DEĞİŞİM DEDİLER, SANDIK ONLARI DEĞİŞTİRDİ!
Tarih, 25 Ekim 2026.
İstanbul Barosu seçimlerinde sandıklar açıldı, sonuç belli oldu. Cumhuriyetçi Güç Birliği'nin adayı Sayın Prof. Dr. Ümit Kocasakal, mevcut başkan Prof. Dr. İbrahim Özden Kaboğlu'nu yaklaşık üç bin oy farkla geride bırakarak yeniden başkan seçildi.
Üstelik bu sonuç, İzmir'deki seçim zaferinin hemen ardından geldi. Bir hafta önce İzmir Barosu'nda Cumhuriyetçi Avukatlar Grubu kazanmıştı. Şimdi İstanbul'da Cumhuriyetçi Güç Birliği kazandı.
Önce İzmir, ardından İstanbul...
İki büyük baro, iki ayrı seçim ve Cumhuriyet'in kurucu değerlerini öne çıkaran adayların başarısı.
Anlaşılan, Cumhuriyet'in kurucu değerlerinin artık eskisi kadar karşılık bulmadığını düşünenlerin hesaba katmadığı bir şey var: Büyük Türk milletinin tarihsel hafızası!
Bu sonuçlar bütün Türkiye adına verilmiş bir hüküm değil. Ancak iki büyük şehirdeki hukukçuların Cumhuriyetçi adaylara gösterdiği destek, küçümsenecek bir gelişme de değil.
Şimdi tarihin sayfalarını biraz karıştıralım.
20 Ocak 1921.
Anadolu işgal altında. Mustafa Kemal Paşa'nın önderliğindeki Büyük Millet Meclisi, savaş devam ederken Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu kabul ediyor.
Birinci madde açık:
“Hâkimiyet bilâ kaydü şart milletindir.”
Ardından 29 Ekim 1923 geliyor. Cumhuriyet ilan ediliyor. 1924'te hilafet kaldırılıyor. 1937'de laiklik, milliyetçilik ve Cumhuriyet'in diğer temel ilkeleri anayasal güvenceye kavuşuyor.
Bunlar sıradan hukuk düzenlemeleri değildi. Çöken bir imparatorluğun ardından, egemenliğini hanedandan değil milletten alan bağımsız bir devletin kuruluş aşamalarıydı.
Cumhuriyet'in tapusu herhangi bir kişiye, makama veya siyasi görüşe verilmedi. Egemenliğin sahibi millet olarak belirlendi.
Gelelim bugüne.
20 Ekim 2024.
İbrahim Özden Kaboğlu, İstanbul Barosu Başkanı seçildikten sonra Anayasa'nın değiştirilemez hükümlerine ilişkin dikkat çekici bir açıklama yaptı:
“Değişmez maddelere olumlu anlamda dokunulabilir.”
Ardından 1995 ve 2001 anayasa değişikliklerini örnek gösterdi.
Tepkiler üzerine açıklamasının bağlamından koparıldığını belirterek ilk üç maddenin değiştirilmesinin teklif dahi edilemeyeceğini söyledi.
Bu ikinci açıklamayı da kayda geçirmek gerekir. Çünkü eleştiri, söylenmeyeni söylenmiş gibi göstererek değil, söylenenin yarattığı tartışmayı doğru değerlendirmekle anlam kazanır.
Fakat asıl mesele şuydu: Cumhuriyet'in kurucu hükümleri üzerinde böylesine hassas bir tartışma yürütülürken, Türkiye'nin en büyük barosunun başkanından beklenen, hukuki sınırları tartışmaya yer bırakmayacak açıklıkta ortaya koymasıydı.
Anayasa'nın dördüncü maddesi zaten açık. İlk üç maddenin değiştirilmesi teklif dahi edilemez.
Cumhuriyet'in laik niteliği, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğü, Türkçenin resmî dil olması anayasal düzenimizin temel esaslarıdır.
Hukukçuluk, yalnızca anayasanın kelimelerini yorumlama mahareti değil, o kelimelerin oluşturduğu hukuki düzenin tarihsel sorumluluğunu da kavrama meselesidir.
İşte burada Sayın Ümit Kocasakal'ın geçmişi önem kazanıyor.
6 Nisan 2012.
Silivri.
Balyoz davası görülüyor. Savunma hakkı ve adil yargılanma ilkesi ciddi tartışmaların merkezinde.
Dönemin İstanbul Barosu Başkanı Sayın Ümit Kocasakal, yönetim kurulu üyeleriyle duruşmaya katılıyor. Avukatlık mesleğinin bağımsızlığını ve savunma hakkını korumak için itirazlarını dile getiriyor.
Fakat o günleri anlamak için yalnızca duruşma tutanaklarını okumak yetmez. Dönemin havasını da hatırlamak gerekir.
