
Yoksulluk ve onur
İçimdeki diğer sesin, Türkiye’nin açmazları üzerine bir hayli saydırdığı konuşmasından sonra bu yazıyı okumak çok iyi geldi. Rahatlama, yolumun üzerindeki bir kırtasiye dükkanının camındaki ilanla arttı. Üniversitelilerin yoğun olduğu Beşevler’de “askıda
Sosyal medyanın hayatımızdaki etkisi günbegün artmaya başladı. Hem bilgi hazinemizi zenginleştiriyor hem de duygu dünyamızı etkiliyor. Bu iki açıdan da tehlikeleri de içinde barındırıyor. Göz ardı edilemez, edilmemeli de. Ben bu çekincelerle birlikte bir güzellikten bahsedeceğim.
Geçen hafta Çarşamba (7 Ocak 2026) günü, evden çıkmış Ankaray istasyonuna doğru yürüyordum. Ankara’da yaşamayanlar için küçük bir bilgi, Ankaray yeraltı treni. AŞTİ ile Cebeci arasında gider gelir. Neyse, ben konuma döneyim. Bir dosttan mesaj geldi. Neymiş diye baktım. Uzun bir yazıydı. Kendisine ait değildi. Ona da başkasından gelmişti.
Evden çıkarken biraz da kızgın bir duygu durumundaydım. Zira çarşamba günleri TBMM’de parti grup toplantıları oluyor. Ben de fırsat buldukça dinliyorum. Bu hafta da öyle oldu. Türkiye’nin içinde bulunduğu ağır şartlara oldukça gerilmiştim.
İnsan onurunu korumak
Neyse, niyetim siyasi bir değerlendirme değil. Sadece duygu durumumu aktarmak istedim.
Okumaya başladım. Yazı ilgimi çekmişti. Trene binmekten de vazgeçip yürümeye devam ettim. Yazanlar hayâl ise de öyküleştirilmiş bir gerçekse de insanın içini titreten cinstendi.
Yazı, Kocaeli’nde bir mağazada çalışan tarafından kaleme alınmıştı. Yıllar boyu, gelen müşteriler içinde, ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı insanlara yaptığı yardımı öyküleştirmişti. Fakat öykünün kahramanı sadece kendisi de değildi. Onu sessizce izleyen bazı müşterilerde yardım ediyorlardı. İhtiyaç sahiplerinin almak isteyip de alamayacağı şeyleri, birer küçük bahaneyle alabilecekleri fiyata indiriyordu. Bazen defolu mal, bazen hatalı fiyatlandırma oluyordu mazeret. Tabi, aradaki farkı kendisi ödüyordu.
Bunu fark eden hayırsever insanlar da ona katılıyorlardı. Onlar için parola, “Bir sonraki hatalı fiyatlandırma için” idi.
Öyküdeki ilk hikây, bir mont ve on dört yaşındaki delikanlıyı anlatıyordu. Montun, “Zırzırı Bozuk (!)” idi. Cırcırı bozuk daha doğru olsa gerek ama çok da önemli değil. İnsan onurunu incitmeden yardım etme böyle başlamış ya…
İçim bir hoş olmuştu. Olsun varsın…
Birikip gelenleri yazmam gerekiyordu. Hem yürüyüp hem de yazıyordum. Alışmıştım artık. Hoş etrafta benim gibi hem yürüyüp hem de okuyan ya da yazan insanlara rastlamak mümkün. Özellikle gençlerde yaygın. Telefonu, en son telefon olarak kullanmaya başladık çünkü. Küçük birer bilgisayar, ilaveten fotoğraf makinesi ve film kamerası. Aklımıza ne gelirse…
Baktım olmayacak, bulduğum ilk banka iliştim.
Hayaller ve gerçekler
Anlatılanlar hayâl ise insanın içindeki iyiyi dürtüyor. Hareket emri veriyor. Hani fizikçilerin “impuls” dediği cinsten… Uyarma sonucu meydana gelen değişiklikler gibi… Ya da filmlerde olur ya, kahramanın bir omuzundan iyi melek diğer omuzundan kötü melek seslenir, işte öyle. Bu yazı, her satırında iyi meleğin sesini duyuran cinsten.
İçeriden gelen bu ses bazen hareketsiz kaldığınıza utanmanızı söylüyor bazen de daha hızlı ve daha fazla hareket etsene be adam diyor… Bu yazı dedirtiyor… Ya da benim içimdeki fırtınanın da etkisi, kim bilir?..
Yok eğer anlatılanlar gerçekse, gerçekten Kocaeli’nde bir mağazada yaşananlarsa, yazan da yaşayansa…
İnsanın içi hem mutlulukla hem de ümitle doluyor. “İşte âşık olduğun, kara sevdayla tutulduğun Türk Milleti bu” diyorsun.
” Ne kadar yanlış yönetilirse yönetilsin bize karada da, denizde de, havada da ölüm yok” diyorsun…
“Gelsin ABD, gelsin AB… Rusya da kimmiş, Çin de kendini ne sanıyor?” diyorsun…
Hadi bu kadar da havalara girip gerçeklikten uzaklaşmayalım, “biz bu birliktelikle, insanlığımızı kaybetmemiş olmakla, Türk olmanın bize verdiği güçle her türlü zorlukla baş ederiz” diyorsun…
Ya da benim içimdeki öteki ses böyle diyor!..
İçimdeki diğer sesin, Türkiye’nin açmazları üzerine bir hayli saydırdığı konuşmasından sonra bu yazıyı okumak çok iyi geldi. Rahatlama, yolumun üzerindeki bir kırtasiye dükkanının camındaki ilanla arttı. Üniversitelilerin yoğun olduğu Beşevler’de “askıda fotokopi” diyordu. Askıda ekmeği, kahveyi duymuştum. Fotokopi de eklendi. Girdim, alışveriş bahanesiyle, çorbaya tuz attım.

Bunları da sonraya bıraksam yazamazdım sanırım. İçimi dökecek bir dosta göndereyim derken bunlar çıktı. Gönderdim de. Kim bilir belki eve döndüğümde üzerinde çalışırım diye bitirmiştim.
Öykü,
“Ve bir ülkeyi yoksulluk değil… Yoksulun utandırılması çürütür.
İnsan bir şeyi alırken ezilmiyorsa…
Bir çocuğun başı dik çıkıyorsa kapıdan…
Bir babanın gururu kırılmıyorsa…”
diye sona eriyor. Haklı. İnsanların, yoksulluğun her gün ağırlaşan baskısı altındaki onurlarının korunmasına yardım etmek lazım.

HABERE YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.