Denizli Belediye Başkanları Derneği

Denizli Belediye Başkanları Derneği

Yazarın Tüm Yazıları >

Hayat Yaşamaya Değer

A+A-

97998311-184912175992081-8732510605530890240-n.jpg

Ercan Öztürk yazdı...

Altı gün önce babamı kaybettim. Hem de üniversiteden mezun olduğum hafta. Üzerine konuşmanın en zor olduğu konulardan biri belki de ölüm. Derin sessizlikleri, kederleri, kimi zaman öfkeleri, korkuları barındıran bir duygu ölüm. İnsanoğlunun yaşamdaki var oluşunun anlamı sanırım gitmek üzerine. Kimileri toprağa, kimileri uzaklara gözden ve gönülden! Zormuş kabullenmek gidişleri. Bir yanda söylemek isteyip söyleyemediklerim, bir yanda da söyleyip pişman olduklarım. Birazı da bir yanda duruyor; birlikte yaşadığımız ve mutlu olup, eğlendiğimiz anlar, belli belirsiz fotoğraf kareleri gibi geliyor gözümün önüne. Hissettiğim şey ise kırgınlık ve kızgınlıkla karışık özlem, hasret. Keşke şimdi hayatta olsa da sıkıca sarılabilseydim diyorum. Gözümün önüne gelen o fotoğraf karesindeki tebessüm eden yüzü, bir kere daha okşayabilseydim diyorum. Ölümün doğallığı bir şamar gibi çarpıyor insanın yüzüne. Doğal olmayan ise en yakınınızdaki insanı kaybettiğinize inanamıyor olmanız. Hiç hesapta yokken, hiç akla gelmezken, en beklenmedik anda!

   İdealist, şakacı, hazırcevap, inatçı ve kırılgan biriydi babam. Olaylardan çabuk etkilenen, duygusal, duyarlı ve bir o kadar da içten bir kişiliğe sahipti. En sevdiğim huylarından biri ise okumaya olan düşkünlüğüydü. İnsan ne bulursa okur mu? Babam okurdu ve sorgulardı.

   Benim mezuniyet törenimden hemen sonra dönmüştü babam. Onun için fazla konuşma imkanımız olmamıştı. Tatil için gittiği Gökova’da bindiği bir tur teknesinden düşmüş. Nasıl olmuşsa hiç gören olmamış düştüğünü. Cansız bedenini bir gün sonra kıyıya vurunca bulmuşlar. Acı haberi, emekli öğretmen olan büyükbabam telefonda vermişti. Bunun üzerine ilk uçakla İstanbul’dan Denizli’ye, oradan da köye gelmiştim.

   Yeşillikler içerisinde, Dalaman Çayının hemen kenarında, küçük bir köy babamın köyü. Köyde yaşayan erkek çocukları bu çayda öğrenirlermiş yüzmesini. Tabi babam hariç! O yüzme bilmezdi ve bunun bedelini de yaşamıyla ödedi. Bizimkiler boşanmadan önce, ne zaman tatile çıksak, denizin veya havuzun kenarında güneşlenmek ile yetinir, serinlemek için duşa girerdi. Şimdi hatırlıyorum da yıllar öncesinde yine bir tatile gittiğimizde annem ısrarla sormuştu babama boğulma ile ilgili bir travma yaşayıp yaşamadığını. Ne çok kızmıştı babam. Yüzme öğrenmek için hiç gayret etmemişti, ama lafa geldiğinde: ‘İnsan bir yabancı dil öğrenmeli, iyi araba kullanmalı ve yüzmesini bilmeli.’ derdi.

