Ercan ÖZTÜRK

Ercan ÖZTÜRK

Köşe yazarı
Yazarın Tüm Yazıları >

KALP ÇİZGİSİ

A+A-

 

 “Bazen kalbin atması yetmez; ruhun da yeniden başlaması gerekir.”

   Ameliyathanenin floresan ışıkları tavanda titrek gölgeler bırakıyordu. Metal tepsilerdeki aletler, soğuk bir yıldız gibi parlıyor, her biri birazdan bir hayatın kaderine dokunacaklarının farkındaymış gibi sabırsızca bekliyorlardı. Odayı dolduran tek ses, monitörlerden gelen mekanik bipler ve kalp ritmini gösteren ince kırmızı çizginin iniş çıkışlarıydı. Çizgi, bir ipin üzerinde yürüyen cambaz gibi dengesiz, kırılgan ama hâlâ direnen bir hayatın işaretiydi.

   Dr. Ece Gökçen, baş cerrah olarak masanın başında dimdik duruyordu. Üzerinde steril yeşil önlüğü, yüzünde maskesi, saçları kepin altında gizlenmişti. Ama gözleri… gözleri yorgun bir ömrün bütün yükünü taşıyordu. Uykusuz geçen gecelerin, ağır nöbetlerin ve en çok da yıllardır sakladığı bir acının izleri okunuyordu orada.

   “Hazırız, hocam,” dedi genç asistan Hayati, elindeki aletleri dikkatle düzenlerken. 

   Ece monitöre çevirdi bakışlarını. Çizgi düzensizdi. Kalp, yorgun bir yolcunun son adımlarını atar gibiydi.

   Hastayı sabaha karşı ambulansla getirmişlerdi. Nöbetçi cerrah gerekli tetkikleri yaptırmış, fakat ani tansiyon düşmesi nedeniyle ameliyatı sürdüremeyince, yakın arkadaşı Ece’yi çağırtmak zorunda kalmıştı. Ece koşarak gelmiş, ameliyathaneye girerken kiminle karşılaşacağını bilmemişti.

   Ama şimdi, hastanın dosyasına baktığında şaşırmış, yüzüne baktığında ise kanı donmuştu.

   Babasıydı.

   Yirmi üç yıldır görmediği, adını bile anmadığı adam. Bir sabah hiçbir şey olmamış gibi evden çıkıp gitmişti. Ne bir açıklama, ne bir veda, ne de geride kalanlara bir umut bırakmıştı. Geriye yalnızca boş bir sandalye, ağlayan bir kadın ve çocuk yaşta bir kız kalmıştı.

   Ece’nin zihninde annesi canlandı. İnce, eski bir paltoyla elinden tutup okula götüren, kışın soğuğunu gülümsemesiyle unutturmaya çalışan kadın… Babasının yokluğunu telafi edemeyen ama sevgisiyle onu ayakta tutan anne. Babasızlığın soğuğu çocuk kalbine işlemişti. O soğuk hiç çıkmamıştı içinden.

   Ve şimdi, yılların ardından, o adam onun ellerine emanetti. Bu bir tesadüf olamazdı. Tanrı’nın garip bir oyunu olmalıydı.

   Neşteri eline aldığında parmakları titredi. Kalbinin bir yanı bağırıyor, diğer yanı susuyordu. Ama cerrahlıkta duygulara yer yoktu. Masadaki beden, bir baba değil; kurtarılması gereken bir hastaydı. Kalp, kalpti.

   Göğsü açarken zihninde anılar bir film şeridi gibi akıyordu.

   Altı yaşında, annesinin “Baban iş için gitti” diye teselli ettiği sabah… İlkokul mezuniyetinde boş kalan koltuk… Tıp fakültesine başladığında, yanında kimsenin olmaması… Uzman olduğunda gözyaşlarını yalnızca annesiyle paylaşması… Ve babasız geçen onlarca doğum günü.

   Her bir anı, neşterin çizdiği çizgi kadar keskin ve acı vericiydi.

   “Kalp yüzeyinde yaygın iskemi var hocam,” dedi Hayati. “İkinci damarın tıkanıklığı kritik düzeyde.”

   Ece, gözlerini kalbin üzerine dikti. Yorulmuş, pes etmiş bir kalp… Sanki kendi yorgunluğunun aynasıydı.

   “Bypass’a hazırlanıyoruz. Safen hazır mı?”

   “Hazır hocam.”

   Ece işine odaklandı. Elleri ustalıkla çalışıyordu. Damarları birbirine bağladıkça sanki geçmişteki yaralarını da dikiyordu. Her düğümde bir sitem, her keside bir suskunluk vardı. Zor bir ameliyat, hünerli ellerinde adeta sıradanlaştı.

   Uzun ve yorucu bir ameliyattan sonra hasta kapatılmış, tam da her şey yoluna girdi derken, monitörden gelen alarm bütün salonu doldurdu.

   “Nabız düşüyor!” diye bağırdı Onur.

   Monitördeki kırmızı çizgi dümdüz oldu. Kalp durmuştu.

   “Kalp masajına başlıyoruz. 1mg adrenalin, hemen!” dedi Ece, ama sesi buz gibiydi. Telaş yoktu. Çünkü içinden bir ses, bunların olabileceğini biliyordu.

   Hayati kalp masajına başladı. Ece monitöre baktı, sonra babasının yüzüne. İçinden bir ses fısıldıyordu: “Bırak gitsin. Seni bırakmıştı. Şimdi sen de bırak…” Ama başka bir ses, daha güçlü bir ses, “Hayat kutsaldır. Senin ellerin öldürmek için değil, yaşatmak için var,” diyordu.

   “Şok veriyoruz. 200 joule,” dedi Ece.

   Bip!

   Hiçbir değişiklik olmadı.

   “Yeniden… 300 joule.”

   Bip!

   Bir sessizlik.

   Sonra… ince bir ses.

   Bip… bip… bip…

   Monitördeki çizgi yeniden hareketlendi. Hayat geri dönmüştü.

   Ece’nin dizlerinin bağı çözüldü ama ayakta kaldı. Eldivenlerini çıkarıp derin bir nefes aldı. Ameliyathane saatine baktı: 06.48. Güneş doğmak üzereydi. 

   Odasına alındığında babası derin uykudaydı. Yüzü solgundu ve yılların izini taşıyordu. Çocukken yıllarca özlediği, hayalini kurduğu yüz. Ece başucuna oturdu. Dosyayı açmadı. Onun yerine kalbinde biriktirdiği sözleri dile getirdi.

   Fısıltı gibi konuştu:

   “Konuşmamız gerek… Bu sefer kaçamayacaksın… Beni neden bırakıp gittin? Annem seni bekledi yıllarca. Ben her araba sesiyle pencereye koştum. Belki gelirsin diye… Ama hiç dönmedin. Hiç.”

   Gözleri doldu.

   “Yine de seni ameliyat ettim. Seni yaşattım. Çünkü ben senin bıraktığın küçük kız değilim artık. Doktorum. Bir hayatı kurtarmak için geçmişimi öldürmeyi öğrendim.”

   Sonra konuşmayı bıraktı kısa bir müddet babasının solgun yüzünü seyretti. Ayağa kalkmak üzereydi ki, bir ses duydu.

   “Ece…kızım…” 

   Dondu kaldı. Babasının dudakları kıpırdamıştı. Gözleri yarı açık, bulanık ama belliydi: Adını söylemişti.

   “Ece…kızım…” dedi yeniden, bu kez daha net. İçinde pişmanlık, özlem, çaresizlik ve gizli bir af dileyişi vardı.

   Ece’nin kalbi sarsıldı. Elini onun eline koydu. Parmaklarının arasında bir titreyiş hissetti. 

   Babası zorlukla konuştu:

   “Biliyorum… hiçbir şey açıklayamaz. Yıllarca sustum. Kaçtım. Ama seni hiç unutmadım. Her gün… içimde büyüyen bir suçlulukla yaşadım. Şimdi seni görüyorum… gurur duyuyorum.”

   Ece’nin boğazı düğümlendi. Yıllarca kurduğu cümleler zihninde birbirine karıştı. Söylemek istedikleriyle söyleyemedikleri arasında kaldı.

   “Ben seni affetmeye hazır değilim,” dedi titreyen bir sesle. “Ama… nefret etmeyi de bıraktım.”

   Babası gözlerini kapadı. Dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme belirdi. “Bu bana yeter…” diye fısıldadı.

   Ece’nin gözlerinden ilk kez yaşlar aktı. Elini sıkıca tuttu. Bu dokunuşta öfke yoktu, kırgınlık vardı ama altında gizli bir barış tohumu da filizleniyordu.

   Bu kez atan sadece bir kalp değil, affetmenin kendisiydi.

EYLÜL 2023

Bu yazı toplam 1776 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum