Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

ELİF EBE

A+A-

Elif Ebe pencere kenarındaki divanın üzerine yavaşça oturdu. Yılların yorgunluğu çökmüş zayıf yüzünden gençliğinde güzel bir kadın olduğu anlaşılabiliyordu. Şimdi ise gözleri asa yardımıyla yürüyen yaşlı ayaklarının gittiği yolu göstermez olmuş, kulakları da bir davul gibi duymaz olmuştu. Hayata karşı verdiği mücadelede öylesine bitap düşmüştü ki, çelimsiz buruşuk ellerinin üzerinde açıkça seçilen mor damarlarının içindeki kan bile yorgundu. Allah’ın ona bu kadar uzun ömür vermiş olmasının nedenini çoktan unutulmuş bir günahın cezası mıdır, yoksa ne zaman yaptığını bilemediği bir iyilik için midir bilemiyordu. Ama şimdi aç bir kurt gibi pençesinden kaçış olmayan ölümün onu çağırdığının farkındaydı. İnsanın yaşam yolu ne kadar uzun olursa olsun sonu hep aynı yerde bitiyordu. Bu yaşamın yasasıydı. Elif Ebe hayatı boyunca o kadar çok şey görmüş, o kadar çok şey yaşamıştı ki, bütün bu gördükleri ve yaşadıkları ona hayatla ilgili en keskin gerçeği söylemişti; yaşıyorsan içini dolduracaksın hayatın. Hayatın içini doldurduğunu, hatta biraz da taşırdığını düşündüğünden ölümden korktuğu da yoktu. Ona göre acı olan yaşamdı. Ölümü huzurlu bir uyku olarak düşünüyordu; insanın kavurucu bir yaz öğlesinde durup dinleneceği ağaç gölgesi. Ama Allah’tan son bir isteği vardı, kendisine kurban bayramına kadar bir ay daha ömür bahşetmesi. Çünkü bu Elif Ebe için çok önemliydi. Bir asırdan fazla ömür veren yüce gücün bu kadarını da esirgemeyeceğini düşünüyordu. Belki de bu kadar uzun ömrü bir ay sonrasını görmek için yaşamıştı, kim bilir.

Torununun torunu Halil Hoca’nın iki yıl önce Amerika’dan getirdiği gürgen ağacından yapılma asasıyla tül perdeyi sonuna kadar araladı. Öğleye kadar yağan yağmurdan sonra açan güneş meyve ağaçlarının çiçeğe durmuş goncaları üzerinde parlıyordu. Kısa ve çetin geçen bir kışın ardından doğa yeni bir yaşama gebeydi.

Bakan ama görmeyen gözlerle bahçeyi tararken, kafasının içinde her ayrıntısına kadar hatırladığı anıları canlandı. Çingene kadının geldiği gün aklına geldi, yıllardır aklından çıkmayan o kahrolası gün. Çingene kadın geldiğinde, bahçede tokaçla çamaşır yıkıyordu Elif Ebe. Oğlu Mustafa’yı yeni uyutmuş, gözümün önünde olsun diye beşiğini de incir ağacının gölgesine koymuştu. Bahçenin alt tarafından, ‘Yörük kızı Elif Ebe dedikleri sen misin’ diye soran kadının çingene olduğunu hemen anlamıştı. Bir şeyler istenmeye geldiğini de. Gelen kim olursa olsun nihayetinde Tanrı misafiriydi, geri çevirmemek, eli boş göndermemek lazımdı. Biraz buğday istemişti çingene. Söylediğine göre çocuklarının karnı açtı ve köyün girişindeki çadırda onu bekliyorlardı. Köyde uğradığı evlerden buğday varsa Yörük kızında vardır, biz kendi karnımızı zar-zor doyuruyoruz demişlerdi. Çamaşır yıkamayı bırakan Elif Ebe, çingeneye oturması için odun kütüğünün üzerini gösterdi. Mustafa’yı gözünün önünden ayırmadan iki çörekotu kahvesi yapıp geldi. Maksadı çok yerler gezdiğini düşündüğü çingeneden harp ile ilgili havadisler öğrenmekti. Kocası Arif bir yıl önce Çanakkale’ye harbe gittiğinde, elindeki gelin kınası henüz silinmemişti Elif