   Babamın ölümü en çok babaannemi sarsmıştı. Ölen; bir bilinmeze doğru gidiyor, asıl acıyı geride kalanlar çekiyordu. Öğleye doğru köye geldiğimde, babamın cenazesi, büyükbabamın evinin önündeydi. Yıllarca sakinliğine alıştığım evin önünde ilk kez bu kadar büyük kalabalık görmüştüm. İnsanlar benim gelmemi bekliyorlardı. Şaşkınlığımdan kim olduğunu hatırlayamadığım biri, babamı son kez görmek isteyip istemediğimi sordu. Ercan amcam, “Aklında hep son gördüğün gibi kalsın bakma istersen” demişti. Amcamın bu sözü üzerine bakmaktan vaz geçince kalabalıkta bir hareketlilik olmuş, tabutu omuzlarına alıp mezarlığa doğru yönelmişlerdi. İşte o zaman babaannem ilk kez büyük bir çığlık atmış: “Nereye götürüyorsunuz benim aslanımı, yiğidimi?” diyerek ağıt tutmuştu. Gidip ona sarılmış, ağlamaktan şişmiş yüzünde birer boncuk gibi duran gözlerinden dökülen yaşları elimle silmeye çalışmıştım.

   Büyükbabam ise, babamın ölümünü benim gibi metanetle karşılamıştı. Mezarlık dönüşü “Az eğil” deyip kulağıma fısıldar bir ses tonuyla, “Yıllarca üzerine yorgan örttüğün birinin, gün gelip üzerine toprakla örtmek ne büyük acı veriyor insana bilemezsin.” demişti. Bu sözü dışında babamla ilgili tek laf etmemişti büyükbabam. Birlikte zaman geçirdiğimiz süre içerisinde ne zaman babamla ilgili bir şey sorsam kısaca cevap verip hemen konuyu değiştiriyordu. Bunun nedenini büyükbabama sorma cesaretim olmamıştı, ama babaannem biliyor olmalıydı. Hazır balkonda baş başa kalmışken ona sordum.

   “Babaanne sen bilirsin, babam vefat etmeden önce büyükbabamla aralarında problem var mıydı?”

   Babaannem başını kaldırıp şaşkınca baktı.

   “Adil onu nereden çıkardın oğlum.”

   Bizimkiler büyükbabamın ismini vermişler bana hak hukuk gözeten biri olsun diye. Babam insanların isimlerinin kaderleri etkilediğini düşünenlerdendi.

   “Sende biliyorsun ki, ne zaman babamla ilgili konuşacak olsak hemen konuyu değiştiriyor.”

   “Hım, sen anlamadın demek?”

   “Neyi?”

   “Büyükbaban ağlamaktan korkuyor da onun için oğlum.’’

   Derince bir soluduktan sonra babaannem devam etti.  

   “Ona göre ağlamak zayıflık demek, çocuklar ağlarmış sadece. Ben de istemiyorum ağlamak, ama bu benim elimde değil ki.’’

   Minderini düzelttikten sonra sandalyesini bana doğru yaklaştırdı. Sesini gizli bir şey anlatacakmış gibi alçaltarak konuşmaya başladı.

   “Evlendiğimiz yıl birer ay arayla önce annesini, sonra babasını kaybetti büyükbaban. Arkalarından tek damla gözyaşı döktüğünü görmedim. Üzülmedi mi? Üzüldü! Ama ağlamadı. Sonra, babandan önce doğup bir yaşına bile girmeden ölen bir oğlumuz vardı.’’

   Onu biliyordum, her bayram arifesi diğer ölen akrabalarımızın ve amcamın kabrini ziyaret ediyorduk.

   “Zavallı bebek öldüğünde ben günlerce yas tutup ağlamıştım. Büyükbaban ise ağlamadığı gibi benim ağlamama kızmıştı hep. Ağlanmaz mı hiç, bebek bile olsa insanın kendi canı gibi oluyor. Dokuz ay karnında taşımış, doğum sancısını çekmiş, bazı geceler uykusuz kalmış, emzirmiş, altını temizlemişsin. İnsanın ayağına diken batıyor da o zaman bile ağlanıyor. Belki de seviyorumdur ağlamasını…”

   “İnsan nasıl sever ağlamayı babaanne?’’

   “Sevmeyi nasıl severse oğlum, gülmeyi nasıl severse.’’

   Ona sarılmak için kalkmak üzereydim ki, babaannem eliyle oturmam için işaret etti.

