İslam'ın Araçsallaşması ve Türk Milliyetçiliğinin Dönüşümü
Sosyal medyada görünürlük kazanan ve toplumsal izdüşümünün yoğun olduğu gözlemlenen Türk İslam sentezine olan karşıtlık ve buna bağlı olarak olumsuz bir İslam imgesinin Türk milliyetçisi kişi ve gruplar nezdinde yaygınlaşması bir sorun olarak bu olgunun çok boyutlu ele alınmasını zorunlu kılmıştır. Elbette “İslam” merkezli bu karşıtlıklar ve olumsuz imgenin tecessümü bir anda ortaya çıkmadı. Yaklaşık son yirmi yıldır mevcut iktidarın İslam’ı araçsallaştıran ve politikalarının meşrulaştırılmasında olduğu kadar eleştirilmesinin önüne geçmesinde de etkin bir şekilde kullanması vardır. İslam’ın birleştirici gücünün siyasi saiklerle yıkıcı ve ayrıştırıcı bir dinamik haline gelmesi ciddi bir sorun. Ekonomik çöküş, dış politikadaki başarısızlıklar, eğitim ve kültür politikalarındaki gözle görülen yetersizlikler, deprem gibi doğal afetler karşısında beklenen etkinliklerin gerçekleştirilememesi ve artık gizlenemez noktalara ulaşan yoksulluk, yolsuzluk, rüşvet gibi ahlâkî kriz göstergelerine rağmen iktidarda kalmanın sebebini dinde (İslam) gören muhalif kişi, grup ve aydınların nedense Türk İslam sentezinin AKP’nin iktidar olmasının gücü görmektedir. Sentez üzerinden İslam’a yönelik bir hoşnutsuzluk artık aleni bir hal almış ve sorgulamanın, eleştirmenin yani düşünmenin zorluğuna karşın düşmanlaştırmanın ve etiketlemenin yarattığı zihinsel konfor kendini göstermiştir.
Türk İslam sentezine yönelik artan toplumsal tepkiler ve bununla bağlantılı olarak olumsuz bir İslam imgesinin Türk milliyetçisi çevrelerde yaygınlaşması, günümüz Türkiye'sinin sosyo-politik dinamiklerini anlamak adına çok boyutlu bir analiz gerektirmektedir. Bu olgunun kökenleri, ani bir kopuştan ziyade, son yirmi yılda mevcut iktidarın İslami değerleri araçsallaştırarak politikalarını meşrulaştırma ve eleştirilerin önüne geçme stratejilerinde yatmaktadır. Bu durum, İslam'ın tarihsel olarak sahip olduğu birleştirici gücün siyasi saiklerle yıkıcı ve ayrıştırıcı bir dinamik haline dönüşmesinin sosyolojik ve tarihi sonuçlarını gözler önüne sermektedir.
Sosyolojik Perspektiften Genişleme:
Sosyolojik olarak, Türkiye’de, toplumsal değerler sisteminde yaşanan dönüşümler ve siyasetin din üzerindeki etkisi önemli bir sorun alanı olarak tezahür etmektedir. Türkiye'nin uzun soluklu sekülerleşme ve modernleşme süreçleri, dini kurumların ve değerlerin toplumsal alandaki konumunu sürekli olarak şekillendirmiştir. Ancak son yirmi yılda, iktidarın belirli bir İslami söylemi ve pratikleri merkezine alması, dinin toplumsal dokudaki rolünü yeniden tanımlama çabalarına neden olmuştur. Bu durum, hem dindar kesimler içinde farklılaşmalara yol açmış hem de seküler veya farklı dünya görüşlerine sahip kesimlerde bir tepki doğurmuştur.
Yukarıda belirtilen ekonomik çöküş, dış politikadaki başarısızlıklar, eğitim ve kültür politikalarındaki yetersizlikler, doğal afetler karşısındaki zayıf reaksiyonlar ve artan yoksulluk, yolsuzluk gibi ahlaki kriz göstergeleri, iktidarın dine dayalı meşruiyet zemininin toplumsal hayattaki reel sorunlarla çelişmesini ortaya koymaktadır. Bu çelişki, muhalif kişi ve grupların iktidarın devamlılığını dinde (İslam) görmesine neden olurken, aynı zamanda Türk İslam sentezinin AKP'nin gücü olduğu yanılgısını da beslemiştir. Sosyolojik olarak bu durum, dini referansların siyasi başarısızlıkları maskeleme veya açıklama aracı olarak kullanıldığı bir "hayal kırıklığı sosyolojisi"ni akla getirmektedir.
