Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ZAMAN KUYUSU 

A+A-

Kasabanın en yaşlı saat ustası Yusuf Usta, yıllarca zamanı onarmıştı. Ama artık ne zamanı onarabiliyordu ne de içindeki kırıkları. 

Elli yıl boyunca, kasabanın meydan saatinden evin köşesindeki guguklu saate kadar her türlü zamanı düzene sokmuştu. Bozulan yayları germiş, kırılan dişlileri değiştirmiş, durmuş akrepleri yeniden yürütmüştü. Geriye kalan dakikaları ise kimse fark etmeden içine gömmüştü. 

Şimdi gözleri küçücük vidaları seçemiyor, kulakları saniyelerin titrek tıkırtısını ayırt edemiyordu. Yine de her sabah dükkânını açıyor, toz kokan tezgahının başına geçiyor, bozulmuş bir saat olmasa bile saatleri dinliyordu. 

 Çünkü Yusuf Usta’nın artık en iyi yaptığı şey tamir etmek değil, beklemekti. 

Duvarlar yüzlerce saatle kaplıydı. Kimi durmuş. Kimi ileri gitmiş. Kimi de geri kalmış bir zamana sıkışıp kalmıştı. 

 Her birinin ayrı bir hikâyesi vardı.  

Ama Yusuf Usta’nın en sevdiği saat arka raftaydı: siyah kadife kumaşın üzerinde duran, camı çatlak, eski bir cep saati. O saati kimseye satmaz, kimseye dokundurmazdı. Hatta hikâyesini bile anlatmazdı. 

Bir zamanlar o tezgâhın yanında küçük bir tabure dururdu. Oğlu o taburenin üzerine çıkar, Yusuf Usta’nın verdiği küçücük tornavidayla vidaları sökmeye çalışırdı.  

“Saatler konuşur mu baba?” diye sorardı.  

Yusuf Usta gülümserdi.  

“Dinlemesini bilirsen konuşur.”  

O günlerde dükkândaki saatlerin sesi daha canlıydı. Zaman daha hafif akardı sanki.  

Sonra bir gün o çocuk büyüdü… ve gitti. 

 Yıllar sonra, bir akşamüstü kapının çıngırağı çaldı. Sekiz yaşlarında bir çocuk içeri girdi. Saçları rüzgârda dağılmış, gözleri akşam karanlığı kadar derindi. Dükkândaki saatler sanki bir anlığına sustu. Ama Yusuf Usta’nın kalbi hızlandı. 

Çocuk tezgâha yaklaştı. 

“Saatçi amca… zaman bozulabilir mi?” 

Bu soru, Yusuf Usta’nın içinde yıllardır kapalı duran bir kapıyı araladı. Otuz beş yıl boyunca kimse ona böyle bir soru sormamıştı.  

Derin bir nefes aldı. 

“Zaman bozulmaz evlat,” dedi yavaşça.  

“Ama insanlar onu kırar. Saatler sadece tanıklık eder.” 

Çocuk cebinden buruşturulmuş bir kâğıt çıkardı. Titrek ama kararlı bir el yazıyla şunlar yazıyordu: 

“Babam geri gelecek mi?” 

Çocuk başını kaldırmadan ekledi: 

“Üç yıldır bekliyorum.” 

“Annem önce gelecek dedi… sonra söylememeye başladı.” 

“Ama ben her akşam kapıyı dinliyorum.” 

Yusuf Usta’nın dudakları titredi. Gözleri yavaşça arka raftaki cep saatine kaydı. Ve zihninde bir sonbahar akşamı canlandı: 1987 yılı… 

Eşini kaybettikten sonra kasabadan gitmek isteyen oğluna o saati vermişti. 

Saati avucuna bırakırken şöyle demişti: 

“Zamanı ne zaman kaybettiğini anlarsan… dön.”  

Ama oğul dönmemişti. 

O sabah kışa dönmeye yüz tutmuş bir sonbahar sabahıydı. Yusuf Usta sobayı yakmaya çalışıyordu. Odunlar ıslaktı, alev tutmuyordu. Postacı kapıdaydı. Yüzü her zamankinden daha solgundu. Elinde küçük, sarı bir zarf vardı. 

Üzerinde ne gönderenin adı yazıyordu ne de bir açıklama. Sadece: 

Yusuf Usta 

Postacı zarfı uzattı. 

“Usta… bu sana.” 