   “Dur oğlum anlatacağımı unutacağım şimdi. Sonra aradan zaman geçti. Seksen yılında darbe oldu. Kumandanlar ülkeyi yönetmeye başladı.’’

   “Asker yönetime el koymuş.’’ dedim, konu buraya nasıl geldiyse!

   “Tamam işte senin dediğin gibi oldu. Her gün hoparlörden anons ediyorlardı, ‘Evinde silah olanlar muhtarlık odasının açık bırakılan penceresinden içeriye atsınlar’ diye. O zamanlar oturduğumuz ev muhtarlık binasının tam karşısındaydı. Aramızda sadece yol vardı. Jandarmalar her sabah ciple geliyorlar, atılan silahları bir torbaya doldurup gidiyorlardı. Bizde sabah erkenden kalkıyor perdenin arkasından izliyorduk olup bitenleri.’’

   “Büyükbabamın silahı var mıydı?’’

   “Olmaz bizim silahla işimiz oğlum. Hiç olmadı da.’’

   Seksen darbesini kitaplardan okuduğum kadarıyla biliyordum. Şimdiye kadar buna şahitlik etmiş biriyle hiç konuşmamıştım, aklıma gelmemişti konuşmak. Belki de merak etmemiştim. Ama bizimkilerle ne ilişkisi olabilirdi ki darbenin? Sandalyesinde biraz geriye doğrulduktan sonra bahçedeki erik ağacının altında solmaya yüz tutmuş papatyalara bakarak anlatmaya başladı.

   “Bir gün büyükbaban okuldan babanı da yanına almış telaşla geldi. Bana, ‘Cemile pazar filelerini al gel’ dedi. Pazar değil bir şey değildi. Allah var ya benim aklıma seyyar manavdan portakal, mandalina alacaklar diye geldi. Zaten iki tane pazar filesi vardı. Fileleri getirdiğimde ‘Bülent’e ver onları kitapları içine koysun, sen benimle gel’ dedi. Baban çocuk daha o zaman, belki dokuz on yaşlarında. Pazar filelerini ona verdikten sonra büyükbabanla birlikte bahçeye çıktık. Oturduğumuz evin tuvaleti bahçedeydi. Briketten derme çatma bir şeydi. Gerçi köyde herkesin tuvaleti dışarıdaydı. Tuvalet çukuru da şöyle tuvaletin kenarında üzeri beton kapaklıydı. Büyükbabanla ikimiz zorla kapağı kenara ittirdik. Ben, neden böyle yaptığımızı hiç anlamıyordum. Büyükbaban telaşından bana bir şey anlatmıyordu ki, zaten soğuk soğuk terliyordu. Sonra babanın filelere taşıyabileceği kadar doldurup getirdiği kitapları büyükbabanla birlikte tuvalet çukuruna atmaya başladık. Bir sürü kitabı vardı büyükbabanın. Baban fileleri tekrar doldurmaya gittiğinde büyükbaban da sokağın başına çıkıyor, gelen giden var mı diye kontrol ediyordu.’’

   “Anlamıyorum babaanne, kitapları niye fosseptiğe attınız ki?’’

   “Kitap okumak yasaklanmış oğlum, evde bulundurmak da. Bizim haberimiz mi vardı? Nerden haberimiz olacak ki? Bırak şimdiki gibi televizyonu, bilgisayarı, akıllı telefonu, evlerde elektrik bile yoktu.’’

   Babaannem o günlere geri dönmüş gibiydi. Konu ilginç bir hal alıyordu.

   “Büyükbabana ‘Hiç olmazsa suçlu cezalıyı atma’ dedim.’’

   Gülümsedim.

   “Suç ve Ceza romanı olabilir mi babaanne?’’

   “Tamam işte o, yazarı ecnebi değil mi?’’

   Başımı sallayarak onayladım.

   “Konusu da zaten ecnebi bir ülkede geçiyor.  Ama o kitabı yazan da zaten kumandanların sevmediği adammış.’’

