Aldatmak...
Asaf Usta, piposunu doldururken yüzü, sanki acı bir şey ısırmış gibi buruştu. Elleri hafifçe titriyordu; bu titreme artık onun yaşının, yılların, kayıpların doğal bir parçasıydı. Pipoyu dikkatle doldurdu, sonra yavaşça ateşi çaktı. Tütünün keskin kokusu, bahçedeki iğde ağacının tatlı serinliğiyle birleşip havaya karıştı. Rüzgâr dalları hafifçe sallıyor, gökyüzünde ağır ağır toplanan bulutlar yaklaşan yağmurun habercisi gibi asılı duruyordu.
Onun için bu bahçe, sadece bir bahçe değildi. Birçok hatıra burada yeşermiş, burada solmuştu. İğde ağacı, yıllar boyunca nice söze, nice suskunluğa, nice ayrılığa tanıklık etmişti. Asaf Usta gözlerini ağaca dikmişti ama aslında gördüğü şey ağaç değildi. Onun gözlerinde çoktan geride kalmış günlerin gölgeleri vardı: gençliğin aceleci sevdaları, suskun kalmış pişmanlıkları, zamanın un ufak ettiği umutları…
Başını çevirip karşısında oturan genç kadına baktı uzun uzun. Kadın, bahçedeki ahşap sandalyeye oturmuştu. İnce ellerini kucağında kenetlemiş, gözlerini bir noktaya sabitlemişti. Bakışları uzaklara dalmış gibiydi; sanki kendi içinin derinliklerinde kaybolmuştu. Gözlerinde hem bir suskunluk, hem de yanıt bekleyen fırtınalı bir hâl vardı. Asaf Usta bu bakışları tanıyordu. Bir zamanlar, kendi gençliğinde aynı gözlerle bakmış, aynı sorularla yaşamıştı.
İçinde eski, tanıdık duygular kabardı. Zamanın gömdüğü, ama asla silmediği duygular… Derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:
-İnsan, bazen bütün hayatını bir yalan üzerine kurar, dedi ağır ağır. Sözleri, piposundan yükselen duman gibi görünür ve kesik kesikti. Biraz sustu, göğe savurduğu dumanın dağılmasını izledi. Sonra devam etti:
-Yalan olduğunu bilmeden… Doğruluğunu sorgulamadan yaşar. Ve eğer çok şanslıysa, bir gün karşısına bütün gerçeği bilen biri çıkar. Ona, tüm çıplaklığıyla bütün hakikati söyler.
Genç kadının dudaklarının kenarı titredi. Başını eğdi, içine çökmüş yılların ağırlığını dışarı bırakmak ister gibi derin bir nefes aldı. Sonra, ince ve kırılgan bir sesle sordu:
-Ya kimse söylemezse?
Asaf Usta gözlerini kıstı. O an, kadının yüzüne değil, onun ruhunun derinliklerine bakıyor gibiydi. Göz kapaklarının arasından çıkan bakışlar, yıllarca görmüş geçirmiş birinin bilgece, ama acılı bakışlarıydı.
-İşte o zaman insan, kendi yalanının içinde boğulur. Belki fark etmeden, belki fark ettiği halde susarak… Çünkü bazen gerçeği öğrenmekten daha ağırdır, kendi kandırılmışlığını kabul etmek.
Kadın, bu sözlerin ağırlığını kalbinin tam ortasında hissetti. Gözleri doluydu ama içinde biriken sözleri artık saklayamıyordu. Dudakları titredi, sesi hıçkırıklarla boğulmuş gibiydi:
-On yıl boyunca aynı yatağı paylaştığım adam… Bana “sen benim tek gerçeğimsin” derdi. Ben o sözlere sığındım, onlarla nefes aldım. Meğer hepsi yalanmış. Başka bir hayatı, başka bir kadını varmış. Benim kucağımdaki sevgiyi, onun kollarında büyütmüş… Söylesene usta, bütün bu yıllar, benim hayatım da bir yalan mıydı?
Bahçedeki rüzgâr aniden sertleşti. İğde ağacının yaprakları hışırdadı. Asaf Usta piposunu masaya bıraktı, gözlerini yere indirdi. Uzun süre sustu. Sessizliği yalnızca yaprakların uğultusu dolduruyordu. Sonunda başını ağır ağır kaldırdı, gözlerinde hem hüzün hem de yılların yorgunluğu vardı.
-Hayatın değil kızım… ama içindeki bazı insanlar yalandı. Çünkü bazen insanın kendi gerçeği, başkasının yalanıyla lekelenir.
Genç kadının yüzünden yaşlar süzüldü. Kucağında kenetli elleri titriyordu. Kalbinin en derininden kopan bir sesle fısıldadı:
-Ama ben inandım… Her sözüne, her gülüşüne… Kendimi onun doğrularına teslim ettim. Onlar yıkılınca ben de yıkıldım.
Asaf Usta, derin bir iç çekti, gözlerini kısarak konuştu:
-Aldatmak, kızım, insanın doğasında vardır. Ama bu, kabul edilebilir olduğu anlamına gelmez. Bazısı içindeki bu zaafı terbiye eder, bazısı da onun kölesi olur. Köle olan, önce kendini sonra sevdiğini yakar.
Genç kadın başını kaldırdı, gözleri acıyla parlıyordu:
-Yani onun ihaneti de bir doğallığın parçası mıydı, Usta?
-Doğallığının değil… zayıflığın parçasıydı. İnsan, zaafına yenildiğinde doğayı bahane eder. Oysa asıl mesele, kendi vicdanının terazisinde ayakta kalabilmektir.
Asaf Usta, genç kadının gözlerinde kendi gençliğini gördü. İçinde bir anı canlandı. Bir zamanlar o da bir kadının sözlerine inanmıştı. “Sonsuza dek seninle.” “Hiç kimse seni benim kadar sevemez.” Yıllarca bu sözlerle bir hayat kurmuş, umutla dolmuştu. Ama gerçeği öğrendiğinde bütün büyü bozuldu: Kadın bu sözleri aslında başka birine söylemişti. O ise yalnızca bir gölgeyi sevmişti. İşte o gün anlamıştı: Gölgeyle yaşamak, hiç yaşamamak gibiydi.
Bu anıyı dillendirmedi, ama sesine sinmiş hüzünle konuştu:
-İnsan, kendini kandırarak da yaşar. Ama o hayat, gerçek bir hayat değildir. Tıpkı gölgeyle konuşmak gibidir… Gölge seni dinliyor sanırsın, ama aslında hiç kimse yoktur.
Genç kadın hıçkırıklarla ağladı. Yıllarca sustuğu, içine gömdüğü tüm acılar şimdi gözyaşıyla dışarı akıyordu. Her damlada biraz daha hafifliyor, zincirlerinden kurtuluyor gibiydi.
Asaf Usta derin bir iç çekti.
-Gerçek, insanı her zaman özgür kılmaz, dedi. Bazen zincir olur, bazen yara… Ama yalanla geçen ömür, hiç yaşanmamış sayılır.
Gökyüzü kararmıştı. Yağmurun kokusu toprağa sinmeye başlamıştı. Bahçede uğuldayan rüzgâr, konuşmalarına tanıklık ediyor gibiydi.
Genç kadın gözyaşlarını sildi. İlk kez içinde bir ferahlık hissetti. Acının içinde filizlenen bir aydınlık vardı. Yıllardır sarıldığı hayalin aslında hiç var olmadığını anlamak acıydı, ama bu acı iyileştiriciydi.
Yağmurun ilk damlaları toprağa düştü. İğde ağacının yaprakları ağırlaştı. Asaf Usta göğe baktı, omuzlarında yılların yüküyle. Genç kadın ise yükünü bırakmış, hafiflemişti.
Asaf Usta piposunu yeniden eline aldı, ama yakmadı. Gözlerini genç kadına çevirdi, sesi neredeyse fısıltıydı:
-Unutma kızım… Yalan, kısa bir an için insana teselli verir. Ama gerçek, bütün bir ömrün yükünü taşır. İnsan yalanla oyalanır; ama yalnızca gerçekle var olur.
Genç kadın başını salladı. Kalbinin derinliklerinde bir sızı vardı ama bu sızı, yeni bir başlangıcın işaretiydi. Yağmur hızlanmıştı; gökyüzü kararmış, dünya yıkanıyor gibiydi.
Ve hayat, tam da bu yüzden devam ediyordu: İnsan, acıyı göze alarak gerçeğin içine yürüsün diye.


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.