Yusuf Usta zarfı alırken kalbi tuhaf bir şekilde hızlandı. Parmakları zarfın kenarında bir an durdu. Sanki o ince kâğıt parçası ağırdı. Sanki içinde bir hayat taşıyordu. 

Postacı bir şey demek ister gibi oldu, sonra sustu. Gözlerini kaçırdı. Ve gitti. 

Postacı gittikten sonra Yusuf Usta kapıyı kapattı. Kepengi indirdi. Saatlerin tıkırtısı daha belirginleşti. 

Zarfı açarken elleri titredi.  

İçinden bir mektup çıkmadı.  

Bir fotoğraf da yoktu.  

Sadece o cep saati…  

Kırık bir zaman parçası. Camı çatlamıştı. Akrebi durmuştu. Yelkovanı sekiz buçukta takılı kalmıştı. 

Saat avucuna düştüğü an, Yusuf Usta’nın dizleri çözülür gibi oldu. Tezgâha tutunmasaydı yere yığılacaktı. Saat hâlâ sıcaktı sanki. Ya da o öyle hissetti. 

“Zamanı ne zaman kaybettiğini anlarsan, dön.” 

Cümlesi kulaklarında yankılandı. Ama bu bir dönüş değildi. Bu bir veda da değildi. Bu, susarak anlatılmış bir yok oluştu. 

Yusuf Usta düşüncelerinden sıyrıldı. Titreyen elleriyle cep saatini raftan aldı. Aslında bir eşyaya değil, yıllardır dokunmaktan kaçındığı bir zamana değdiğini düşündü. İnsan bazı anları yaşarken değil, yıllar sonra hatırlamaya cesaret ettiğinde anlıyordu; demek ki zaman dediğimiz şey, saatlerin içinde değil, insanın hatırlamaktan korktuğu yerlerde birikiyordu. Bir an için parmakları saatin çatlak camında durdu. Yıllar önce aynı saati oğlunun avucuna bırakırken hissettiği sıcaklık geçti içinden. O gün oğlunun gözlerinde yol vardı; bugün bu çocuğun gözlerinde bekleyiş. Saati çocuğun avucuna bıraktı. 

“Bunu al evlat.” 

“Kasabanın en yüksek tepesine çık.” 

“Rüzgârı dinle.” 

“Eğer saatin sesi duyulmazsa… zaman durmuş demektir.” 

“Ama hâlâ çalışıyorsa… baban dönme yolundadır.” 

Çocuk saati aldı. Teşekkür etmedi. Çünkü çocuklar teşekkür etmez. Umut ederler. Ve umut bazen kelimelerden daha yüksek ses çıkarır. 

Kapıya yöneldi.  

Çıkmadan önce bir an durdu. Göz ucuyla Yusuf Usta’ya baktı. O bakışta hem babasızlığın sızısı vardı, hem de babasına hâlâ inanan bir kalbin direnci. 

Kapı kapandı. 

Dükkâna derin bir sessizlik yayıldı. Sanki bütün saatler aynı anda derin bir kuyunun içine düşmüş gibi sustular. Yusuf Usta o an anladı: Zamanında bir kuyusu vardı. İnsan, en çok beklerken düşerdi o kuyuya.  

Kimi umutla.  

Kimi inkârla.  

Kimi de yavaş yavaş unutarak. 

Dışarıda rüzgâr biraz daha sert esti. Yusuf Usta gülümsedi. İlk kez. Bu gülümseme bir kabulleniş değildi. Daha çok, gerçeğin artık önemi kalmadığını fark eden insanların gülümsemesine benziyordu. 

Belki çocuk şimdi tepeye çıkıyordu. Belki saati kulağına götürmüş, içinden bir ses duymayı bekliyordu. 

Yusuf Usta gözlerini kapattı. Ve ilk kez, yıllardır yapmadığı bir şeyi yaptı: Beklemeyi bıraktı. 

Ertesi sabah dükkân açılmadı. Diğer günlerde açılmadı. Onu son görenler, tezgâhın arkasında elinde küçük bir zarf tutarken gördüklerini söyler. Zarfın içinde hiçbir şey yoktu.  

Ne bir mektup.  

Ne bir saat.  

Ne de bir geçmiş. 

Sadece zamanı yırtan bir sessizlik. 

Ve o sessizlik, aradan yıllar geçse de her akşam saat sekiz buçukta sadece kasaba meydanındaki büyük saatin sarkacında değil; rüzgârın uğultusunda, kasabanın kalbinde ve bir babanın hâlâ dönmediği bir evin kapısında yankılanır. 

Bu yazı toplam 338 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.