Ebe’nin. Çingenenin duyduğuna göre yiğitlerimiz düşmanı önüne katmış kovalıyorlardı, en fazla iki-üç ay sonra vatan düşman askerlerinden temizlenecekti. Anadolu’nun birçok yerinden kadınların da yiğitlere yiyecek-içecek ve silah taşıdıklarını duyduğunu anlattı. Morali düzelmiş, sevincinden çingeneye sarılmıştı Elif Ebe. Çingene, ‘Seni çok sevdim Yörük kızı hadi kapat fincanı bir de falına bakayım’ demişti. İstemez demişti Elif Ebe, fal baktırmak günahtı, Allah’ın gücüne giderdi. Çingenenin heybesine buçuk kile buğday koyuverdi; öğütüp ekmek yapsın kendinin ve çocuklarının karnını doyursun diye. Sonra düşündü, nasılsa Arif en geç üç aya buradaydı, heybenin diğer gözüne de buçuk kile buğday koydu. Çingene kadın mutlu bir şekilde heybeyi omzuna almış, bahçeden yola inmek üzereydi ki, sen rüya yorumlar mısın diye arkasından seslenmişti. Çingene kadın hemen dönüp gelmişti. Söylediğine göre hiç kimse onun kadar güzel rüya yorumlayamazdı. Elif Ebe önce tereddüt etti, anlatmalı mıydı bilemedi. Şimdiye kadar kimin rüyasını yorumladıysa hiç yanılmadığını söyledi çingene kadın. Elif Ebe iki gecedir aynı rüyayı görmüştü. Belki önceki gecelerde de aynı rüyayı görmüş ama sabah uyandığında unutmuş olabilirdi. Rüyalarında ön dişlerinin döküldüğünü görmüştü. Azı dişleri yerindeydi ama rüyasında yemeğe çalıştığı her ne ise ön dişleri olmadan lokmayı koparamıyordu. Hâlbuki koparabilse azı dişleriyle çiğneyip yutacak açlığını giderecekti. Çingene kadın ona müjdeyi vermişti, bundan daha güzel bir rüya görülemezdi. Allah Yörük kızını çok seviyordu, onun ömrüne ömür katmıştı. Çok uzun yaşayacaktı, o kadar uzun ki yakınındaki bütün erkeklerin ömürlerinden daha uzun. Çingene kadının bu yorumu üzerine gözünün önüne kocası Arif gelmiş, sonra dönüp beşiğinde mışıl mışıl uyuyan oğlu Mustafa’ya bakmıştı Elif Ebe. Çingenenin yorumunu hayra mı yoksa şerre mi yoracağını bilememiş, anlattığına pişman olmuştu. Sonra teselli etti kendini, kul nereden bilsin ki geleceği, onu sadece Allah bile bilirdi. Çingene kadının bu rüya yorumu kimselere anlatmadığı iki sırrından biri olmuştu.

Harp, çingene kadının duyup söylediği gibi, iki –üç ay değil üç yıl sonra bitmişti. Dört koca yılın sonunda Arif’ten hiç haber yoktu. Bu durum kocasının vatanı için öldüğü anlamına geliyordu. Elif Ebe gözyaşı dökmeyi gururuna yedirememişti, vatan sağ olsundu. Sonraki yıllarda Çanakkale’de şehit olan askerlerin kimlikleri tespit edilebilenlerin içerisinde Arif’in isminin bulunmaması, Elif Ebe’nin içinde hep Arif’in yaşıyor olabileceği umudunu yeşertmişti. Geceleri küçük bir tıkırtıda veya köpeğin havlamasında acaba Arif mi diye kulak kabartmış, gündüzleri ise bazen bahçenin alt tarafından, bazen ambarın arkasından, bazen de havuzun yanından çıkıp geliverecekmiş gibi hayal edip yıllarca beklemişti. Hiç gerçekleşmeyen bu beklenti ömrünü yalnızlığa sarılarak geçirmesiyle sonuçlanmıştı.

Uzun yaşamında hayat yükünün üstesinden gelemediği zamanlar hemen hayal âlemine dalıyordu Elif Ebe. Onu mutlu eden güzel hayat, billur bir

kürenin içindeki masal köyü gibi onu orada bekliyor oluyordu. Bu, canı nasıl isterse öyle şekillendirdiği yaşlılığın, hasretin, acının, açlığın ve gözyaşının olmadığı güzel bir âlemdi. Bu âlemde bazen Arif’i bir kahraman gibi madalyalarla evine dönmüş, oğlunu veya torunlarını severken, bazen harp anılarını anlatırken, bazen de bağda bahçede birlikte çalışırlarken hayal ediyordu. Yıllardır bu hayal âlemini gerçek yaşamıyla birlikte sürdürmüştü. Bu âlem onun kocasıyla birlikte yaşadığı kısa anılarını canlı tutmasını sağlamış, geçen onca yıla rağmen bir fotoğrafı bile bulunmayan Arif’in yüzünü unutmasını engellemişti. Bu hayal âlemi kimselere anlatmadığı diğer sırrı idi Elif Ebe’nin!

