Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

DİNLEMEYİ GEÇ ÖĞRENENLER

A+A-

 

Evde yalnız kalmaya alışmıştı Halil Bey. Yalnızlık, zamanla içine sinen bir gömlek gibiydi; önce dar gelir, nefes aldırmaz, sonra teninle bütünleşir, senden ayrılmaz olurdu. Başlangıçta akşamları daha erken uyur, sabahları daha geç uyanırdı. Sonra saatlerin önemi kalmadı. Günler, birbirine benzeyen suskun aynalara dönüştü. Altmışına yaklaşmış bir adam olarak, alışkanlıklar onun hayatının çerçevesini çizmişti. Hayatının büyük bölümünü “doğru bildikleri”yle yaşamıştı. Yanlış yapmamak için çok düşünmüş, ama doğruyu kimin adına seçtiğini hiç sorgulamamıştı. Karısını yıllar önce kaybetmiş, kızını ise kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlı kalarak istemeden uzaklaştırmıştı.

Zeynep, onun tek evladıydı. Halil Bey, hayata dair ne öğrendiyse, kızının da aynı çizgiden yürümesini istemişti. Öğrettikçe onu koruduğunu sanmıştı; fakat zamanla öğrettikleriyle kızının önüne görünmez duvarlar ördüğünü fark edememişti. “Ben yaşadım, ben biliyorum,” demişti her seferinde. Oysa Zeynep’in ihtiyacı bilgi değil, anlaşılmaktı.

Kırk yıl çalıştıktan sonra emekliliğinde hayalini kurduğu gibi küçük ama düzenli bir hayat kurmuştu. Sabahları erkenden kalkar, çayını demler, pencerenin önünde oturur dışarı seyrederdi. Gazetesini bayiden alır, kahvaltısını sessizce yapar, sonra haftanın belirli günlerinde kahvedeki dostlarıyla buluşurdu. Okey masasındaki sohbetler, şehirde olup biteni tartıştıkları saatler, onun için yalnızlığın gürültüsünü bastıran kalın perdelerdi.

Ama pandemiyle birlikte her şey sönüveren bir ışık gibi olmuştu. Kahvehaneler kapanmış, gazeteyi almak bile risk sayılmış, insanlar evlerine çekilmişti. Halil Bey de kendi sessizliğinin içine hapsolmuştu. Günler birbirine benzer hâle gelmişti. Televizyonu gün boyu açık tutmak alışkanlık değil, mecburiyete dönüşmüştü. O ses olmazsa, ev fazla sessizdi. Sessizlik, artık huzur değil, yalnızlığın yankısıydı.

Zeynep, üniversite için şehir dışına gittiğinden beri onun odasına pek girilmemişti. Odası, zamanın durduğu bir kutu gibiydi. Halil Bey, hiçbir eşyasına dokunmamıştı. Sanki kızının her an kapıyı açıp içeri gireceği inancıyla yaşamıştı yıllarca. Ama pandeminin altıncı ayında, sabah kahvaltısından sonra, çayını alıp birdenbire Zeynep’in odasına yöneldi. Ne bir plan ne de bir niyet vardı içinde. Belki de sadece geçmişe dokunmak istemişti.

Kapıyı açtığında, odanın içinden tanıdık ama uzak bir koku yayıldı. Gençliğin, aceleciliğin, yarım bırakılmış cümlelerin kokusu. Pencerenin önündeki tül perde hafifçe dalgalandı. Masanın üstü dağınık ama tanıdık geliyordu. Kalem kutusu, kitaplar, eski kulaklıklar, not defterleri… Ve çalışma masasının köşesinde, hafifçe kenarı kalkmış bir ses kayıt cihazı. Halil Bey bir an duraksadı. Elini uzattığında, parmaklarının titrediğini fark etti. Sanki bir sırrı açığa çıkaracakmış gibi bir tedirginlikle aldı cihazı eline.

Bataryası bitmişti. Kalemlikte duran eski pillerden birini taktı. Cihazı açtı. Ses gelmedi. İçinin boş olabileceğini düşündü. Geri koymak üzereydi ki şansını diğer pille denemek istedi. Onu taktı. Cihazdan bir klik sesi geldi, ardından bir tıkırtı ve… Zeynep’in sesi.

“Bugün babamla tartıştım. Onu seviyorum ama bazen çok yoruyor beni. Sürekli anlatıyor, sürekli düzeltiyor. Belki bi gün bu kaydı dinler, o zaman beni daha iyi anlar. Ama şu an değil. Şu an susuyorum.”

Halil Bey’in dizlerinin bağı çözüldü. Bu ses, ona hiç tanımadığı bir Zeynep’i anlatıyordu. Sessiz, kırgın, ama hâlâ umutlu bir Zeynep… Kızının suskunluğunu olgunluk sanmıştı. Meğer o suskunluk, kırılmamak için kurulmuş bir siperdi. Onun hayatı zorlaştırmamak için yaptığı nasihatler… Her biri kızının gözünde bir duvar olmuştu. Halil Bey, onun iyiliğini istemişti hep. Ama sevmenin yeterli olmadığını şimdi anlıyordu. Dinlememişti. Hep konuşmuş, hep öğretmişti. Dinlemenin, sevmekten daha zor ama daha değerli bir eylem olduğunu bilmiyordu.

Cihazı bir kez daha oynattı. Zeynep’in sesi bu kez daha derinden geldi.

“Bazen insan sevdiğini incitmemek için susar. Ama susmak da yaralıyor. Keşke babam bir gün sadece dinlese… Sözümü bitirmeme izin verse… Haklı çıkmaya çalışmadan.” 

Halil Bey sandalyeye çöktü. Kayıt cihazı elinde, odanın sessizliğinde boğulmuş gibiydi. Gözleri nemlendi. Hayatında ilk defa haklı olmanın ne kadar anlamsız bir şey olduğunu hissetti. Hep konuşmuştu. Hep öğretmişti. Ama hiç dinlememişti. Sevmenin bir ses değil, bir sessizlik olduğunu bilmiyordu.

Pencereye yürüdü. Dışarda güneşli bir hava vardı. Sokağın diğer ucunda küçük bir çocuk maskesiyle bisiklet sürüyordu. Yaşam, hâlâ bir yolunu bulup devam ediyordu. İnsanlar düşüyor, kalkıyor, devam ediyordu. O ise yıllardır aynı yerde durmuştu. Hayatında ilk defa geçmişin yükünü bir kenara bırakıp, sadece bir anı yaşamaya karar verdi.

Cep telefonunu eline aldı. Rehberden Zeynep’in adını buldu. Uzun süre ekrana baktıktan sonra, titreyen parmaklarıyla yavaşça bir cümle yazdı. Okudu. Sildi. Bir tane daha yazdı. Onu da sildi. İlk kez kelimelerin de dinlemeye ihtiyacı olduğunu fark etti. Gözlerini kapatıp düşüncelerini toparladıktan sonra yeniden yazmaya başladı:

“Kayıt cihazını buldum. Seni dinledim. Geç kaldım biliyorum. Artık konuşmak istemem, sadece dinlemek istiyorum. Anlatmak istersen… buradayım.”

Mesajı gönderdikten sonra elindeki çayı yudumladı. Çay ılımıştı, ama ilk defa buruk değildi. İçinde hafif, umutlu bir tat vardı. Belki de kızıyla yeniden bağ kurmanın, sessiz ama içten bir yolunu bulmuştu. Belki her şey düzelmeyecekti. Bazı kırıklar hep kalacaktı. Ama dinlemek, geç de olsa, bir başlangıçtı.

Masanın üzerinde artık yalnızca eski eşyalar değil; dinlemeyi geç öğrenmiş bir babanın sessiz özrü duruyordu.

Ve Halil Bey ilk kez şunu anladı: Bazı insanlar sevgiyi erken öğrenir, ama dinlemeyi çok geç.

Bu yazı toplam 320 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.