Henüz yayımlanmamış kitap taslaklarının toplatıldığı, yazılanların ve konuşulanların soruşturmalara konu olabildiği yıllardı. İnsanların tanıdıklarına selam verirken bile çekindiği bir korku ikliminden söz ediliyordu. Silivri, yalnızca bir cezaevi yerleşkesinin adı olmaktan çıkmış, Türkiye'nin hafızasında derin izler bırakan yargılamalarla anılır olmuştu.
O günlerin nasıl yaşandığını, Balyoz davasında yargılanan, yıllarını cezaevinde geçiren, yaşadığı ağır sürecin tanıklığını bugün de taşıyan çok kıymetli komutanım, emekli Kurmay Albay Mustafa Önsel'den dinledim.
Değerli komutanım Mustafa Önsel'in benim nazarımdaki yeri ayrıdır. Yaşadıklarını unutturmamaya çalışan, karşılaştığı haksızlıkları anlatırken hukukun ve adaletin önemini hatırlatan bir askerin tanıklığıdır onunki. Bazı hadiseleri tarih kitaplarından öğrenirsiniz; bazılarını ise o tarihin bütün ağırlığını omuzlarında taşımış insanlardan dinlersiniz. Mustafa Önsel, benim için o insanların başında gelir.
Değerli komutanımın anlattığı sahne hâlâ zihnimde.
Balyoz yargılaması sürerken duruşma salonunun kapısı açılıyor. İçeriye İstanbul Barosu Başkanı Ümit Kocasakal ve beraberindeki yönetim kurulu üyeleri giriyor.
Mahkeme başkanı, hangi sanığın müdafii olarak duruşmaya katıldıklarını soruyor.
Kocasakal'ın cevabı ise duruşma tutanağında da yer alıyor:
“Biz aslında burada müdafii olarak bulunuyoruz ama savunmanın müdafii olarak bu kez ve Avukat Meslektaşlarımızın müdafii olarak bulunuyoruz.”
Düşünün!
Sanıkların kendilerini savunmakta güçlük çektiği, avukatların mahkeme uygulamalarına itiraz ettiği bir dönemde, ülkenin en büyük barosunun başkanı çıkıp savunmanın savunmasını üstlendiğini söylüyor.
Mahkeme başkanı, sanıklarla aralarında müdafilik ilişkisi bulunmadığını ileri sürerek cübbelerini çıkarmalarını ve duruşmayı izleyici sıfatıyla takip etmelerini istiyor. Bununla da yetinmeyerek, aksi hâlde salondan zorla çıkarılacaklarını söylüyor. Sayın Ümit Kocasakal ise bu sert tutum karşısında geri adım atmıyor. Kanunun kendisine verdiği görevi yerine getirdiğini kararlılıkla ifade ediyor ve söyleyeceklerini söyledikten sonra yönetim kurulu üyeleriyle birlikte salondan ayrılıyor.
O gün salondan ayrılan bir baro başkanıydı; fakat geride bıraktığı, savunma hakkına sahip çıkmanın unutulmayacak bir örneğiydi.
Kıymetli komutanım Mustafa Önsel'in bana aktardığı hatırada özellikle dikkatimi çeken bir ayrıntı daha vardı: Sayın Ümit Kocasakal'ın mahkeme heyetine, günün birinde yargıçların da hukuk önünde hesap vermek zorunda kalabileceklerini hatırlatan kararlı çıkışı.
Değerli komutanımın anlatımında o günün bütün ağırlığı hissediliyordu. Herkesin konuşurken kelimelerini tarttığı, insanların birbirine selam vermekten bile çekindiği o günlerde, bir baro başkanının mahkeme salonunda hukukun üstünlüğünü cesaretle savunması sıradan bir hadise değildi.
Çünkü bazı sözler yalnızca söylendiği gün için değil, tarihin bir gün yeniden hatırlatacağı gerçekler için söylenir.
Hukuk tarihi yalnızca verilen kararları değil, o kararların karşısında gösterilen mesleki cesareti de kaydeder. Ve o günleri bizzat yaşamış kıymetli Mustafa Önsel gibi insanların tanıklığı, tarihin yalnızca belgelerden değil, insan hafızasından da okunabileceğini hatırlatır.
Sonra ne oluyor?
Sayın Kocasakal ve dokuz yönetim kurulu üyesi hakkında dava açılıyor. İkişer yıldan dörder yıla kadar hapis cezası isteniyor.
24 Şubat 2014'te hepsi beraat ediyor.
Bu olay, Sayın Kocasakal'ın bugün söylediklerini değerlendirirken göz ardı edilemeyecek somut bir geçmiş sunuyor.
Çünkü hukuk, yalnızca kürsülerde anlatılan bir teori değildir. Gerektiğinde mahkeme salonunda sorumluluk üstlenilerek savunulan bir ilkedir.
Elbette Kaboğlu'nun ve ekibinin de hukuki hakları vardır. Onların karşılaştığı yargı süreçlerinde de aynı adalet ölçüsü geçerlidir. Ancak hukuk önünde herkesin eşitliğini savunmak, farklı anayasal görüşleri eleştirmeye engel değildir.
25 Ekim'deki seçim sonucunu anlamlı kılan da budur.
Sayın Kocasakal seçim sonrasında, İstanbul Barosu'nun üniter yapının ve Anayasa'nın değiştirilemez ilk dört maddesinin savunucusu olacağını açıkladı. Üstelik herkesin hakkını kimliğine ve siyasi görüşüne bakmaksızın koruyacaklarını da söyledi.
Cumhuriyet'in kurucu değerleriyle hukuk önünde eşitliğin birbirini tamamladığını gösteren önemli bir yaklaşımdır bu.
Çünkü bu devlet, farklı kökenlerden gelen insanların ortak vatanı ve ortak hukukudur. Birlik, vatandaşların kimliklerini inkâr ederek değil, egemenliği ve vatandaşlık bağını koruyarak güçlenir.
Ama itiraf edelim, bu seçimin insanı gülümseten bir tarafı da var.
Kaboğlu'nun grubunun adı neydi?
Değişim İçin Avukatlar!
Karşısında kim vardı?
Cumhuriyet'in değiştirilemez ilkelerini savunan Sayın Ümit Kocasakal!
Sandık açıldı.
Değişim gerçekleşti.
Fakat ne Cumhuriyet değişti ne Anayasa'nın ilk dört maddesi.
Değişen, baronun başkanı oldu!
Demek ki tarihin de kendine özgü bir mizah anlayışı varmış. Anayasa'nın değişmez hükümleri üzerine uzun uzun konuşuldu, sayfalarca değerlendirme yapıldı. Sandık ise meseleyi birkaç saat içinde çözdü: Değişmeyecek olana dokunmadı, değişebilecek olanı değiştirdi!
Asıl eğlenceli tarafı, değişimin bizzat değişim isteyenlere uğraması!
Düşünsenize...
Bir grup çıkıyor, adını Değişim İçin Avukatlar koyuyor. Afişler hazırlanıyor, konuşmalar yapılıyor, değişimin gerekliliği anlatılıyor.
Seçmen de dinliyor, düşünüyor ve sonunda gereğini yapıyor!
Yalnız küçük bir ayrıntı var: Değişimin adresini sloganı bulanlar değil, sandığa gidenler belirliyor.
Hukuk diliyle ifade edelim:
Değişim talebinin kabulüne, mevcut başkanlığın devamı talebinin reddine!
Gerekçe mi?
Sandıkta mevcut!
İnsanın kendi seçim sloganının böylesine eksiksiz uygulanması karşısında söyleyecek fazla sözü kalmıyor.
Sonuçta vaat yerine getirildi. Değişim gerçekleşti. Üstelik herhangi bir yorum farklılığına da yer kalmadı.
Demek ki bazen insanın karşısına en güçlü rakibi değil, kendi seçim sloganı çıkıyormuş!
Şimdi düşünüyorum da hukuk tarihinin bu küçük ironisi gerçekten öğretici. Anayasa'nın değişmez hükümleri üzerine yapılan tartışmalar sürerken, değiştirilebilir olan bir makam sandık yoluyla değişti.
Sayın Ümit Kocasakal'ı gönülden tebrik ediyorum.
Türk milletinin tarihsel hafızası henüz tükenmedi. Cumhuriyet'in kuruluş iradesini savunan insanların hâlâ söz söyleyecek gücü, sandıkta karşılık bulacak iradesi var.
Temennim, bu başarının hukuk camiasında mesleki dayanışmayı güçlendirmesi, adalet anlayışına katkı sağlaması ve Cumhuriyet'in köklü hukuk geleneğine yeni bir değer katmasıdır.
Ve kabul ediyorum, bu seçimin sonucu beni yalnızca sevindirmedi; yıllardır önem verdiğim ilkelerin hukuk dünyasında güçlü bir karşılığı bulunduğunu da yeniden gösterdi.
Son bir söz...
Değişim isteyenlerin üzülmesine hiç gerek yok. Neticede seçim sloganları tuttu! Yalnız sandık, değişime biraz beklenmedik bir yerden başladı.
Aylar sonra ilk kez umudum var.
Bu gece huzurla uyuyacağım. Değişim isteyenler ise sabaha kadar düşünsün: İnsan kendi sloganına nasıl yenilir?


YAZIYA YORUM KAT
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.