Kendisine acı ve pişmanlık veren çingene kadın ile ilgili hatırayı hemen kafasından uzaklaştırdı. Evin yüz metre ilerisindeki köy kahvehanesinin önüne dikkatlice baktı. Gözlerini kahvehanenin önünde ayakta laflayan insanlardan ayırmadan:

“Kezban gavenin önündeki gızanla kim?” dedi.

Leğenin içindeki mısır unu hamurunu yoğurmakla meşgul olan Kezban Hanım büyük ninesinin bu söylediğini duymadı. Elif Ebe de tekrar sormadı. Camı gazoz şişesinin dibi kadar kalın olan gözlüğünü çıkarıp eteğinin ucuyla sildikten sonra takıp kahvehanenin önüne dikkatlice bir daha baktı. Değişen bir şey olmamıştı, sanki buzlu bir camın arkasında gibi insan karartıları görünüyor ama kimler olduğu seçilmiyordu. Kahvehaneye gidip iki laf atmaz olalı bir yıldan fazla oldu diye düşündü. Gözleri neyse de, bütün suç ayaklarınındı. Asa yardımıyla da olsa onu bırak kahvehaneye götürmeyi evin bahçesine kadar bile taşımaz olmuşlardı. Halil burada olsaydı şimdi beni kucaklayıp oraya götürürdü diye mırıldandı. Geçip giden yıllarda bütün vücudu yaşlanmış ama çenesi hala dinçti Elif Ebe’nin. Köylülerle iki lafladı mı, ne ağrıları kalıyordu ne de yaşlılık. Kahvehaneye son gidişini düşündü. Bir yıl az zaman mıydı, ne çok şey olmuştu son bir yılda. Kahveci Salih ile Alim Usta ölmüş, öğretmen de tayinini çıkartıp memleketine gitmişti. Elif Ebe, o zaman kahvehaneye gittiğinde mevsimlerden gene böyle bir bahar başıydı. Geneklinin Duran, Cingöz Ramazan, Sarıkeçili Süleyman ve Gümüşdiş İrfan domino taşı oynuyorlardı. Kalemi kulağının arkasına iliştirmiş Alim Usta’ da her oyun bitiminde sayılarını yazıyordu. Diğer masada ise köyün genç öğretmeni Aydın Bey eline aldığı gazeteyi okumaktaydı. Elif Ebe geldiğim belli olsun diye asasını kahvehanenin beton zeminine sertçe vura vura gidip boş olan masanın kenarına ilişmişti. Domino taşı oynayanlar oyunlarını, Alim Usta da kulağının arkasındaki kalemi yazıları tuttuğu kâğıdın üzerine bırakmıştı. Aydın Öğretmen de elindeki gazeteyi düzgünce katlayıp masanın üzerine koymuştu. Çay ocağından boynunu uzatıp kendisine gülümseyen Salih’e “koç gahvesi olsun guzum” demişti. Kahveci Salih:

“İki gündür uğradığın yok, Denizli’ye torunlarının yanına gitmiştir dediğdim.”

“Yok be guzum nerde. Otobos yolculuğu tutar oldu. Az keyifsizdim de çıkmayıverdim.”

Kahvehanedekiler bir ağızdan, “geçmiş olsun Elif Ebe” demişlerdi. Ona sadece yaşından dolayı değil, yıllarca doğum yaptırdığı için de ebe diyorlardı. Doğum yaptırmanın eğitimini genç kızlığında obada almıştı Elif Ebe. Onun gibi bütün Yörük kadınları doğum yaptırmasını bilirlerdi. Kahvehanedekilerden Geneklinin Duran ile Gümüşdiş İrfan Elif Ebenin kucağına doğmuştu. Hatta Gümüşdiş İrfan’ın iki gelininin ve bir de torununun doğumunu gene Elif Ebe yaptırmıştı.

Kahveci Salih, Elif Ebenin bol köpüklü kahvesini verdikten sonra Aydın Öğretmen:

“Salih Abi buradan al” diyerek, on lira uzattı.

“Sağ ol Muallim oğlum” dedi Elif Ebe, içten ve sıcak bir gülümsemeyle. Sonra da hırkasının cebinden çıkardığı bir dal sigarasını yaktı.

Cingöz Ramazan gevrek sesiyle:

“İçme şu zıkkımı ciğerlerine yazık bak erken yaşta ölürsün” dedi, alaycı bir şekilde. Bunun üzerine Elif Ebe:

“Hadi Muallim oğlum, üşenmezsen şu hikâyeyi bir daha anlatıver.” dedi.

Aydın öğretmen, yaşına hürmeten ve özellikle Amerika’da bir üniversitede öğretim görevlisi olarak çalışan Halil Hoca’nın hatırına daha önceleri defalarca anlattığı hikâyeyi hiç nazlanmadan gene anlatmaya başladı.

“Bir televizyon kanalı Yeşilay Haftası nedeniyle program yapmaya kalkmış. Bir duyum almışlar, dağ başındaki bir kulübede ömrü boyunca ne sigara ne de içki içmemiş yüz yaşında birinin yaşadığı duyumunu.”

“Benden on yaş küçükmüş” demişti Elif Ebe, küçümser bir ses tonuyla. Bunun üzerine Sarıkeçili Süleyman:

“Elif Ebe senin yaş yüzü geçkin mi?” dedi.

“Guzum benim tevellüt bin sekiz yüz doksan. Şimdi hangi senedeyiz, iki bin senesinde. Sen hesap ediver gayri yüzü geçkin miyim, değil miyim?”

Kahvehanedekiler hep bir ağızdan “maşallah” demişlerdi. Hikâyeyi her dinlediğinde sanki ilk kez dinliyormuş gibi kulak kabartan Kahveci Salih, sigarasının külünü avucunun içine dökerken birkaç sefer kırk bir kere maşallah demişti.

“Hangi televizyon kanalıymış bu belli mi” dedi, Cingöz Ramazan gene gevrek sesiyle.

Masanın üzerindeki asasını eline alan Elif Ebe, “sus bakayım Ramazan bak kırarım bacaklarını” dedikten sonra Öğretmene dönerek, “muallim oğlum sen devam et anlatmaya.”

“Adamı kulübesinin önünde tahtadan kaşık oyarken bulmuşlar. Hemen canlı yayına bağlanıp, başlamışlar röportaj yapmaya. Spiker sormuş: Sizin yüz yaşında olduğunuz söyleniyor doğru mu diye. Doğru cevabını alınca, bu kadar uzun yaşamanıza neye borçlusunuz diye tekrar sormuş. Adam, ben hayatım boyunca ne sigara içtim, ne de içki içtim ondan bu kadar uzun yaşadığımı düşünüyorum demiş. Spiker kameraya dönüp görüyorsunuz sayın seyirciler uzun yaşamanın sırrı sigara ve içkiden uzak durmak demiş. Demiş, ama tam lafını bitirmişken kulübenin içinden şişe şangırtısı sesleri gelmiş. Televizyoncular şaşırmış bir şekilde kulübeye dönüp baktıklarında içeriden dumanlar geldiğini görmüşler. Yüz yaşındaki adam bunların şaşırdığını görünce, korkacak bir şey yok demiş. İçeride babam var içki içiyordur gene, ben kendimi bildim bileli ağzından sigarası, elinden içki şişesi hiç eksik olmadı demiş.”

Kahvehanedeki gülüşmeleri bölen, Alim Usta’nın lafı olmuştu.

“Elif Ebe bakarsın bir gün seninle de röportaj yapmaya gelirler.”

“Yok be Alim” demişti elindeki sigarayı göstererek. Sonra birden aklına gelmiş, başını kaldırıp gururlu bir şekilde, “benimle röportajı ecnebi kanallar yapıyor.” demişti.