Tarikatlar, cemaatler ve "İslami" vakıf ve derneklerin AKP iktidarının politikalarının bileşenleri olarak işlev görmesi, sivil toplumun dönüşümü ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tanımlanması açısından önemlidir. FETÖ'nün darbe girişimi, bu yapıların siyasete ve devlete nüfuz etme potansiyelinin somut bir göstergesi olarak ortaya çıkmıştır. Bu olay, dini grupların toplumsal alandaki etkisinin sınırları ve potansiyel riskleri üzerine sosyolojik bir ders niteliğindedir. İslam'ın siyasi partiler veya dini oluşumlar tarafından istismara uğraması ve kişisel çıkarlara aracılık etmesi, toplumsal güvenin zedelenmesine ve dinin kendisinin sorgulanmasına yol açmıştır. Bu durum, İslamcılığın fikri bir krizden ziyade, pratik uygulamalar neticesinde bir "çöküş/bitiş" noktasına geldiği sosyolojik tespitini desteklemektedir.
Milliyetçi gruplar arasında "Dinin sonradan, milliyetin ise doğuştan kazanıldığı" yargısının yaygınlaşması, sosyolojik açıdan kimlik politikalarının ve aidiyet algılarının karmaşıklığını gösterir. Bu yargı, laiklik-dindarlık geriliminin ötesine geçerek, Türk kimliği içindeki farklı katmanlar arasında hiyerarşik bir ayrım yaratma çabası olarak okunabilir. Doğuştan gelen bir aidiyetin, sonradan kazanılan bir aidiyete göre üstün görülmesi, toplumsal dışlama mekanizmalarının ve kimlik temelli çatışmaların potansiyelini artırmaktadır. Bu, modern ulus-devletlerde kimlik inşasının ve etnik/dini unsurların birbiriyle etkileşiminin kritik bir sosyolojik sorunudur.
Tarihi Perspektiften Genişleme:
Tarihsel olarak Türk İslam sentezi, Cumhuriyet'in kuruluşundan itibaren farklı dönemlerde farklı anlamlar yüklenmiş bir tarih felsefesidir. Ziya Gökalp'in düşüncesinde sistemli bir Türk milliyetçiliği olarak ortaya çıkan bu sentez, Türk kültürünün İslami değerlerle harmanlanması fikrini benimsemiştir. "Aslolan millettir din önemli değildir" gibi düşünceler, Gökalp'in fikirlerinin dahi gerisine gitme anlamı taşımaktadır. Bu durum, Türk milliyetçiliğinin tarihsel gelişim çizgisinde bir "gerileme" olarak yorumlanabilir. Zira Gökalp, Türk milliyetçiliğini Batı'nın aksine ırk temelli değil, kültürel temelli bir milliyetçilik olarak kurgulamış ve bu kültürel yapının önemli bir bileşeni olarak İslam'ı görmüştür.
Mevcut iktidarın MHP ile kurduğu ittifak ve "milli ve yerli" etiketinin tedavüle sokulması, Türk İslam sentezinin güncel siyasi pratiklerdeki dönüşümünü gösterir. Tarihsel olarak Türk milliyetçiliği ile İslamcı hareketler arasında farklı dönemlerde yakınlaşmalar ve uzaklaşmalar olmuştur. Ancak bu son ittifak, sol ve liberal çevrelerde "Türkçü ve İslamcı işbirliği" yani "Türk İslam sentezcilerinin işbirliği" olarak yorumlanmıştır. Bu yorum, tarihsel bağlamda Türk milliyetçiliğinin ve İslamcılığın ideolojik evrimini ve siyasi konjonktüre göre nasıl şekil değiştirebildiğini gösterir. İktidar öncesi dönemde İslamcı hareketin demokratik, katılımcı ve hoşgörülü olduğu iddialarının zamanla bir "iddia" ve "söz"den ibaret olduğunun ortaya çıkması, siyasi hareketlerin tarihsel süreçteki söylem-eylem tutarsızlıklarına işaret eder.
Sonuç olarak, kısaca dile getirdiğimiz sorunlar, Türkiye'nin son yirmi yıllık sosyo-politik deneyiminin hem sosyolojik hem de tarihsel derinliklerini ortaya koymaktadır. Türk İslam sentezine yönelik algı ve tepkiler, dinin siyasetle olan karmaşık ilişkisi, kimlik politikaları ve ulus-devlet inşa süreçleri gibi temel sosyolojik ve tarihsel tartışma alanlarına ışık tutmaktadır. Bu tartışmalar, Türk düşüncesinde önemli bir boşluğu doldurarak yeni ve verimli tartışma zeminleri yaratma potansiyeli taşımaktadır.