   “Ağır bir romandır o. ’’

   “Kendim okursam bazen, bilemezdim ne anlatılmak istendiğini. Onun için büyükbaban kahvehaneye gitmediği akşamlar okur, ne anlatmak istediğini söyler ben dinlerdim.’’

   “Büyükbabamın kahvehane alışkanlığı mı vardı?’’

   “O yıllarda bazı akşamları kağıt oynamaya giderdi. Biz öğretmen hanımları da, konu komşu bir birimize gece oturmasına giderdik. Elimizde fener, önümüzü ışıldata ışıldata. Şimdiki gibi akşamları izleyecek bir şey yok ki, tek eğlence misafirliğe gitmekti. Nereye kadar anlattım, unuttum bak nerde kaldığımı.’’

   “Kitapları fosseptiğe atıyordunuz.’’

   “Hah tamam. Biz kitapları tuvalet çukuruna atarken, ben telaşımdan görmemişim babanın ağladığını. Büyükbaban ‘Erkek adam ağlar mı niye ağlıyorsun’ dediğinde görmüştüm. Bir yandan ağlayıp sümüğünü çekerken ne dedi baban biliyor musun?’’

   Buğulu bir camın arkasında gibi görünen gözleriyle ne cevap vereceğimi bekledi bir müddet. Başımı iki yana salladım.

   “O kitapların içindeki insanların hepsi boğulup ölecek’ dedi. Ayaklarının üstünde zıplıyor, ağlıyor hem de ‘Atmayın’ diye bağırıyordu. Çocuk işte kitapların içindeki insanları essah sanıyordu herhalde. Büyükbaban ‘Sus oğlum’ diyor, ama babanın söz dinlediği yok ki ‘Atmayın boğulacaklar’ diye bağırmaya devam ediyordu. Benim elim ayağım dolandı ne yapacağımı ne diyeceğimi bilemiyordum. Büyükbaban dayanamadı bir tokat vurdu sussun diye. Yavrum benim elindeki fileleri bırakıverdi de bana sarıldı. İçim cız etti, ciğerime bıçak saplanmış gibi oldu, ama çocuk nerden bilsin kitap bulundurmanın yasaklandığını.  Nasıl iç çekerek ağlıyordu... Büyükbaban vurmasa olurdu, vurmuş bulundu bir kere. Pişman oldu o da, sarıldı kucakladı avutayım diye. O zaman gördüm büyükbabanın ağladığını. Hem de şıpır şıpır döküldü yaşlar gözlerinden. Babanı öptü kokladı gönlünü aldı da öylesi indirdi kucağından. Sonrada bana,

   ‘Cemile biz ne yaptık.’ dedi. Yanakları gibiydi gözleri de kıpkırmızı… O su hala soğuksa az katıver dilim damağım kurudu.’’

   Bardağa su koyup verdim, içti. Babaannem balkona oturduğumuzda su sürahisi ile içerisinde kayısı, şeftali ve kiraz olan kocaman bir tabak bırakmıştı önüme, kitabımı okurken yiyeyim diye. Meyveleri bugün pazardan almış olmalıydı büyükbabam. Ben de namazdan dönünce hep birlikte yeriz diye hiç yememiştim.

   “Ercan amcam neredeydi peki?”

   “Dışarısı soğuk olduğundan içeride tahtadan yapılan oyuncaklarıyla oynuyordu.’’

   “Sonra bir şey çıktı mı? Yoksa kitaplar boşu boşuna mı fosseptiği boyladı?’’

   “Bu olaydan üç gün sonra mı dört gün sonra mı ne, bir akşamüzeri jandarmalar gelip evi didik didik aradılar. Çamurlu postallarıyla her yeri batırdıkları yetmiyormuş gibi her şeyimizi oraya buraya attılar. Ne aradıklarını bilen yok. Aradıkları her ne ise onu bulamadılar, ama giderken büyükbabanı da yanlarında götürdüler… Evde iki küçük çocukla bir başıma kala kaldım. Baban biraz büyük olduğu için aklı eriyordu ama Ercan amcanın ne olup bittiğinden haberi yoktu. Yazık o yavrumda oyuncaklarını uzatıyordu jandarmalara beraber oynayalım diye. Büyükbabanı jandarmalar götürünce ben başladım ağlamaya. Benim ağladığımı görünce Ercan amcan da ağlamaya başladı, ama baban, inanmayacaksın ama baban ağlamıyordu. Yanlış mı gördüm diye tekrar yüzüne baktığımda, kocaman bir adam gibi göründü gözüme. Ercan amcanı ağlamasın diye baban avutmuştu. Büyükbabanın kardeşleri de durumu öğrenince hanımlarıyla geldiler sağ olsunlar. Benim oturduğum yerden kalkacak halim mi vardı? Kimi çocuklarla ilgilendi, kimi yemek yaptı, kimi de soba da yakmak için odun yarıverdi. Moral verici laflar söylüyorlardı ama dinleyen kim. Büyükbabanın kardeşlerine ‘Niye burada duruyorsunuz gidin alın gelin abinizi’ diye söyleniyordum. Karakol ilçe de o zaman. Gitseler de yapabilecekleri bir şey yok ki. Astığım astık, kestiğim kestik zamanları. Allah’ım ne kötü günlerdi onlar… Bize gelip giden komşuların birden ayağı kesildi, gelmez oldular. Tabi onlarda haklılar ne olup bittiğini kimse bilmiyor ki, bizim de başımız belaya girer diye korkularından gelmiyorlardı.’’

   Babaannem ağlamaya başladı. Kalktım, konuşması süresince farkına varmadan ellerinin arasında bir o yana, bir bu yana çevirdiği su bardağını aldım.

   “Anlatma istersen babaanne.’’ Başını sağ omuzuna doğru eğerek, yanaklarından süzülen yaşları yazmasının ucuyla sildi.

   “Bitiyor zaten. Üç gün hiç durmadan ağladım. İnsanın aklına neler neler geliyor bilemezsin. Ya hiç bırakmazlarsa, ya yıllarca cezaevinde yatarsa, iki küçük çocukla bir başıma ne yapardım… Bereket benim çektiklerim uzun sürmedi, eğer süreydi, Allah var ya soluğum kesiliverecekti. Üçüncü günün sonunda bıraktılar büyükbabanı. Sapa sağlam giden adam ceset gibi geldi. Nasıl zayıflamış. Elleri kırılasıcılar hem aç bırakmış hem de o kadar çok dövmüşler ki, büyükbaban oturamıyordu bile. Biraz o duvarın dibine yan uzanıyor, biraz da bu duvarın dibine yan uzanıp acı çekiyordu. Ne yapacağımızı bilmiyorduk. Ayaklarını tuzlu suya sokuyor, kaba yerlerine vicks sürüyorduk, o biraz serinletince rahatlıyordu büyükbaban. Günlerce ağrıdan acıdan doğru dürüst ne uyuyabildi ne de yürüyebildi.’’

   “Zor zamanlarmış gerçekten.’’ Bu yaşananları şimdiye kadar hiç duymamış, hayret ve şaşkınlıkla dinlemiştim.

   “Çok sonraları bu konular konuşulurken büyükbabanla ilgili, ‘Dayak ata ata herkesi yalvarttılar ağlattılar ama bir tek Adil hoca ne yalvarmış ne de ağlamış’ diye anlattılar. Evleneli elli yılı geçti onca kötü zamanlarımız oldu bir o zaman gördüm ağladığını. Ağlarım diye korkusundan kapatıyordur konuyu, zaten kendini zor tuttuğunu biliyorum.’’

   “Büyükbabamı niye götürmüşler öğrenebildiniz mi sonra?’’

   “Silahı olanlar muhtarlık penceresinden atıyorlardı ya, birisi de mektup gibi bir şey atmış. İçine de Adil hocada gominist kitapları var diye yazmış da ondan. O zaman sadece büyükbabanı değil, birçok köylüyü de keyiflerinden götürüp dövmüşlerdi.’’