Elif Ebe’nin bu söylediği doğruydu. İki yıl önce Halil Türkiye’ye geldiğinde, izbandut gibi üç oğlunla birlikte çalıştığı üniversiteden basın yayınla ilgili bir arkadaşını da yanında getirmişti. Bu, arkadaşının hem Türkiye’yi görme hem de Elif Ebe ile söyleşi yapıp yayınlamak merakından kaynaklanmıştı. O zaman söyleşi için kerpiç evin hemen üst tarafındaki küçük havuzun olduğu yere çıkmışlardı. Yere serilen çulun üzerine bağdaş kurarak oturan Elif Ebe, çat-pat Türkçe konuşan Halil’in oğullarından, Arif ile Mustafa’yı bir yanına, Kemal’i ise diğer yanına oturtmuştu. Halil’in Amerikalı arkadaşı kamera düzeneğini kurduktan sonra, aralarında Elif Ebe’nin anlamadığı dilden bir şeyler konuşmuşlar sonra Halil, Elif Ebe’sine anılarından arta kalanları anlatmasını söylemişti. Elif Ebe, ben arta kalanlardan anlamam aklıma geleni anlatırım demişti. Anlatmaya Çanakkale Harbinden başlamıştı. Daha öncesini zorlasalar da anlatmazdı, çünkü o Arif’le aralarındaydı ve namahremdi. Çanakkale harbi için, hemen bitiverecek gibiydi diyerek başlamıştı söze. Kimin aklına gelirdi yıllarca süreceği diye devam etmiş, ambarın boşaldığını karınlarını doyurmak için baharın topladıkları naneleri, papatyaları suda kaynatıp içtiklerini, bazı otların da köklerini karınlarını doyurmak için yediklerini anlatmıştı. O zamanlar Elif Ebe sütünün kesilmesinden çok korktuğunu, karnını sütü kesilmeyecek kadar doyurmaya çalıştığını anlatmıştı. Sofradan karnı doyup da kalkan yoktu demişti, herkes ölmeyecek kadar yiyordu. Yoktu ki yiyecek

bir şey, olanını da zaten vatan için çarpışan yiğitlerimize gönderdik demişti. Şimdi ne var demişti, yediğin önünde yemediğin arkandaydı. Komşularla bir araya gelip harp ile ilgili duyduklarını bir birlerine anlatırlarken hava karardı mı çocukları hemen yatırdıklarını anlatmıştı; gece oynayıp acıkmasınlar diye. Bir de geceleri düşmanın gelip evlerine basacağı, ırz ve namuslarını göz dikeceği korkusu ile eşkıyaların basacağı korkusunu yaşadıklarını da anlatmıştı. Arif’in bir mezarının bile olmayışının canını ne kadar yaktığını anlatırken ağlamış, zaman içindeki teknolojik gelişmeleri anlatırken gülümsemişti.

Elektriğin köye ilk geldiği zaman, Elif Ebe’nin meraklı bakışları arasında kerpiç evin duvarlarına metalik boruları yerleştirmişler, içlerinden renkli kabloları geçirmişlerdi. Sadece bir düğme ile karanlığın aydınlığa dönüşmesi onu çok şaşırtmıştı. O zaman ağzından “bak sen Allah’ın işine” sözleri dökülmüştü. Bu sözler sonraki yıllarda, nasıl olduğunu bir türlü anlayamadığı önü cam, kara bir kutunun içinde hareket eden, konuşan insanları gördüğünde ve cep telefonuyla tanışmasından sonra da dökülmüştü. Ama geçen zamanla birlikte her yeni icada ayak uydurmasını bilmiş, her yeni icat evinin içindeki yerini almıştı Elif Ebe’nin. Bu süreçte değişmeyen tek şey, gelin olarak girdiği kerpiç evden asla vaz geçmemesi olmuştu. Zamanla evin kenarlarına bitişik betonarme odalar çıkılmış ama o, kerpiç kısımda kalmaya devam etmişti. Bunun nedeni kerpiç evi Arif’in yapmış olmasıydı. Zaten Arif’i de, evin kerpiçlerini dökerkenki çalışkanlığını görmüş o zaman sevdalanmıştı.

Elif Ebe bu söyleşide gururla, bazen öğretmenlerin ricası üzerine okula gidip öğrencilere anlattığı gibi, Atatürk’ü gördüğünü de anlatmıştı. Şimdi görmek istediği hiçbir şeyi göstermeyen gözleri Paşa’yı canlı görmüştü. Paşa’nın Denizli’ye geleceği duyumunu aldığında, ne oğlu Mustafa’nın itirazı, ne de zemheri soğuğu onu Paşa’yı görmeye gitmekten alıkoyamamıştı. Yola çıktıktan saatler sonra Acıpayam’da atını dinlendirmiş, o günün akşamı Kızılhisar’da bir handa konaklamıştı. Neredeyse at sırtında geçen iki günün ardından bir Çarşamba günü Denizli Gar’ında Paşa’yı bekleyen kalabalığın arasına karışmıştı. O gün hayatındaki önemli birkaç tarihten biriydi; bin dokuz yüz otuz bir yılının dört Şubat’ının öğle sonrası. İlk kez bu kadar çok insanı bir arada görmüştü Elif Ebe. Sanki yer yarılmış insan fışkırmıştı. Gar, elleri bayraklı çocuklar, başı açık, başı kapalı kadınlar ve erkeklerle doluydu. Elif Ebe’nin o gün üzerinde sadece düğün ve bayramlarda giydiği üç etekli entarisi ve onun üzerinde kendi elleriyle ördüğü yün hırkası vardı. Entarinin beline bağladığı kuşağın içinde ise, birer tanesini akşam handa yediği haşlanmış patates, yumurta ve mısır ekmeği sarılıydı. Heyecandan dizleri titriyor, soğuğa rağmen terliyor ve yüreği yerinden çıkacak gibi oluyordu. Bu heyecan, ne Arif’e sevdalandığı ne de Mustafa’yı doğurduğu zamanki heyecana benziyordu. İlk kez böyle bir heyecanı yaşamanın mutluluğu ile Elif Ebe de herkes gibi alkış tutup, “yaşa Mustafa Kemal Paşa çok yaşa” diye bağıran kalabalığa eşlik etmişti.

Paşa’yı getiren tren gara yaklaştığında kalabalık dalgalanmış, ezilme korkusu yaşamıştı. İnsanlar Paşa’yı daha yakından görebilmek için birbirlerinin üzerlerine çıkıyorlardı. Elif Ebe’nin birilerinin üzerine çıkmasına gerek kalmamıştı, çünkü Paşa onun durduğun yere yakın olan kompartımandan inmişti.

Paşa’yı görünce çok şaşırmıştı Elif Ebe, çünkü hayalindekine hiç benzemiyordu. Onun hayalindeki Paşa, yedi düvele meydan okuyan dev gibi bir pehlivandı. Bu şaşkınlığı Paşa’nın halkı selamlamak için kendisinin olduğu tarafa bakıncaya kadar sürmüştü. Paşa’nın şimşek gibi çakan çakır gözlerini görünce, büyüklüğün cüsse ile değil yürekle olduğunu anlamıştı Elif Ebe. Bu bakışlar dosta güven, düşmana korku salan bakışlardı. Heyecandan olduğu yerde donup kalmıştı. Kendine geldiğinde, halkla beraber o zamanlar kocaman bir köyü andıran şehrin içine doğru giden Paşa’yı ve kalabalığı gözden kayboluncaya kadar arkalarından izlemişti.

Paşa’yı görmüş olmanın heyecanı ve mutluluğu ile garın alt tarafındaki ovada bir dut ağacına bağladığı atının yanına gidinceye kadar dili damağı kurumuştu. Sabah gelirken Gökpınar’dan doldurduğu senekten kana kana suyunu içtikten sonra, bak sen Allah’ın işine, kaderimde bizi düşmanlardan kurtaran Paşa’yı da görmek varmış diye söylenmişti.

Daha sonraları köyde Paşa’yı gördüğünü anlatırken cüssesi konusunda gerçekte olanı değil, hayalindekini anlatmıştı Elif Ebe. Bunun nedeni kendisinin Paşa’yı gördüğüne inanmayacak olmalarıydı.

“Ben izledim o videoyu” dedi, Aydın Öğretmen. “Yaşadıklarınızı tane tane ne güzel anlatmışsınız. Çok duygulandım ve sizi takdir ettim, akıllı kadınsınız maşallah.”

Elif Ebe’nin hoşuna gitmişti.

“Akıllıyım tabi muallim oğlum. Gençliğimde aklım kıttı, gençliği verdim aklı aldım.”

“Ütülmüşsün” demişti, Cingöz Ramazan.

Elif Ebe kızdığını belli etmeden:

“Ah guzum senin gibi bedavaya mı verseydim.”

Elif Ebe’nin feri sönmüş gözlerinden hızlıca bir parlaklık geçti. Geçen yıl olan bu kahvehane muhabbetini her aklına gelişinde gülümsediği gibi gene gülümsedi. Çünkü Cingöz Ramazan’ı sevmiyordu. Ne Ramazan’ı, ne Ramazan’ın rahmetli babasını, ne de rahmetli dedesi Koca Cingöz’ü hiç sevmemişti. Çünkü kocası Arif Çanakkale’ye harbe gittiğinde, akranı olan Koca Cingöz nereden bulduğu belli olmayan kimine göre bir kese, kimine göre bir testi dolusu altını Osmanlı Devleti’ne bedel olarak vermiş harbe gitmekten kurtulmuştu. Elif Ebe’ye göre vatan borcu harbe gitmekle, kan ile

ödenecek bir borçtu. Böyle düşündüğü içinde Cingöz sülalesinin bu topraklarda aldığı her nefesi haram görüyordu.

Dürterek, “gene ne aklına geldi de gülümsüyorsun?” diyen Kezban Hanım’ın lafı böldü düşüncelerini.

“Yok bir şey kızım.”

“Deminden beri lahananın içine az bir şey acı koyayım mı diyorum, hiç ses ettiğin yok.”

“Kızımın işine sen de, acıyı hep yaşayacak mıyız biraz da yiyelim.”

“Geçen sefer dokundu dediydin.”

“Dokunuyor ama acısız da tadı olmuyor ki! Koy, koy seviyom ben acıyı.”

“İyi bakalım, sonra dokundu diye kıvranma da.”

“Senin oğlan aradı mı bugün?”

“Uyuyordur onlar, şimdi Amerika’da gece. Üstelik Halil’le, daha dün konuştuk ya ne çabuk unuttun.”

“Dün müydü o?”

Elif Ebe son günlerde, zamanda gel-gitler yaşamaya başlamıştı. Bazen bir gün öncesini unutuyor ama yıllar öncesinde yaşadığı bir olayı her ayrıntısına kadar hatırlıyordu. Hafızasına kazınan birkaç önemli tarih dışında diğer her şey çok değişkendi. Bazen yıllar öncesinde yaşadığını sanıp Kezban’a, hava kararalı ne kadar zaman oldu, Mustafa gelmedi mi daha diye kendi oğlunu soruyordu. Kezban o zaman dedesi Mustafa’dan bahsettiğini hemen anlıyor, gelir birazdan deyip geçiştiriyordu. Nasılsa az bir zaman sonra Elif Ebe sorduğu soruyu unutuyordu. Bazen de geçen akşam olduğu gibi oğlu Mustafa’yı sorduğunu daha soru biter bitmez unutuyor, Kezban’ın gelir birazdan cevabı üzerine, kim gelecek diyordu.

Derinden bir iç geçirdi Elif Ebe. Sonra:

“Bayram ayın kaçına denk geliyor” dedi.

Kuzine sobasını odunla beslemeye çalışan Kezban Hanım bu soruyu duymadı. Elif Ebe sorun etmedi, zaten laf olsun diye sormuştu. Yoksa kurban bayramının Mart’ın beşinde olduğunu biliyordu. Hatta pazartesi gününe denk geldiğini de. Beş Mart yıllardır hafızasına kazınmış bir tarihti. Daha iki ay öncesine kadar iki bin bir yılı diye yılları sayarken, şimdi her aklına gelişinde beş Mart diye mırıldanır olmuştu. Çünkü o gün Halil’in doğum günüydü; kırk yaşına girecekti. Bunun Elif Ebe için önemi, ailesinin erkekleri içinde kırk yaşını gören tek kişinin Halil olacak olmasıydı.

Ailesinin erkelerini hep erken yaşta kaybetmişti Elif Ebe. Oğlu Mustafa dağda kesim yaparken kestiği ağacın altında kaldığında henüz otuzundaydı. Uzun boyluydu Mustafa, geniş ve güçlü omuzları vardı; yüz hatları temiz, çıkık elmacık kemikleri, hafif çekik gözler, beyaz bir ten ve sarıya çalan açık kestane saçları vardı. Köyde kimin işi düşse hiç çekinmeden hepsinin yardımına koşan efendi bir adamdı. Mustafa öldüğünde on gün yataktan çıkmamış, gözpınarları kuruyuncaya kadar ağlamıştı Elif Ebe. Gene bu süre içerisinde yatağından dağa doğru dönüp günlerce cavurun dağı geri ver Mustafa’mı diye beddualar etmiş, ağıtlar yakmıştı. O zaman Elif Ebe’nin ahirete olan inancı aklının kaybolup gitmesini engellemiş, yaşamları boyunca birbirlerini hiç görmeyen baba ile oğulun cennette buluşacakları inancı onu ayakta tutmuştu. Yetim kalan dört torununun içinde tek erkek çocuğu olan Arif’ de, ismini aldığı dedesi gibi yirmi beşine varmadan nedenini bilemedikleri bir hastalık yüzünden genç yaşında göçüp gitmişti. En uzun yaşayanı torunu Arif’ in oğlu Mustafa olmuş, nihayetinde otuz dokuz yaşında o da hayata gözlerini yummuştu. Mustafa öldüğünde, Kezban Hanım kocasının geride bıraktığı iki yetim oğlanı Elif Ebe’siyle birlikte büyütmüştü. Halil bu oğlanlardan hayatta kalanı idi. Elif Ebe, Halil liseyi bitirinceye kadar hiç ses etmemişti. Ne zamanki lise bitti, üniversite tahsili için okyanus ötesine, Amerika’ya göndermişti Halil’i. Kezban Hanım onca ağlamış sızlamış ebesine yalvarmıştı. Ama Elif Ebe, gitmezse size olan hakkımı helal etmem demiş, başka da bir şey dememişti.

İnsanın kendi çabasıyla yazgısını değiştiremeyeceğini, kaza ve kadere inanan biri olarak yüce gücün nasıl yazdıysa öyle olacağını bildiği halde şansını denemek istemişti Elif Ebe. Maksat, Halil kendinden uzak olsundu. Çünkü çingene kadın yakınındaki erkekleri demişti ve söyledikleri hep çıkmıştı. Bir erkeği daha erken yaşta göz göre göre kaybetmenin acısını taşıyamayacağını düşünüyordu. Üstelik bakarsın bu lanet de Halil Amerika’da olduğu için bozulur, ailesinin erkeklerinin kötü kaderi onların yakasını bırakırdı.

Kucağına gelen kediyi okşarken açtığı kapıdan hızlıca hayal âlemine geçiverdi Elif Ebe. Bu sefer bütün aileyi Halil’in doğum günü için bir araya getirdi. Kimler yoktu ki? Kocası Arif’ den, torununun torunu Halil’e kadar tüm aile eksiz vardı. Hatta Halil’in hiç Türkiye’ye gelmeyen Amerikalı karısı bile vardı. Herkes son gördüğü yaşta idi. Elif Ebe ise Arif’le konuşurken genç bir kadın, Mustafa’yla konuşurken anne, torunu Arif’le konuşurken nine, Halil’le konuşurken Elif Ebe’si oluyordu. Eşi, çocukları, torunları ve torunlarının çocuklarıyla kocaman bir aile olmuşlardı. Hatta Cingöz ailesinden bile büyük olmuşlardı. Elif Ebe’nin yüzünde bütün aileyi hayalinde de olsa bir araya toplamış olmanın gururu vardı.

Elif Ebe’yi bu hayal âleminden tekrar gerçek yaşama döndüren mis gibi kızarmış lahana böreği kokusu oldu. İki gündür canı çekmediği için doğru

dürüst bir şey yememiş, sabah Kezban Hanım’a canım lahana böreği çekiyor hadi üşenmezsen bugün yap da yiyelim demişti.

“İnsan tok bile olsa gene yiyesi gelecek ne güzel koktu.” dedi.

Kezban Hanım bu sefer duymuştu.

“Nene, bu burda soğuya koysun ben yoğurt ezip geleyim” diyerek, mutfağa geçti.

Sofranın ortasında duran lahana böreği tepsisine iştahla baktı Elif Ebe, tatlı bir gülümsemeyle aydınlandı derin çizgilerle dolu yaşlı yüzü. Sonra boynunu uzatıp pencereden gökyüzüne baktı. Hava tekrar kapanmış, yağmur yüklü bulutlar yavaştan yüklerinin boşaltmaya başlamışlardı. Birden göğsünün sıkıştığını hissetti, nefes almakta zorlanıyordu. Kediyi kucağından ittirdi, cılız bir sesle:

“Kezban” dedi.

Mutfakta olan Kezban, kendine seslendiğini duymadı. Sanki canı içinden çıkıp, kuş olup uçuverecekmiş gibi geldi Elif Ebe’ye. Bu daha önce hiç karşılaşmadığı bir duyguydu. Azrail’in onu bir daha hiç uyanmamak üzere durup dinleneceği uzun uykusuna götürmek için geldiğini anladı. Kelime-i şahadet getirdi. Gözlerini yumarken Halil’in kırk yaşını görüp göremeyeceğini merak etti. Beyni bulandı. O esnada asası usulca elinden kayıp kilimin üzerine düştü. Bulanık bilincinde Arif geldi gözünün önüne; henüz Çanakkale harbine gitmemiş haliyle. Elindeki çobandeğneği ile iki insanın içine girip saklanabileceği büyüklükte çukur kazıyordu Arif. Kendini de gördü Arif’in yanında; yeni evlendikleri haliyle ve Arif’e hayran gözlerle bakarkenki kendini. Gülümsedi. Bu gülümseme hiç değişmeden yüzünde dondu kaldı.

Bu yazı toplam 2477 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum