bu manada genel olarak aydınların kültürel çabaları "Osmanlı milliyeti" ve "İslam Birliği" amacına yönelikti. 1. Meşrutiyet ile resmi dilin Türkçe olması Sabah, Tercüman-ı Hakikat ve İkdam gibi gazetelerde milli kimlik vurgulu konuların tartışılmasına imkân vermiş, dolaysıyla takip eden süreçte milliyetçilik hareketine ciddi manada katkı sağlamıştır. Bu süreçte Şemseddin Sami’nin Kamus-u Türkî adlı eseri ve tarihte ilk defa "Türk Gazetesidir" başlığıyla çıkan İkdam gazetesinin kültürel manada yeşerttiği Türkçülük düşüncesi ülkede milliyet fikriyatının tanıtılmasında önemli bir yere sahip olmuştur. Türkçülüğün edebî manada neşet ettiği olayın 1897 Türk-Yunan savaşı ile vuku bulduğunu söylemek yanlış olmaz. Bu dönemin kutup ismi Mehmet Emin'in (Yurdakul), coşkun vatanseverlik ve milliyetçilik duyguları ile kaleme aldığı Türkçe şiirleri bunun ilk örnekleridir.

Milliyetçilik (Türkçülük) kavramının bir diğer evresinin 20. YY. başlarında Rusya Türkleri arasında yaygınlık kazanmaya başladığını söyleyebiliriz. Kültürel milliyetçilik ile başlayan ve giderek Pan-Slavizme tepki olarak gelişen ve Pan-Türkizim olarak nitelendirilen bir yapıya büründüğünü ifade edebiliriz. Dilde, fikirde, işte birlik" parolası ile ortak bir edebî dilin temellerini atan İsmail Gaspıralı’dan Hüseyin-zâde Ali (Turan) ve Ziya Gökalp’e Türkçülüğün, ideolojik temellerine oturmaya başladığını söyleyebiliriz. Ama bütün bunların ötesinde Rusya'dan Türkiye'ye gelen Yusuf Akçura’nın Üç Tarzı-Siyaset adlı makalesinde “Osmanlı Milleti vücuda getirmekle uğraşmak beyhude bir yorgunluktur" diyerek konuya farlı bir pencere açmıştır. C. W. Hoster'e göre, 1848 "Komünist Manifestosu" komünistler için nasıl bir rol oynamışsa, Akçura'nın makalesi de Türkçüler için benzer bir rol oynamıştır demektedir.

25 Aralık 1908 tarihinde Yusuf Akçura, Necip Asım ve Veled Çelebi'nin öncülüğünde, Ahmed Mithat, Emrullah Efendi, Bursalı Mehmed Tahir, Ahmed Hikmet Bey, Korkmazoğlu Celal, Akyiğitzâde Musa, Fuad Raif Bey tarafından kurulan “Türk Derneği” Türkçülük fikrine dayanan ilk teşkilât olma özelliğine sahiptir. Bununla beraber Genç Kalemler Hareketi, Türk Yurdu dernekleri, Türk Yurdu Cemiyeti, ve nihayet bu manada en etkililerinden olan ve 25 Mart 1912 tarihinde resmen kurulan Türk Ocakları, Türkçülük fikriyatının ve ideolojinin yapı taşlarını oluşturmuştur.

Türkiye Cumhuriyeti ile beraber Milliyetçilik kavramını, Milli Mücadeleyi yürüten kadrolara atfedilen "milliyetçiler" tanımlamasından ayrı düşünemeyiz. Tamamen milliyetçi saiklerle hareket bu kadrolara o günlerde özellikle batılıların bakış açısı bu şekilde idi. Mustafa Kemal ve arkadaşları, soyut, idealize özlem ve güzellemelerin odağında bir milliyetçilik anlayışı yerine yakın ve gerçekçi hedeflerin merkezinde bir ulus–vatan kavramına yönelmiştir. Sonuç odaklı, vatandaşlarının refah ve zenginliğini amaçlayan, çağdaş medeniyet idealini gerçekleştirmeye yönelik somut adımlar atmıştır. Bu manada milliyetçilik anlayışının vatandaşlık bilinci ile güç kazanan tarafına işaret ederek ırk temelli yaklaşımları dışlamıştır. Türk milletinin beka ve gerçekçi hedeflerinin İslamcılık ve Turancılık gibi uzak hayaller yerine tüm milletler ile medeni ilişkiler kurabilen gerçekçi ve modern bir milliyetçilik modelini ortaya koymuştur.

Son olarak, neşet ettiği Osmanlının son döneminden cumhuriyete giden yolda işlevlik kazanan Türk milliyetçiliğinin, modern dünyada ne ifade ettiğini, yakın geçmişten günümüze hangi evrelerden geçtiğini de ayrı bir başlıkta anlatmak ve yorumlamak gerektiğini düşünüyorum.

3-GEÇEN YÜZYILIN BAŞINDAKİ “ÜÇ TARZ-I SİYASET: TÜRKÇÜLÜK, İSLAMCILIK, OSMANLICILIK” TEZİ, 1980 SONRASI “TÜRK-İSLAM SENTEZİ” DÖNEMLERİ İÇİN CİDDİ TARTIŞMALAR YARATTI. BUGÜN DE CUMHUR İTTİFAKI İLE BİR BAŞKA SENTEZ DENEMESİ SÖZ KONUSU. AKP-MHP İTTİFAKI BU BAĞLAMDA TARİHSEL BİR SENTEZ Mİ DÖNEMSEL BİR İŞBİRLİĞİ Mİ?

3-Yusuf Akçura, 1904 yılında yani Osmanlının her yönüyle çöküş yaşadığı bir dönemde kaleme aldığı Üç Tarz-ı Siyaset makalesiyle Osmanlıcığı, İslamcılığı ve nihayet Türkçülüğü kritize ederek o zamana kadar bu fikirlerin hangisinin Osmanlıyı (Türklüğü) yeniden ayağa kaldırmada daha isabetli bir yaklaşım olduğunu masaya yatırmıştır. Osmanlıcılık fikrinin siyaseten başarısız olduğundan hareketle (ki bu fikrinde bidayette batılıların yol göstermesi ve Neo Osmanlıcılar eliyle olduğu ifade edilmektedir) yine Avrupalıların "Panislâmizm" adı altında İslamcılık politikasını ortaya çıkardıklarını ifade eder. Temelinde ümmetçilik fikri olan bu yaklaşım, tüm dünyadaki Müslüman unsurları, aralarındaki soy farklarına bakmaksızın aynı dine mensup olmanın verdiği birliktelik duygusu ile birleştirip modern anlamda yeni bir millet inşa etmeyi amaçlamakta idi. İslamcılık politikası da yine Osmanlıcılık akımı gibi Genç Osmanlılar’ın Avrupa’dan, memleketin kurtuluşu için ürettikleri bir fikirler manzumesi idi. Bu görüş kısa zaman içinde II. Abdülhamid’le birlikte devletin resmî siyaseti haline gelmiş ve sonuçta bu da sadra şifa olmamıştır. Neticede Akçura her üç siyaset fikrini nesnel olarak ele almış ve özellikle bir fikre yönelik taraf seçmemiş görünse de Osmanlıcılık ve İslamcılık siyasetinin başarısızlığına vurgu yaparak buradan Türkçülük fikrini ön plana çıkardığı görülmektedir.

Aslında yaygın bir görüşe göre Osmanlıcılık siyaseti bir yana özellikle İslamcılık siyasetinin popüler tabirle yerli ve milli olmadığı konusunda o günlerde de birçok tartışmaların yapıldığını görüyoruz. İslamcılık, II. Abdülhamit’in sahip çıkmasıyla o dönem devletin resmi politikası haline gelmişti. Abdülhamit’in İstibdat yönetimine karşı direnç gösteren bazı aydınların Türkçülük fikriyatına sarılmalarının altında bu sebebin de etkili olduğu kanaatindeyim.

1980 sonrası milliyetçilik kavramının daha çok aksiyoner tarafında yer alan ülkücü kesimlerin birçoğu malum olduğu üzere sancılı bir süreç geçirdi. Bu kesim (ki içinde benim de olduğum ve 1 senesi hücrede 7 yıl cezaevinde kaldım) Cezaevi sürecinde, inandıkları ve yanında durdukları devletin kendilerine bu kadar acımasız davranması karşısında ciddi travmanlar yaşadı. Sancılı ve bir o kadar da beraber mücadele ettikleri ülküdaşlarının ve de devletlerinin görece vefasızlığı ile yalnız ve sahipsiz kalmalarının verdiği ruh hali, bazı arkadaşlarımızı farklı oluşumlara itti. Bunlardan bazılarının manevi boşluklarını gidermek istemeleri neticesinde İslami okumalar yapmaları ile ilerde radikal denebilecek tarzda fikirleri benimsemeleri söz konusu oldu. Belki de dini argümanlarla milliyetçilik kavramına karşı çıkanların bu uzak duruşuna bir tepki olarak İslami fikirlere yönelim olduğu söylenebilir. İslami hassasiyetlerin ve öğretilerin kavmiyetçi bir yapıya karşı çıkması, toplumun bir kesiminin milliyetçilik kavramına muhalif bakmalarına sebep olduğu açıktır. Sanırım bu bakış açısını değiştirmek adına Türk-İslam birlikteliğinin bir çıkış olarak ortaya konulduğu söylenebilir. Bir başka deyişle İslam dininin Türk milliyetçiliği ile ayrılmaz bir bütün olduğu, hatta birinin diğeri olmadan kaim olamayacağı empoze edilmeye başlandı.

Bu süreçte 80 askeri darbesi ile güçlenen “Türk-İslam sentezi” fikriyatının darbeciler eliyle bir devlet politikası haline gelmesi de ayrıca manidardır. Kenan Evren ve arkadaşlarının görünürde Atatürk söylemleri ve zorlamaları ile halka Atatürkçülük pompalarken, alttan alta “ılımlı İslam- Türk-İslam sentezini” dikte etmeye çalışması hep kuşu yarattı. Bu kuşkunun gerçek olduğu, geçmişten bu yana ciddi bir birikime sahip olan milliyetçilik kavramının içinin boşaltılması ile yerini gerçeğe bıraktı.

Hayatı Türk milliyetçiliğinin savunuculuğu ve bu anlamda verdiği mücadeleler ile geçmiş benim gibi ülkücülerin, Kenan Evren gibi bir darbecinin eliyle oluşturulmaya çalışılanı kendinden menkul “milliyetçilik-İslamcılık” kavramının arkasında durmasını beklemesin. Benim ve arkadaşlarımın bahsettiği konu bir Türkçülük veya bir İslam eleştirisi değildir. Bu değerler üzerinden milliyetçilik gibi bir kavramın içini boşaltıp, ithal ve dikte ettirilmiş emperyalist düşüncelere yol aldırma gayretine bir itirazdır.

80 askeri darbesi ile zirveye taşınan her fikrin devlet eliyle dizayn edilme projesinden milliyetçilik kavramı ile birlikte belli başlı tüm ideolojiler payını almıştır. Fakat burada milliyetçilik (özelde ülkücülük) daha fazla etkilenmiş ve farklı angajmanlara konu edilmiştir. Zira kavram olarak kendisini devlet ve millet ile özdeşleştiren bu fikrin maalesef teorisyenlik boyutu iğdiş edilmiş, büyük bir külliyata sahip, tarihi perspektifi olan milliyetçilik kavramı, bile isteye nerdeyse çek-senet argümanlarına kadar indirgenmiştir. Bu dönem milliyetçilik fikriyatı açısından o kadar kısır ve bereketsizdir ki yüz yıl öncesinin fikir tartışmalarının bile uzağında kalmıştır. Bunun sebeplerini, askeri darbenin bilinçli depolitizasyon, neo liberal ve ılımlı İslam uygulamalarının pratiğinde aramamız gerçekçi olacaktır.

Bugüne gelecek olursak koalisyon iktidarının paydaşı olan ve adına kendilerinin (Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminden hareketle ) cumhur ittifakı dedikleri yapı, tarihi ve ilmi perspektiften vareste, “ortaya karışık” bir oluşum görüntüsü vermektedir. Başından beri milliyetçilik ve İslamcılık tartışmalarını izah ederken hep bir fikir ve ideallerin kesişim kümesinden bahsettik. Öyle veya böyle bir beyin fırtınası, fikir sancısı ile bezenmiş ruhların vatan gibi millet gibi bağımsızlık gibi milli onur ve haysiyet gibi dertleri olan aydın ve devlet adamlarının çabalarını gördük.

Elbette fikirler ölmez ve elbette o günden bugüne bu fikirler ve idealler yaşıyor ve yaşatılıyor. Ancak bunun mirasçılarının, bugünün her altı ayda bir fikri ve amaçları değişen cumhur ittifakı temsilcilerinin olduğunu iddia etmek aklımız ile alay etmektir. Aslında Cumhur ittifakı ile oluşturulan sözde birlik, aynen 80 darbesi sonrası devlet eliyle oluşturulan yapay Türk İslam sentezci içi boşaltılmış milliyetçilik ve İslam anlayışının bir benzeridir. O zaman resmi bir görüş olarak uygulanan bu pratik bugün de Cumhur ittifakı ile kendine yeni bir mecra bulmuştur. Bu yapının da öncekinden bir farkı yoktur. Belki tek farkı öncekine göre daha bir çıkarcı ve oportünist olmasıdır. Tabi bir de “parti devlet” olmanın verdiği güç ve imkan ile toplumu istedikleri gibi dönüştürme konusunda daha bir başarılı olmaları. Esasen birçok benzemez yapının belli menfaatlerde buluşması memleket için ciddi bir beka sorunu da oluşturmaktadır. Son zamanlarda sağlıktan ekonomiye, eğitimden dış politikaya yaşadığımız savrulmaların kaynağında bu benzemez yapıların dönemsel menfaat birlikteliği vardır. Birbirlerini denetlemek ve yanlış uygulamalara geçit vermemek adına hareket etmekten ziyade yanlışlarının ve hukuksuzluklarının üstünü örten bir birliktelik tarihsel bir sentezden ziyade dönemsel bir çıkar işbirliğine dayanmaktadır.

Yukarıda Kenan Evren için ifade ettiğim sözü bir kez de cumhur ittifakının mevcut durumu için söylemem gerekirse; içi boş, menfaatçi ve hangi değere inandığı bile belli olmayan bir yapıyla bizden kendilerinin peşinden gelmemizi beklemesinler. Cihanşümul bir kavram olan milliyetçilik (ülkücülük) fikriyatını inhisarına alan ve sahibi gibi davranan MHP sözcülerinin bu hareketleri maalesef çok sakil bir görüntü vermektedir. Yine ifade etmek isterim ki hayatı Türk milliyetçiliğinin savunuculuğu ve bu anlamda verdiği mücadeleler ile geçmiş benim gibi ülkücülerden sakil ve belirsiz bir menfaat birlikteliğini benimsememiz beklenmesin. Benim ve arkadaşlarımın bahsettiği konu bir Türkçülük veya bir İslam eleştirisi olmadığı gibi bir vatan eleştirisi hiç değildir. Tam aksine bu değerler üzerinden milliyetçilik gibi bir kavramın içini boşaltıp ithal ve dikte ettirilmiş emperyalist düşüncelere yol aldırma gayretine bir itirazdır.

4- KÜRSELLEŞME TARTIŞMALARI MİLLİYETÇİLİK KAVRAMINI NASIL ETKİLEDİ?

4- Yaşlı dünyamızın daha çok acılarla yoğrulmuş tarihi, insanlığa verdiği mutsuzlukların yanında tüm bu süreçte ona birçok şeyi de öğretti. Zamanın yükselen değer ölçülerine göre hareket eden, pozitif bilim ile insanlığın kazanım ve değerlerini bütünleştirmiş olan toplum ve devletlerin zamanın ruhuna uygun bir çizgi izlediklerine şahit olmaktayız. Her daim diğerlerinden farklı ve özellikli olmasını bilen bu tür toplumlara

HABERE YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.