   “Bu yaşananları şimdiye kadar ne siz ne de babam hiç anlatmadı.’’

   “Baban bile unutmuştur onu, dedim ya çocuktu daha diye. Sonraki zamanlarda biz de başımıza böyle bir şey sanki hiç gelmemiş gibi yaptık. Açılmadı o konu bir daha.’’

   Babaannem tabaktan bir kayısı alıp içeriye girdi. Belki de içerde ağlamaya devam edecekti. Bense hala anlattıklarının etkisinden kurtulamamıştım. Büyükbabam gözümde daha çok büyümüştü. Babamın kitaplar fosseptiğe atılırken ağlamasına, ama büyükbabamı tutuklayıp götürdüklerinde ağlamamasına şaşırmıştım. Tabi en çok da bu olayı bana anlatmamış olmasına.

   Elinde plastik bir kapla tekrar balkona geldi babaannem. Kabın içerisinde patates, biber ve patlıcanlar vardı. Az önce kalktığı sandalyeye oturdu. Patatesleri soyarken tekrar anlatmaya başladı.

   “Gel zaman git zaman baban büyüdü. Üniversiteyi bitirip işe başladı, annenle evlendi, büyükbaban emekli oldu, sen doğdun, biz bu evi yaptırdık, amcan evlendi. Derken gene böyle bir yaz günü bahçede fidanların arasındaki otları yoluyordum. Büyükbaban da bahçeyi sulamak için kanala su salmaya çıkmıştı. Senin gibi uzun boylu, ama yaşlı, beyaz sakalı olan bir adam, şuradan tel örgünün yanından bana seslendi. ‘Yenge Adil hocanın evi burası mı?’ diye. Baktım yabancı bir adam. ‘Burası, sen ne yapacaksın Adil hocayı’ dedim. Benim bunu dememle birlikte büyükbaban suyu salmış kümesin yanında belirivermişti. Adam büyükbabanı görünce benimle konuşmayı bırakıp hızlıca yanına varıp, eğildi elini öptü. Ben bu yaşlı başlı adam niye elini öptü diye düşünürken, bunlar konuşmaya başladı fısır fısır. Elim çapada kulağım orda, ama ne konuştuklarını duyamıyorum ki. Büyükbaban, ‘Cemile bırak bahçeyi hadi bir çay demle’ dedi. Suyun bahçeye gelmesini bile beklemedim hemen eve çıktım çay koyayım diye… Bil bakalım adam kimmiş?’’

   Bunu sorarken az önce yaştan görünmeyen gözünün içi parlayıvermişti babaannemin. Bırakın adamın kim olduğunu bilmeyi tahmin bile edemiyordum. Ama benden bu sefer kesin bir cevap bekler gibiydi.

   “Sen anlatırken bir şey mi kaçırdım acaba, bilemedim adamın kim olduğunu.’’

   “Bilemezsin tabi, kimse bilemez. Adam, benim yıllarca yağlı kurşunlara gelesin diye ilendiğim, büyükbabanı dövdürten kumandanmış.’’

   “Hadi ya. Yıllar sonra özür dilemeye mi gelmiş?’’

“Hacca gidecekmiş helallik istemeye gelmiş. Öğrenince boğazını sıkıveresim geldi. Sonra anlattıklarını dinledim de bu sefer acıdım adama biliyor musun?’’

“Niye acındın ki?’’

Gözlerimi kırpmadan dinliyordum.

“Adam hem ağladı hem de anlattı. O zamanlar emir kulu olduğu için verilen her emri yerine getirme mecburiyeti varmış. Şimdiki aklı olsa verilen emirleri yerine getirmektense kumandanlığı bırakmayı tercih edermiş. Çok acılar çekmiş. Bunun iki oğlu varmış. Birini askere uğurlayacağı zaman trafik kazasında kaybetmiş. Diğeri de kansere yakalanmış. O zavallı da yıllarca hastalıkla boğuştuktan sonra ölmüş. Yazık, karısı bütün bu acılara dayanamayınca aklını yitirmiş. Senin anlayacağın, delirmiş. Onu da akıl hastanesine yatırmış. E ne demişler, etme bulma dünyası, birinin canını yok yere acıttın mı yukarıda Allah var o da senin canını acıtacak tabi. Benden de helallik istedi. Gene de vermeyecektim ama büyükbaban: ‘Kin ve nefret insanın yüreğine ağırlık verir, bırak kurtul sende rahatla’ dedi. Zavallı adama baktım, boynunu bükmüş gözümün içine bakıyordu.  Bende bağışladım geçtim.”

Elini bir belayı defetmiş gibi salladı.

“İyi yapmışsın babaanne.”

“Adam o zaman Arif muhtarla haber salmış, ‘Git Adil hocaya söyle evine arama yapmaya geleceğiz sakıncalı şeyler varsa imha etsin’ diye. Büyükbabanı tanıdığı için başı belaya girmesin istiyormuş. Adam Muhtar Arif’i de sordu. Büyükbaban, ‘Çok oldu o öleli’ dedi. Üzüldü, ‘Allah rahmet eylesin’ dedi. Fazlada kalmadı zaten, hazırladığım yemeği yedikten sonra hemen gitti.”

Güneşin battığını bile fark etmemiştim. Ama ortalık henüz kararmamıştı, büyükbabam sokağın başında göründü.

“İyi adam lafının üstüne gelirmiş.’’ dedim. Babaannem sanki anlattığına pişman olmuş gibi,

“Bu anlattıklarım aramızda’’ diyerek, elindeki kapla içeri girdi. Patateslerin tamamını soymadan içeri girmişti. Ah babaanne, hem kolayca ağlıyor hem de bunu büyükbabamdan saklamaya çalışıyordu.

Büyükbabam balkona gelince,

“Gel büyükbaba buraya otur istersen.’’ dedim.

Dikdörtgen masanın kısa kenarında ahşap divanın üzerinde oturuyordum. Tanelerinin bir kısmı olgunlaşmış salkımların serin gölgeliğinde.

“Otur sen oğul, onca oturacak yer var. Yedin mi meyvelerden?’’

“Sen namazdan gelince yeriz diye dokundurtmadı babaannem.’’

“Hiç de öyle olmamıştır o iş ya, neyse.’’

Az önce babaannemin kalktığı plastik sandalyeyi, balkona çıkılan oda kapısıyla, diğer odanın penceresi arasında kalan duvara yaklaştırarak oturdu. Üst düğmeleri açık kısa kollu mavi bir gömlekle, dizleri biraz erimiş gri pantolon vardı üzerinde. Yüzü birkaç gündür daha canlıydı. Ona bakarken gerçekten de büyük bir insana bakıyormuşum gibi geldi. Artık benim için kocaman bir devdi büyükbabam. Güçlü ama merhametli, sabırlı, kin tutmayan, duygusal ama belli etmeyen bir dev! İnsanların büyüklüğü zor zamanlarda gösterdiği davranışlarından belli oluyordu demek. Yoksa normal zamanlarda insanları nasıl tanıyacaksın ki? Belki de karakterimizi biçimlendiren zor zamanlarda gösterdiğimiz davranışlar oluyordu.

“Şimdi buradaydı, hemen namaza durmuş.’’

Sitem eder gibi söyledi bunu.

“Ben seviyorum diye kızartma yapacak.’’

“Sen gidince de ben seviyorum diye yapar kızartmayı, sanki kendisi sevmiyormuş gibi.’’

Yana eğilerek benim yattığım odaya baktı, söylediğini babaannemin duyup duymadığını merak etmiş olmalıydı. Babaannem namazlarını salonda değil benim yattığım odada kılmaya başlamıştı. Akşamları Kuran okumaya gelen kadınlardan birisinin, ‘Cemile hanım, namaza duracağın zaman buzdolabının üzerindeki fotoğrafları kaldırıver’ demesinden olmuştu bu. Buzdolabının üzerinde o eski güzel günlerden kalma aile fotoğraflarımız vardı. Babaannem de fotoğrafları kaldırmaya kıyamadığı için namaz kıldığı yeri değiştirmişti. Namazına devam ettiğini görmüş olmalı ki sandalyesinde tekrar doğruldu büyükbabam.

“Söylendiğimi duymuştur babaannen, birazdan namazı bitince cevabını verir’’ dedi fısıldar bir ses tonuyla.

Gülümsedim.

“Büyükbaba, müsaade edersen bu kitabı almak istiyorum, henüz bitiremedim çünkü.’’

Televizyon çekmecesinde, Jane Austen’in, ‘İnanç’ romanını bulmuştum.

“Babanındır o. Senin yani, onun için izin almana gerek yok… Bende kitap bulunmaz, Ercan amcan da roman okumaz.’’ dedi hızlıca.

Babamın her fırsatta kitap alma gibi bir huyunun olduğunu biliyordum. Bunun nedeni, daha çocukken fosseptiğe atılan kitaplardan kendini de sorumlu tutmuş olmasından olabilirdi. Belki de aldığı, okuduğu her kitapla vicdanını rahatlatmış yarasını sarmaya çalışmıştı. Büyükbabam ise aynı şeyi kitaplardan saklanarak yapıyor olmalıydı. İnsan saramadığı yarayı saklarmış. Konu kitaptan açılınca başını eğip ellerine baktı bir müddet. Ellerinin üstündeki kahverengi lekeleri ilk kez görüyormuş gibiydi. Derince soludu. Bakışlarını ellerinden bahçeye, oradan çok daha uzaklara ve yukarılara, Bozdağ’ın zirvesine doğru yöneltti. Alaca karanlıkta dağın zirvesinde bir şey görmüşte, dikkatlice bakarsa ne olduğunu bilecekmiş gibi gözlerini kıstı. Uzunca bir süre dalgın bakışlarıyla sessizce Bozdağ’a baktıktan sonra, 

“Sabah erken mi gideceksin?’’ dedi.

“İlk otobüsle büyükbaba. Belki yanıma almak istediğim şeyler olabilir diye Denizli’ de babamın evine de uğramak istiyorum. Sonra da Ercan amcama uğrar giderim.”

“Annene selam söyle.”

“O da çok üzüldü. Gelmesinin uygun düşmeyeceğini söyledi.”

“Gelse olurdu. Fazla üzülmesin, ne yazıldıysa o oluyor.”

Bir süre daha sessizce oturduk. Büyükbabam karanlığa bakarken derin düşüncelere dalmış gibiydi. Bir süre sonra yüzünü bana çevirdiğinde, bakışlarında acı bir gülümseme belirdi.

“Oğul, bu belki de aramızdaki son konuşma olabilir. Çünkü hayatın neler getireceğini bilemeyiz. Umarım güzel bir geleceğin olur. Senden istediğim hayatını kendi istediğin gibi yaşaman. Yanlışlarıyla doğrularıyla. Yanlış yapmaktan korkma, acı çekmekten de. Başkalarına zarar vermekten kork. Çünkü insanın geleceğini daha önce yaşadıkları belirler. Bu hep böyledir. Ömrü de uzun sanma sakın, gün gelir geriye dönüp bir bakarsın ki, bir kahve içimi gelmiş de geçivermiş. Hayat zaten, yaşayamadığımız belkiler, yaşadığımız keşkeler, ve içimizde tuttuğumuz neyselerden ibarettir. Şunu da unutma ki, insanı yaşlandıran yaşanması mümkün iken, yaşayamadığı güzelliklerdir.”

 Büyükbabam, bana öğüt mü verdi, yoksa günah mı çıkarttı bilemedim.

YAZARIN NOTU: Bu öykü emekli öğretmen babam Adil ÖZTÜRK ve annem Cemile hanıma ithafen yazılmış olup, tamamı kurgudur.

Bu Öyküyü Yazan Acıpayam Gölcük Eski Belediye Başkanı Ercan ÖZTÜRK

Bu yazı toplam 5418 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum